X
HARS VE TEHZİB
Fransızca "culture" kelimesinin iki ayrı anlamı
vardır. Bu anlamlardan birini hars (milli kültür), diğerinin "tehzib"
(yetiştirme, yükseltme) biçiminde dilimize çevirebiliriz. Kültür hakkındaki bütün
yanlış anlamalar, Fransızca kültür kelimesinin böyle iki anlamlı olmasındandır.
O halde biz, dilimizde, bu iki anlamı hars ve tehzib kelimeleri ile ayırırsak,
kendi ülkemizde bu yanlış anlamalara son vermiş oluruz. Hars ile tehzib arasındaki
farklardan birincisi, harsın demokratik, tehzibin aristokratik olmasıdır. Hars
halkın geleneklerinden, yapageldiği şeylerden, örflerinden, sözlü ve yazılı edebiyatından,
dilinden, müziğinden dininden, ahlakından, estetik ve ekonomik ürünlerinden ibarettir.
Bu güzel şeylerin hazinesi ve müzesi hak olduğu için, hars demokratiktir. Tehzib
ise, yalnız yüksek bir tahsil görmüş, yüksek bir eğitim ile yetişmiş gerçek aydınlara
özgüdür. Matthew Arnold'un "tatlılık ve ışık mezhebi" deyimi ile açıkladığı
anlam tehzib'in tanımı demektir. Tehzibin esası, iyi bir eğitim görmüş olmak;
rasyonel bilimleri güzel sanatları, edebiyatı, felsefeyi, bilimi ve hiçbir bağnazlık
karıştırmaksızın dini; gösterişsiz, içten bir aşk ile sevmektir. Görülüyor ki
tehzib özel bir eğitim ile meydana gelmiş, özel bir duyuş düşünüş ve yasayış biçimidir. Hars
ile tehzibin ikinci farkı, birincinin milli ve ikincinin milletlerarası olmasıdır.
Bir insan, milli kültürün etkisi ile belki de yalnız kendi milletinin kültürüne
değer verir. Fakat, tehzib görmüşse, başka milletlerin kültürlerini de sever ve
onların lezzetlerinin de tatmağa çalışır. Buna göre tehzib, ilişki kurduğu insanları
biraz insani biraz hoşgörülü her kişiye her millete karşı iyilik ister ve"eclectique"
(elektik 0 seçkici) yapar. Hars ile tehzibin bu ikinci farkı bizi milliyetçilik
ve milletlerarasıcılık probleminin derinleştirilmesine götürüyor: Millet, aynı
harsta ortak olan fertlerin bütünüdür. Milletlerarasılık, aynı medeniyete ortak
olan milletlerin bütünüdür. Milletlerarasılığa "medeniyet" topluluğu
da denilebilir. Fakat, medeniyet topluluğunu özel bir medeniyetin üyesi milletlerin
bütünü gibi görmeye kişiler de vardır. bunlara göre, ayrı ayrı medeniyetler yoktur.
Bütün insanların toplamı bir tek medeniyet topluluğundan ibarettir ve bu bir tek
medeniyet topluluğu milletlerden değil, fertlerden kuruludur. Bu fikirde bulunan
insanlara kozmopolit adı verilir. Kozmopolitler, Milletim nev-i beşerdir. Vatanım
ruy-ı zemin" diyen dünyacılardır. Bunların medeniyet topluluğu hakkındaki
görüşleri milliyetçilerinkilerle uzlaşamaz. Çünkü milliyetçilerle göre, insanlık,
zooloji biliminde diğer hayvan türleri ile beraber incelenen, insan türünden ibarettir.
Toplumsal kişiler demek olan "insanlar" ise, milletler halinde yaşarlar.
Türkçülük, millet esasını kabul etmeyen hiçbir sistemle uzlaşamayacağından, kozmopolitleri
içine alamaz. Milletlerarasıcılığa gelince; bu, tamamen kozmopolitliğin zıttıdır.
Çünkü, milletlerarasıcılara göre, medeniyet topluluğu bütün insanların hepsi demek
değildir. Zaten medeniyet bir değil, bir çoktur. Her medeniyetin kendisine özgü
bir topluluğu yani bir medeniyet topluluğu vardır. Aynı zamanda, bu medeniyet
toplulukları kişilerden değil, milletlerden meydana gelmiştir. Medeniyet topluluğu
bir topluma benzetilirse, onun kişileri de milletler olur. Medeniyet topluluğuna
"milletler toplumu" denilmesi bundandır. Fakat, bu "Milletler
Toplumu" terimi doğru değildir. Çünkü toplum, ortak bir vicdana milli sahip
olan, tam birlik demektir. Ortak vicdan harstan ibaret olduğu için, toplum kadrosuna
girebilecek topluluklar, ancak milletlerle onların kökleri olabilirler. Diğer
taraftan, birçok toplumları içine alan daha büyük birimlere topluluk adı verilir.
"Milletler toplumu yerine "Milletler topluluğu demek daha uygundur. Bu
sözlerden anlaşıldı ki her medeniyet topluluğu bir milletlerarasılık dairesidir.
Bir toplumun milli bir harsı olması, onun milletlerarası bir medeniyete de ait
olmasına engel değildir. Medeniyet, aynı milletlerarasılığa üye milletlerin ortak
kurumlarının bütünü demektir. Demek ki, bir milletlerarasılık içinde, hem onu
oluşturan bütün milletleri kapsayan ortak bir medeniyet, hem de her millete özgü
milli harslardan oluşmuş bir haslar koleksiyonu vardır. O halde, biz, Avrupa Medeniyetine
girdiğimiz zaman, yalnız milletlerarası bir medeniyete mirasçı olmakla kalmayacağız;
aynı zamanda, medeniyetdaşımız olan bütün milletlerin kültürlerinden de tat almak
imkanına sahip olabileceğiz. Milli bir toplum nasıl iş bölümü ve uzmanlık yoluyla
meslek gruplarına ayrılmışsa, milletlerarası bir topluluk yad adeta milletlerarası
bir iş bölümünün ve milletlerarası uzmanlığın hükmüne uyarak, milli ve özel nitelikte
kültüre ayrılmıştır. Buna göre insanlar, sadeci milli sevkleriyle tattıkları
zaman, yalnız milli kültürlerine uygun eserlerden hoşlanırlar. Fakat, insan, her
gün yemeği yemekten usandığı gibi sürekli aynı türe ait edebiyattan, aynı müzikten
aynı mimariden, v.b. gıda almaktan da bıkar. Bu nedenle midesine düşkün olanlar,
her gün yeni listelerini değiştirdikleri gibi, tehzibli adamlar da zaman zaman,
başka kültürlerin çeşnileriyle ağız değiştirmeğe gerek duyarlar. Eski zamanlarda
esnaf dernekleri belirli zamanlarda, "arifane ziyafetleri" yaparlardı.
1 Her esnaf, kendi evinde en iyi yapılan yemeği yaptırır, kırda veya bir evde
birleşerek bu yemekleri beraberce yerlerdi. Medeniyet topluluğunun milletlerarası
ilişkileri de bir "arifane ziyafeti" gibidir. Her millet bu ziyafete
kendi kültürünü götürerek bütün milletlerin kültürlerinden sevk alma hakkını kazanır.
Şu kadar var ki, yalnız milli kültüründen hoşlanan "milli zevk" ile,
yabancı kültürlerden haşlanan " dış sevk"i birbirine karıştırmamalıdır.
Avrupa'nın bütün milletlerinde gördüğümüz normal örneğe göre, her milletin asıl
sürekli olan zevki, milli zevkidir; dış zevk, ancak ikinci bir dereceden kaldığı
zaman kabul edilebilir. Eski Osmanlı hayatında ise, iş böyle değildi. Yüksek tabakadan
dış zevk, asıl ve sürekli zevk halini almıştır. Milli zevke gelince, ikinci derecede
değerden bile yoksun bırakılmıştı. Bu sebeple ki edebiyatımız acem zevkinin, Tanzimat
edebiyatı da fransız zevkinin ürünlerinden ibaret kaldı. Ve şimdiye kadar, bizde
milli bir edebiyat oluşmadı. O halde, tehzib, böyle hastalıklı bir hal aldığı
zamanlar, zararlı olur. Bir tehzib, milli kültürün hukukuna uyduğu sürece, normaldir.
Milli kültürün haklarını çiğnemeğe başladığı andan itibaren hasta ve sağlıksız
bir tehzib niteliği alır. Bu açıklamalar gösteriyor ki, Türkçülük kozmopolitlikle
bağdaşamaz. Hiçbir Türkçü kozmopolit olmadığı gibi, hiçbir kozmopolit de Türkçü
olamaz. Fakat Türkçülükle milletlerarasıcılık arasında , uzlaşmaya engel hiçbir
zıtlık yoktur. Her Türkçü, aynı zamanda, milletlerarasıcıdır. Çünkü her birimiz
milli ve milletlerarası medeniyetten, diğer taraftan her biri özel ve orijinal
lezzetlerin bir derlemesi olan yüzlerce başka milli kültürden bir derlemesi olan
yüzlerce başak milli kültürden hisselerimizi almaktan ibarettir. Tanzimat'tan
beri resmen mensup olduğumuz medeniyete gelince, bu da Batı medeniyetidir. İşte
modern topluluğumuz olan bu batı medeniyeti ile, ona ait bütün milli kültürlerden
payımızı almak içindir ki, Telif ve Türcüme Encümeni, (Özgün ve çeviri eser hakları
kurulu) batı medeniyetinin milletlerarası nitelikteki bütün ana kitaplarını (otorite
tanılan monografileri) ve milli kültürlerin çiçekleri hükmünde bulunan bütün şaheserleri
dilimize çevirmeye. karar verdi. Görülüyor ki, Türkçülerin kültür dedikleri
şey ne Fransızların "kültür"ü, ne de Almanların "kültür"üdür.
Fransızlara göre Fransız kültürü öteden beri, yalnız edebi gücü ile üniversel
bir tehzib niteliğini kazanmıştır. Almanlara göre, güya Alman kültürü de, orduları
yenilemiş olsaydı, askeri ve ekonomik kuvvetleriyle, bütün dünyaya egemen olacaktı.
Türk kültürünün etkinliği bunlar gibi pasif değil, aktiftir. Biz milli kültürümüzü
yalnız kendi zevkimiz için, kendimiz tadına varmak için yapacağız. Başka milletler
de ondan Loti'lerin, farrere'lerin yaptığı gibi, ara-sıra tadarak lezzet alabilirler.
Nasıl ki biz de Fransız, ingiliz, alman, rus, italyan milletlerinin kültürlerinden
ara-sıra zevk alıyoruz ve alacağız. Fakat bundan sonra, bu zevk alışımız, hiçbir
zaman egzotizmin sınırını aşamayacaktır. Bizce, fransızlara, ingilizlere, almanlara,
ruslara, italyanlara ait güzellikler ancak egzotik güzellikler olabilir. Bu güzellikleri
sevmekle beraber, hiçbir zaman, gönlümüzü onlara vermeyeceğiz. Biz gönlümüzü,
ezelden beri, milli kültürümüze vermişizdir. Bizim için dünya güzeli, milli kültürümüzün
güzelliğinden ibarettir. Biz, medeniyet, irfan, ekonomi ve tehzip açılarından
Avrupa milletlerinden çok geri kalmış olduğumuzu inkar etmeyiz ve medeniyetçe
onlara yetişmek için bütün gücümüzle çalışacağız. Fakat, kültür açısından hiçbir
milleti kendimizden üstün görmeyiz. Bize göre Türk kültürü dünyaya gelmiş ve gelecek
olanların en güzelidir. Buna göre, en Fransız kültürünün, ne de alman kültürünün
taklitçisi ve uyruğu olmamıza imkan yoktur. Biz onları da diğer kültürler gibi,
yalnız milletlerine özgü özel kültürler sayarak ve onlardan, diğer kültürler gibi,
egzotik bir zevkle lezzet alırız. Görülür ki Türkçülük, bütün aşkı ile yalnız
kendi orijinal kültürüne vurgun olmakla beraber şoven ve bağnaz da değildir. Avrupa
medeniyetini tam ve sistematik bir biçimde almaya azmettiği gibi, hiçbir milletin
kültürüne karşı yabancı, kalma ve küçümseme duygusu da yoktur. Aksine bütün milli
kültürlere değer veririz ve saygı duyarız. Hatta birçok kötülüklerine uğradığımız
milletlerin bile,politik kurumlarını sevmekle e beraber, medeni ve kültürel eserlerine
hayran, fikir adamları ile sanatçılarına karşı saygılı olacağız.
|