YABANCI
KÜLTÜRLER KARŞISINDA MİLLİ KÜLTÜR
Prof.
Dr. Erol Güngör Bu
çok geniş konuyu kısa bir tebliğ hâlinde işlemek imkânı olmadığı için fikirlerimi
özetleyerek vereceğim. Bu fikirler Türk kültürünün yabancı kültürlerle olan temaslarına
ait maceranın belli başlı noktalarını belirtecek şekilde düşünülmüş ve tertiplenmiştir. 1.
Millî kültür ve yabancı kültür diye birbirinden tamamen ayrı, bağımsız mevcudiyetlerden
bahsetmek doğru değildir. Hiçbir kültür, özellikle Türk kültürü, başkalarıyla
temastan ve onların etkisinden değişmekten müstağni sayılamaz. Kısacası, tarihin
herhangi bir anında millî kültürü ve yabancı kültürleri birbirlerini ilk tanıyan
şahıslar gibi karşı karşıya getiremeyiz. 2.
Yine de, her kültürü hususî vasıflara sahip bir bütün olarak görmemiz gerekiyor.
İki şey arasındaki münâsebeti belirtebilmek için bunların birbirinden farklı şeyler
olduğunu kabul etmek zorundayız. Acaba Türk millî kültürü ile yabancı kültürler
arasındaki münâsebetin mahiyeti ve derecesi nedir? 4.
Kültürün devamlı değiştiğini kabul ediyorsak, o zaman bütün zaman ve mekânlar
için geçerli bir “millî kültür şeması” çizmenin doğru olmadığını da kabul etmeliyiz.
Mamafih, bizim bu sözümüz kültür değişmesini belli bir yönde şekillendirmek isteyenlerin
gayretine karşı sayılmamalıdır; bu türlü gayretlerin boş olduğunu da hiçbir zaman
söyleyemeyiz. Bence bu türlü faaliyetlere kültürü millileştirme yerine “millî
kültüre” şu veya bu karakteri kazandırmak adını verirsek, birçok yersiz münâkaşa
ve çelişmelerin önüne geçmiş oluruz. 5.
Türk millî kültürünün yabancı kültürler karşısındaki durumu denince, elbette devamlı
münâsebette bulunduğu kültürlerden ne gibi tesirler aldığını, onlara neler verdiğini,
aldığı tesirlerin kendi bünyesinde ne gibi değişmelere yol açtığını düşüneceğiz.
Bu bakımdan Türkiye bir yandan “Batı medeniyeti”ne intibak etmeye çalışan bir
ülke olarak, bir yandan da kendi kültürünün yarattığı hususî durumlar içinde ele
alınması gereken bir ülkedir. Batılılaşma
kavramı hangi duygusal tavırla karşılanırsa karşılansın, Türkiye Batılılaşan bir
ülkedir. Başka bir ifade ile, özellikle Batı Avrupa ülkelerinde geliştirilmiş
bir teknoloji ve onunla birlikte bir takım değerleri, adetleri benimsemeye çalışmaktadır.
Şu hâlde her şeyden önce teknolojik değişmenin yarattığı sosyal ve kültürel değişmelerle
karşı karşıyayız. Bu değişmeler şimdi karşımıza çıkar şeyler değildir; yüz yılı
aşkın bir zamandır ve gitgide artarak meydana gelmektedir. Türkiye
bu kültür karşılaşmasında esas itibariyle alıcı durumdadır. Neleri nasıl aldığını
ve bu alınanların yerli kültürde meydana getirdiği durumları görmek için kolaylık
olmak üzere kültürün çeşitli sahalarını birer birer ele alabiliriz. Bu sahaların
bazılarında değişmeleri takip etmek oldukça kolay, bazılarında ise oldukça zordur.
Kabaca söylersek, kültürün dış tezâhürlerle ilgili değişmeleri kolayca görülebilir.
Kılıkkıyafet bunların başında gelir. Diğer bazı kültür sahaları, ki meşhur antropoloji
âlimi Linton, bunlara “kültürün çekirdeği” diyor, kıymetlerden ve duygusal yükü
ağır basan tepkilerden, çağrışımlardan meydana gelmiştir; bunlar çok zor ve geç
değişen, değişmeleri zorlukla tesbit edilen sahalardır. 6.
Şekle ait unsurların başında gelen kılık-kıyafet, bugünkü Batı dünyasında geliştirilen
ve oradan dünyanın her tarafına yayılan modellere göre değişmektedir. Öyle görülüyor
ki, Batılı ve Batılılaşmakta olan ülkelerde kıyafetin standartlaşması artık herhangi
bir millî kültürün eseri olmaktan çıktığı gibi, millî kültürlerin kolaylıkla mukavemet
edebilecekleri hâlden de çıkmıştır. Bu yüzden bazıları bizde vaktiyle yapılan
kıyafet değiştirme teşebbüsünün boşuna emek ve insan kaybına yol açtığını iddia
etmektedirler. Kıyafetin
teknolojik değişme ile ilgili vazgeçilmez bir netice olduğu söylenemez; bu esas
itibariyle prestije dayanarak insanlara ve insan gruplarına intikal eden bir formdur.
Her fert veya grup kendini bir görmek istediği grubun kıyafetini benimser, ona
bir sembol kıymeti verir. 7.
Bu açıdan bakıldığı takdirde yabancı kültürde alınan pek çok şeylerin sembolik
değer taşıdığı görülür. Bu sadece bizim memleketimize has bir durum değildir.
Semboller insanı belli bir grupla bağıntılı gösterdiği ve böylece onlara itibar
sağladığı zaman daima kullanılmışlardır. Semboller kültür değişmesi açısından,
hâkim gruba benzeme veya onunla aynı olmak iddiasına işaret eder. Özel otomobillerde
Türkiye’yi belirten TR rumuzu yerine Avrupa ülkelerinin amblemlerini taşımak gibi.
Fakat hâkim gruba benzeme hevesinin en çok göze çarptığı yer merasimlerdir. Yılbaşı
kutlamalarında, yaş günlerinde, düğün ve nişan merasimlerinde, davetlerde Batı
tesirinin ne derece hâkim olduğunu görüyoruz. Kokteyl âdeti hemen bütün devlet
müesseselerine ordu dahil girmiş bulunuyor. 8.
Plastik sanatlar gibi şeklin en çok belirgin olduğu sahalarda yabancı kültürün
tesirlerini kolayca görebiliyoruz. Hatta buna “yabancı kültürün hızla artan tesiri”
demek daha doğrudur olur, çünkü Batı sanat formları Türkiye’ye daha eski tarihlerde
girmeye başlamıştır. Nuruosmaniye’den Valide Camii’ne ve Aziziye Köşkü’ne kadar
mimarîmizin geçirdiği macera bu tesirin ne kadar yaygın olduğunu gösterir. Cumhuriyetten
hemen önce yeni bir Türk mimarîsinin doğuş örnekleri görülmüş, fakat Cumhuriyet
devrinin hızlı Batılılaşma hareketi yerlilik ve orjinallik endişelerini tamamen
ortadan kaldırmıştır. Ankara’nın ilk resmî binaları, yabancılar tarafından yapılmakla
birlikte, yerli motifler taşımak ve Türk mimarîsi örneği olmak üzere çizilmişti.
Sonradan öğrendiğimize göre, devrin nüfuzlu kimseleri bunların “fazla Arap” olduğunu
söyleyerek son millî mimarî çabalarını da söndürmüşlerdir. Dikkat edilirse, değişmenin
özünde yatan tavır “millilik” kavramı içinden Müslüman dünyasıyla ve belki bizzat
Müslümanlık’la ilgili görülen şeyleri çıkartmaktır. Bu tavır bize zaten yabancı
olan heykelde iyice belirgin hâle gelmiştir. Taksimdeki abidede, resmedilen kahramanlar
dışında, Türk olan hiçbir şey yoktur. 9.
Dışarıdan bakılarak açıkça görülebilen değişimlerin büyük bir kısmı günlük hayatta
olanlardır ve bunlar arasında beslenme ile ilgili olanlar ön planda gelmektedir.
Gıda tercihlerimiz, bunların hazırlanma ve sunulma şekilleri, beslenme ile ilgili
teknoloji önemli ölçüde değişmektedir. Bu değişme bir taraftan yaşanan hayatın
zaruretleriyle, yani sosyal değişmelerle ortaya çıkarken, bir taraftan da bilgi
ve görgü değişmeleri sonunda olmaktadır ki, her ikisinin kaynağı da Batı kültürüdür.
Büyük işyerlerinde okul ve kışlalar dahil yemekhaneler kurulması, buralarda insanların
belli bir tarzda, belli zamanlarda ve belli cinsten yemeğe alıştırılması yemek
âdetlerimizi oldukça değiştirmiştir. Aynı şekilde, özellikle aydınların Batı ülkelerinden
edindikleri görgü ile beslenme tarzlarında değişiklik yaptıkları, bu türlü değişikliğin
görgü, sosyal mevki ve refah seviyesine paralel olarak bütün ülkeye gitgide yayıldığı
görülmektedir. Evlerine Amerikanbar yaptırmak, fincanla çay içmek, soğuk yemeklerle
davetli ağırlamak henüz küçük bir azınlığın özelliğidir, ama karbonhidratlı maddelerden
proteinli gıdalara doğru kuvvetli bir temayül en azından şehirli aydın kitlelere
mal olmuştur. Avrupa’dan aldığımız kahvaltı âdeti ise bugün millî bir vasıf hâlindedir.
Bu arada güzellik anlayışımızın Batılı ölçüler istikametinde değişmesiyle birlikte,
özellikle kadınlar arasında yeni bir gıda -zayıflama- rejiminin yaygınlaştığını
belirtmeliyiz. Son bir nokta olarak, yemek görgüsü ile ilgili bütün Türkçe kitapların
Avrupa görgü kitaplarının bir kopyesi olduğunu söyleyelim. Bütün
bunlara rağmen, yerli kültürün çok kuvvetli olduğu noktalarda yabancı unsurlara
karşı önemli bir mukavemet görülmektedir. Türkler’de Anadolu’ya yerleştikten bu
yana gelişmiş ve kökleşmiş kuvvetli bir yemek kültürü vardır. Bazan bu kültür
bütünü itibariyle bize hâkim görünen Batı kültürüne mukavemet etmekle kalmamış,
ona birçok unsurlar vermiştir. Bugün bile Türkler Batı ülkelerinin gıpta ettiği
bir mutfağa sahiptir. Bu zenginlik ve yemek zevki dolayısıyle, meselâ Batılılar’ın
sandöviçli öğle yemeği usulü ancak az gelirli gençler -çoğunlukla öğrenciler-
arasında yaygınlaşmış, toplumun öbür katlarına ulaşmamıştır. İnsanlarımızın geliri
önemli ölçüde düşmedikçe eski yemek alışkanlıklarının çoğu devam edeceğe benzemektedir. 10.
Bütün bu saydıklarımız ve daha başka birçok maddî değişmelerin gerisinde manevî
kültürdeki değişmeleri bulmak kabildir; yani bu maddî değişmeler, birtakım tavır
ve zihniyet değişmelerinin sonunda meydana gelmiş bulunuyor. Manevî kültür dediğimiz
bu sahadaki değişmelerin başında ise, insanın kendi kültürüne karşı takındığı
tavırdaki değişmeler gelir. Bu tavır karşı karşıya gelen kültürlerin birbirlerinden
neler alıp vereceklerini tayin eden başlıca faktörlerden birini teşkil etmesi
bakımından özel bir önem taşır. Acaba Türkler Batı kültürünü ve kendi kültürlerini
nasıl görmektedirler? Türler
bundan yüz yıl öncesine kadar kendilerinin diğer milletlerden üstün olduklarına
inanıyorlardı. Batılılar’la aralarında teknoloji, hatta bir ölçüde kültür alışverişi
olmakla birlikte bunlar kendi üstünlük duygularını sarsacak mahiyette değildi.
Adet ve alışkanlıklarını, zevklerini, kıyafetlerini, hatta birçok inançlarını
onlara bakarak değiştirecekleri akıllarından bile geçmezdi. Böyle bir tavır kültür
iktibasını asgarî seviyede tuttuğu gibi, yapılan iktibasların tesadüfî birer değişme
dışında mâna ifade etmesini de engeller. Gerçi devletimizin üst seviyedeki yöneticileri
Batı’yı model alarak değişmeyi sistemli bir faaliyet haline getirmişlerdi, fakat
bu grup bütün ülke içinde çok küçük bir azınlıktı. Kültür
bir kavram veya bir teoridir; bize müşahhas olarak görünen şey o kültürü taşıyan
insanlardır. Bu yüzden kültür kıyaslamalarında insan hakkındaki değerlendirmeler
büyük bir önem taşır. İki kültürün karşılaştırılması iki insan tipinin karşılaştırılması
demektir. Bu bakımdan aydınlarımızın Batı’yı görüşleri ile halkımızın görüşü arasında
çok büyük bir fark buluyoruz. Üst seviyede uzmanlık isteyen sahalardan aşağılara
doğru inildikçe insanlar arasında benzerliklerin gitgide arttığı görülmektedir.
Böylece, bir Türk işçisi ile bir Alman işçisi arasındaki fark çok azdır veya hiç
yok sayılır. Buna karşılık meselâ vasat bir Türk öğretmeni ile bir Alman öğretmeni
arasında kolay doldurulamayacak bir boşluk daha ilk bakışta göze çarpar. Belki
de bu yüzdendir ki Türk aydınının Batı’ya karşı tavrı ifratla tefrit arasında,
teslimiyete varan bir hayranlıkla nefret ve düşmanlık arasında gidip gelmektedir.
Türk işçisi için böyle bir problem yoktur ve o dışarıda gördüğü medenî gelişmenin
Türkiye’de de pekâlâ olabileceğini düşünür; kendi seviyesinde bu gelişmenin olmaması
için gerçekten ciddî bir sebep de yoktur. 11.
İki değişik tavrın tabiî bir neticesi olarak, halkın temsil ettiği yerli kültür
büyük ölçüde ayakta dururken, aydınlar, tıpkı A’raf sakinleri gibi, yerli kültür
ile Batılı kültür arasında marjinal bir varlık sürdürmektedirler. Türk kültürünün
aydınlarca temsil edilmesi gereken daha rafine değerleri süratle kaybolmaktadır.
Türk aydını Batı’ya kıyasla kendi kültürünün hiçbir değer taşımadığı kanaatindedir.
Hatta genellikle yerli kültür değerlerinin nelerden ibaret olduğu hakkında gerekli
bilgisi de yoktur. Bu değerleri korumak veya yaşatmak, geliştirmek, yeni yaratmalar
için malzeme olarak kullanmak gibi endişeleri olmamıştır. Yerli kültürün değerleri
ancak hayran olunan yabancılar tarafından takdir edilir ve aranır olunca Türk
aydını bunlara itibar etmiş, fakat burada yine kendi eksiğini tamamlamak yerine
Batılı’yı tatmin etmeyi düşünmüştür. Türk
halkı yerli kültürden şikâyetçi değildir, hatta ondan çok memnundur. Bu yüzdendir
ki, dışarıda çalışan işçilerimiz özellikle insan münâsebetleri konusunda yabancılara
karşı bir üstünlük duymaktadırlar. Bu onların şahsiyetlerini ayakta tutmaya, bir
kültür taşıyıcısı ve yaratıcısı olma potansiyellerini yaşatmaya yetiyor. Fakat
aydınlarımız bütün felâketlerinin kendilerine intikal eden millî kültürden geldiğini
düşünmüşlerdir. Tarih, dil ve dine karşı bazan açıkça düşmanlık, bazan ilgisizlik
ve istihfaf şeklinde görülen aydın tavrının özellikle son elli yıl içinde kültürümüze
yaptığı müdahaleler ve bunların neticeleri artık herkesin bildiği şeylerdir. Bu
tavrın şiddeti son yıllarda önemli ölçüde kırılmış, hatta gerilemeye başlamış
bulunuyor. 12.
Yabancı kültürün yayılması ve yerleşmesi zihniyet değişmesinden davranış değişmesine
doğru olduğu gibi, bazan davranış değişmesinden tavır değişmesine doğru olmaktadır.
Bu türlü değişme genellikle mecburî kültür değişmesi meydana getirmek isteyen
devlet idarecilerinin başvurdukları bir yoldur. Türkiye’de bunun en açık örneği
kanunları değiştirmek suretiyle yeni bir örf ve âdet sistemi yaratmanın denenmesi
olmuştur. Batılı ülkelerden kanun tercüme ederek bir hukuk sistemi meydana getirme
teşebbüsü İmparatorluğun son devrinde başlamış, Cumhuriyette bütün hızıyla devam
etmiştir. Bu kanunların Türkiye’nin kültürel bünyesinde ne gibi değişmelere yol
açtığına dair hiçbir araştırma yapılmış değildir. Belki de bunların inkılâp kanunları
sayılması dolayısıyla, üzerinde söz edilmesinin açabileceği tehlike araştırma
ve tartışmayı engelleyici bir faktör olmaktadır. Şurası muhakkak ki, Batılı bir
ülkenin her şeyi gibi kanunları da Batılı olur düşüncesi hukuk sistemimize hâkim
olmuş bulunmaktadır. Bunlardan sonra da yapılacak her türlü tedvin (codification)in
Batılı modellerden iktibas edileceği anlaşılmaktadır. 13.
Batı teknolojisinin büyük bir süratle girdiği ve yayıldığı, Batı âdetlerinin,
kanunlarının hâkim olduğu Türkiye’de, Batı kültürünün değerleri ne dereceye kadar
yerleşmiştir? Başka bir ifade ile, manevî kültür bakımından nasıl bir değişme
içinde bulunuyoruz? Bu
sorunun cevabı konusunda çeşitli görüşlerin ortaya çıkmasını tabiî karşılamalıyız.
Manevî kültür kolayca müşahede ve teşhis edilemeyen değerleri, inançları, düşünce
tarzlarını ihtiva eder. Bunlar bazan o kadar derinde yer etmişlerdir ki, bizzat
o kültürün sahibi olan kimseler bile farkında olmaz. Herhangi bir kültürün tipik
bir mensubuna “şu işi niçin bu şekilde yapıyorsunuz?” veya “şu olay karşısında
niçin bu şekilde davranıyorsunuz?” diye sorarsanız, bunun cevabını o da kolay
kolay veremez. İşte sosyal ilim nosyonu bulunmayan pekçok yarı-aydının yerli kültüre
karşı çıkmasının başlıca sebeplerinden biri budur: Sebebi anlatılmadığına göre,
körü körüne saplanılan birtakım inanç ve âdetlerle karşı karşıyayız demektir. Kısacası,
manevî kültürdeki değişmelerin takip edilmesi son derecede zordur. Bu değişmeler
basit anket cevaplarına bakarak tespit edilemez, çünkü değerlerle ilgili cevaplar
çok defa cevap verenin şahsiyetine âdeta toplu iğne ile iliştirilmiş yaftalar
gibi, çok dıştan ve çok sathî olmaktadır; bunlar genellikle ezbere söylenen sözlerdir.
Bu yüzden değer değişmelerinin doğrudan doğruya verilen beyanlardan çok, çeşitli
vesilelerle bu değerlerin ortaya çıkması beklenen durumlara bakılarak takip edilebilir.
Meselâ bizim ülkemizde Batı demokrasilerine ait sistemleri en önde müdafaa eder
görünen birçok kimsenin hayatlarının sonuna kadar eski alışkanlıklarının dışına
bir adım çıkamayışlarını biliyoruz. Bu
noktada karşılaştığımız ikinci bir güçlük de, Batı kültüründen bize gelen değerlerin
neler olduğunu tesbit etmekte çıkıyor. Hararetli Batı taraftarları iyi ve güzel
bildikleri her şeyin Batı kaynaklı olduğunu söylemekte tereddüt etmiyorlar. Tabiatiyle
bunların karşısında bütün felâketlerin Batı’dan geldiğini söyleyenler de yok değildir.
Biz şimdi burada birtakım değerlerin Batı köklü mü yoksa Türk-İslâm kültüründe
zaten mevcut olan şeyler midir şeklindeki tartışmalara girmek istemiyoruz, çünkü
bunların şu anda kökleri nerede olursa olsun, bizim dışımızda bulunduğunu herkes
kabul ediyor. Demokrasi, bu değerlerden biridir. İlim, sanat, sağlık, fazilet,
ilh. birer değerdir. Eğer bunlar Batı’nın değerleri ise, Batılılaşma hareketlerimiz
bu değerlerin kazanılması konusunda hiç başarılı olamamıştır. Aynı şeyler bizim
eski medeniyetimizin birer değeri ise, yine biz onlardan uzak kalmış bulunuyoruz. Müesseseleri
kopye etmek yoluyla kültür değişmesinin hem çok ağır, hem de çok pahalı bir yol
olduğunu gösteren iyi örnek siyasî rejim değişmeleridir. İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra Batılı demokrasilerin modellerine intibak etmeye çalışan ülkelerin hiçbirinde
bu modeller başarılı olamamış, daha doğrusu kültürün bütününü kendi yönünde değiştirerek
onlarla birlikte kararlı bir denge içine girememiştir. Bugün bunlardan sadece
Hindistan, Türkiye ve Yunanistan demokrasiyi devam ettirecek gibi görünmektedirler,
fakat her üçünde de anarşi ve despotizmin kısa fasılalarla birbirini takip ettiğine
şahit oluyoruz. Sosyalist rejimlerin birer değer sistemi olarak kültüre ne ölçüde
mal olduğu meselesi büsbütün karışıklıktır; buralarda sosyalizmin daha ziyade
azınlık iktidarlarına meşruiyet sağlamak üzere kullanıldığı anlaşılmaktadır. 14.
Belki de Batı kültürünün özlenen taraflarıyla iktibas edilmesindeki büyük güçlükler
yüzündendir ki Batılılaşma ile modernleşme için tutulacak yol konusunda ise değişik
görüşler geliştirilmiş bulunuyor. Sadece Türkiye’de değil, Batılılaşmakta olan
bütün memleketlerde Batı’ya karşı mukavemet başlamış, her yerde milliyetçilik
hareketleri modernleşmeyi Batılılaşmadan ayırma fikri ile büyük kuvvet kazanmıştır.
Milliyetçilik başlangıçta bir siyasî istiklâl hareketi olarak çıkmakla birlikte,
bağımsızlığın kazanılmasıyla birlikte bir millî kültür hareketi hâline gelmiş
bulunuyor. Milliyetçilikle millî kültür kavramları çok yakın şeyler olduğu için,
milliyetçilerin kültür anlayışlarını ana hatlarıyla belirtmekte fayda görüyorum. a.
Milliyetçiler millî tarih içinde yeri olmayan kültür unsurlarının ve değerlerinin
millî kültür içinde sayılmasına taraftar görünmüyorlar. Bu görüşe istisna olarak
sadece teknolojiyi kabul ediyorlar. Tarihî değerler hem zamanın çetin imtihanından
geçmiş, hem de millî kültürün diğer unsurlarıyla ahenkli bir bütün teşkil edecek
şekilde asimile olmuştur. Bu yüzden, birçok Batılı kültür unsurları Türkiye’ye
girmiş olsa bile bunların yerleşmiş veya yerleşmeye namzet olduğunu söylemek pek
zordur. b.
Milliyetçiler teknolojik değişmenin mutlaka kendisiyle birlikte değer değişmeleri
de getireceği, böylece teknolojisini aldığımız ülkelerin kültürlerini de alacağımız
fikrini kabul etmiyorlar. Onlara göre teknolojik değişme ile kültür değişmesi
arasında önemli ilişkiler bulunmakla birlikte, bu ikisi aynı şey değildir. Netekim
teknolojik bakımdan geri bir ülkede çok rafine bir kültürün geliştirilmiş olması,
teknolojisi çok ileri bir ülkede ise kaba bir kültürün hâkim olabilmesi, iki tip
gelişmenin paralel olmadığını göstermektedir. Ayrıca, birçoklarının zannettiği
gibi önce zihniyetin arkasından teknolojinin değiştiği de doğru değildir. Bazı
ülkeler yabancı bir kültürün manevî değerlerini iktibas ettikleri hâlde teknolojisine
tamamen yabancı kalmışlar, teknoloji iktibas edenler ise manevî kültüre yabancı
kalmışlardır. c.
Milliyetçiler Batı medeniyeti dışındaki toplumları kabaca bir terimle “Batı-dışı”
veya “Batılı-olmayan” diye ayırıp hepsini Batı karşısında aynı kategoriye sokan
düşüncenin karşısındadırlar. Batı kültürüne yabancı olmak bakımından bu toplumlar
arasında önemli bir benzerlik bulunabilir, ama meselâ Tanzanya ile Türkiye’yi
bir tutarak her ikisinin modernleşme problemini aynı çerçevede ele almak çok yanlış
olur. Gelişmiş bir toplum yapısı, kuvvetli bir kültürel geleneği, yüzlerce yıllık
müesseseleri bulunan bir memleket bütün bunlardan mahrum olan ve sadece siyasî
istiklâli bulunan sömürge ülkeleriyle bir tutulamaz. İşte milliyetçiler bu düşünceden
hareket ediyor ve toptan Batılılaşma hareketinin hem fikir olarak, hem neticesinin
çıkmaz olduğunu ileri sürüyorlar. 15.
Milliyetçiliğin en belirgin tarafı, millete onu başkalarından ayırt eden bir hüviyet
verme gayreti olmuştur. Bu yüzden milliyetçilerin Türkiye’de bir millî kültür
yaratma ve geliştirme gayretleri Batı’ya benzemekten ziyade, yerli olan unsurlar
üzerinde durmak şeklinde olmuştur. Fakat yerli unsurların aynı zamanda tarihî
unsurlar olması ve Türkiye’nin yakın zamanda bu tarih çizgisi üzerinde devam etmekte
kendisi için tehlike görmesi onu millî kültür anlayışında ikileşmeye götürmüştür.
Cumhuriyet kendini İmparatorluğun, yani tarihin bir antitezi olarak gördüğü için
geleneksel kültüre bazan yabancı, bazan düşman bir tavır takındı. Cumhuriyetçiler
aynı zamanda hareketli birer milliyetçi olarak Türkiye’de millî bir kültür kurma
ve bunu çağdaş Batı ülkelerinin kültürleri seviyesinden daha yükseğe çıkarma azminde
idiler. Geleneksiz bir kültür olamazdı, ama geleneği devam ettirmek kendi varlıklarını
inkâr etmek gibi görünüyordu. Bu yüzden Batı kültürü ile Türk kültürünün kök itibariyle
aynı olduğunu, böylelikle Batı kültürünü almakla kendi özümüze dönmüş olduğumuz
söylemeye kadar varan yorumlara başvurdular. Türk
milliyetçiliği Cumhuriyetin yerleşmesinden ve yakın tarihin artık siyasî bir gaile
teşkil edemeyecek kadar uzakta kalmasından sonra yeni bir istikamet tutturdu.
Tarihimizde Batı tipi demokrasinin girişiyle aynı zamana rastlayan bu yeni milliyetçilik
akımı artık tarihî ve tarihî kültürü korkulacak değil, faydalanılacak bir kaynak
olarak görmüştür. Bu yeni milliyetçilik akımına katılmayıp da eski anlayışı sürdüren,
yani Türk kültürünün Batı kültürü olması gerektiğini söyleyen inkılâpçı milliyetçiler
ise günümüzde sosyalist akıma iltihak etmiş bulunuyorlar. 16.
İki milliyetçilik anlayışının Türk kültürü üzerindeki çalışmaları da birbirinden
çok ayrı yollar tutturmuştur. Örnek olarak söylersek, fikir ve sanat hayatımızı
düzenlemek üzere Eski Yunan ve Lâtin eserlerini Türkçe’ye çevirerek yayınlama
faaliyeti birinci tip anlayışın, Türk klâsiklerini yayınlamak ise ikinci tip anlayışın
eseri olmuştur. Batı’nın ilim eserlerini Türkçe’ye aktarmanın zarureti her iki
grup tarafından da kabul edilmiş, ama kültür eserleri konusunda anlayışlar çok
farklar göstermiştir. Bu ayrılık gitgide şiddetlenerek devam etmektedir. Kültürün
en büyük meselesi kendini devam ettirmek, yani kendini taşıyan ve geliştiren insanlara
sahip olmaktır. Bu bakımdan farklı kültür anlayışlarına sahip bulunan gruplar
asıl kavgayı yeni nesillerin hangi kültürle yetiştirileceği konusunda verirler.
Bizde yabancı kültür ve millî kültür mücadelesi bütün şiddetiyle bu sahada sürmektedir.
İnkılâpçılar ve sonra onların bir devamı olan bugünün devrimcileri, yeni nesilleri
tarihi 1923’le başlayan bir milletin Batı’yı model edinmek zorunda bulunan çocukları
olarak gördüler ve öylece yetiştirmeye çalıştılar. Kapitalist Batı dünyasına karşı
bütün nefretlerine rağmen, Marksistler de Batıcı’dırlar; zaten onların çıkışı
Batı kültürü içinde bu kültüre yine Batı’nın bir reaksiyonu olmuştur. Böylece
Batı’dan ayrı, Türk’e mahsus bir kültür kurma iddiası sadece milliyetçilere kalmıştır.
İnkılâpçılar Batı kültürünü yerleştirebilmek için geleneksel kültürün ortadan
kalkmasını şart görmüşler, bütün eğitim programlarını bu anlayışa göre ayarlamışlardır.
Burada kullanılan başlıca yollardan biri de, dilde süratli değişmeler yaparak
geleneksel kültürün asıl kuvvetli tarafını teşkil eden sözlü ve yazılı kaynakları
millet hayatının dışında bırakmak olmuştur. Milliyetçilerin
millî kültüre dayalı bir eğitim sistemi kurabilmek üzere yaptıkları en önemli
teşebbüs ders kitaplarını Türk kültürü esasına göre yeniden düzenlemeleridir.
Bu düzenleme ile Cumhuriyetin başlangıcından Atatürk’ün ölüm tarihi olan 1938’e
kadar eğitime hâkim olan milliyetçi görüşe dönülmüş, ayrıca o devrin eksik ve
yanlış bazı noktaları da düzeltilmiş oluyordu. Siyasî iktidarın el değiştirmesi
ile bu uygulama tekrar kozmopolit, Batıcı, bir dereceye kadar da Marksist bir
eğitim anlayışı yönünde tamamen değiştirileceğe benzemektedir. Netekim şimdiden
Türk tarihinin Cumhuriyetten önceki kısmı hükümet tarafından öğretim-dışı bırakılmış,
Atatürk’ten önceki Türk tarihi ve Türk büyükleri millet içinde bozgunculuğa sebep
olan birer unsur olarak ilân edilmiştir. 17.
Türk millî kültürü yakın zamanlara kadar herhangi bir resmî desteğe sahip bulunmadığı,
bütün değişmeler kendi aleyhine cereyan ettiği hâlde, olağanüstü bir canlılıkla
ayakta kalmayı başarmıştır. Bu arada zayıflayan, gerileyen, belki kaybolmaya yüz
tutan unsurlara da rastlanabilir. Böyle bir tabiat laboratuvarı, millî kültür
davasını ilmî temellere oturtmak isteyenler için bulunmaz bir fırsattır. Böylece
kültürün zayıf ve kuvvetli, sert ve yumuşak noktalarının tesbit edilmesi ve gerekli
görülen değişmelerin nasıl mümkün olabileceğinin görülmesi oldukça kolaylaşır.
Meselâ Türk müziği en şiddetli bastırma tedbirlerine rağmen ayakta kalmış, üstelik
kendini geliştirmiş ve yenilemiş bulunuyor. Birçok elsanatları bugün tekrar aranır
hâle gelmiş, vaktiyle onları ihmal edenlerin çok büyük hatalar işledikleri kanaati
yerleşmiştir. Dinî inançlar ve bunlarla ilgili uygulamaların uzun baskı devirlerinde
ortaya çıkmamakla birlikte demokratik hak ve hürriyetlerin yeniden belirmesiyle
tekrar bütün canlılığıyla yaşadığı görülmüştür. 18.
Bu canlılık millî kültür taraftarlarının başlıca dayanaklarından biridir. Milliyetçiler
yaşama kabiliyeti olduğunu en çetin imtihanlarla isbat etmiş bir kültürü geliştirme
iddiasındadırlar. Ancak burada medeniyet, yahut daha basit bir ifadeyle teknoloji,
ile kültür arasındaki münâsebetler, onları Batı karşısında belli bazı tavırlar
almaya zorlamaktadır. Teknoloji kültürün temel vasıtasıdır, bu bakımdan ileri
bir kültür ileri bir teknolojiden uzak kalamaz. Şu hâlde, a.
Millî kültürün geliştirilmesinde Batı ile olan münâsebetlerin kısılmasına değil,
genişletilmesine ihtiyaç vardır. Yerli kültürün bütün zenginliklerine rağmen eski
formları ve eski muhtevası içinde olduğu gibi kalması, onun çağdaş gelişmelere
ayak uyduramayışından ileri gelmiştir. Dünyanın en zengin halk danslarına sahip
olmamıza rağmen bunları milletlerarası değer halinde ortaya koyacak koreograflarımız
yoktur. Türk müziği yakın zamanda Sadettin Arel gibi Batı bilgileriyle mücehhez
birine kavuşmasaydı yine ayakta kalır, ama bugünkü gelişmesini gösteremezdi. b.
Kültürün millî olma derecesi onun yaygınlık derecesine de bağlıdır. Hâlbuki modern
teknolojinin imkânlarından faydalanmadıkça hiçbir kültürü bir memleketin her tarafına
yaymak mümkün değildir. c.
Millî kültürü kurmak ve geliştirmek bakımından birçok Batılı ülkenin bizden çok
ilerde, yani başarılı olduğu muhakkaktır. Bu ülkelerin tecrübeleri Türkiye’de
millî kültür çalışmaları için daima kıymetli birer rehber olacak niteliktedir. d.
Batı kültürünün memleketimizde aynen yerleştirilmesine çalışmak hem yersiz hem
de neticesiz bir gayret olur. Fakat bizim yabancı kültürlerden de, özellikle Batılı
kültürlerden, doğrudan doğruya taklid etmemiz gereken unsurların daima bulunabileceği
hatırdan çıkarılmamalıdır. Bugünkü toplumumuzda yerleştirmeyi istediğimiz pek
çok şey var ki, bunların örneklerini Batı’da görüyoruz. Aynı değerlerin bizim
geçmişimizde zaten mevcut olduğunu söyleyenler çıkabilir, bunların iddiaları doğru
da olabilir. Fakat unutulmayalım ki her kültür çevresindeki maddî medeniyete uymak
zorundadır ve çağdaş bir kültürün çağdaş medeniyetteki örneklerden faydalanması
hem daha kolay, hem daha verimli bir yol olur. e.
Kültürlerin alışverişle zenginleştiklerini, izole kalan kültürlerin kısırlaştıklarını
unutmamalıyız. Bu bakımdan Batı kültürü ile temaslarımızın bize büyük faydalar
sağlayacağını söyleyebiliriz. 19.
Milliyetçilerin en çok dikkat etmesi gereken bir hassas denge noktası durağan
bir muhafazakârlıkla milliyetçiliğin birbirine karıştığı yerdir. Milliyetçiliğin
tarihî değerlere büyük önem vermesi, özellikle modern çağın değerleri bu eski
değerlere göre insanı tatminden çok uzak kaldığı zamanlarda, onları kolayca aldatabilir.
Milliyetçilik kendi içine kıvrılmış kapalı bir sistem değildir, kendini devamlı
yenilemek zorundadır. Geçmişte kullanılan bir sanat formunun, büyük kıymet verilen
bir fikir veya edebiyat eserinin, bir kıyafetin, vs. insanları her zaman mekânda
aynı derecede tatmin etmesi beklenemez. Eskiye devamlı bir şeyler katarak onu
her an yenilemediğiniz takdirde, tıpkı bir müzede yaşayan insanlara benzeriz.
Müzeler güzeldir, ama hayatın dışında şeylerdir. 20.
Kültürler daima muhafazakâr temayüllüdür, öyle olmaları da çok tabiîdir. Süreklilik
ve az değişme kültürün âdeta bir hedefidir. Bu yüzden yeni gelen unsurlar birdenbire
kabul edilmez, uzunca bir müddet ferdî alışkanlıklar ve daha sonra grup âdeti
olarak kalır, daha sonra kültür sahasında ikiliklerin görülmesi pek tabiîdir.
Türkiye’de Batı ile temasların çok arttığı son yüzyıl içinde bu türlü ikileşmeler
çok görülmüştür ve hâlen de mevcuttur. Bunların millî kültür davası açısından
iki önemli neticesi görülmektedir. Birincisi, kültürde ve dolayısıyla toplumda
ahengin, bütünlüğün bozulmasına yol açmaktadır. İkincisi, millî kültürün kısır
bir çelişme içinde durağan kalmasına sebep olmaktadır. Geçmişte
Türk-Batı ikileşmeleri devlet gücüyle Batı kültürü lehinde hâlledilmeye çalışıldı.
Bu türlü mecburî değişmelerin yarattığı sıkıntıları hepimiz biliyoruz. Fakat serbest
kültür değişmesi sahasında doğru hükmü verecek olanlar iktidarın sahipleri değil,
kültür adamları olmalıdır. Şu anda Türk aydınları arasında bir Türk müziği-Batı
müziği, Türk güzel sanatları-Batı güzel sanatları, vs. tartışması sürüp gitmektedir.
Yakın zamana kadar şiirde de aynı tartışma vardı. Realiteye bakacak olursak, Türkiye’de
her iki müzik de yaşamaktadır ve bunların birini tercih edip öbürünü atmak için
hiçbir estetik, ilmî veya siyasî sebep ve zaruret yoktur. Şu anda birtakım Türk
bestecilerinin Batı formları içinde müzik yapmaları, birtakım saz ustalarının
bunları icra etmesi, bu insanları ve yaptıkları işi Türk kültürünün dışında tutmamızı
gerektirmez. Türkler aruz kalıplarını başka kültürden aldıkları hâlde aruzla yazan
Türk şairleri elbette millî kültürümüze dahildirler; netekim roman yazan Türkler’i
de kendi kültürümüzün insanları olarak sayıyoruz. 21.
Meseleye çok geniş bir perspektiften bakacak olursak, millî kültür davasını Batılılaşma’nın
bir gereği sayabiliriz. Çünkü bizim örnek aldığımız Batı ülkeleri millî kültür
esasına göre kurulmuşlardır; kültür sahasındaki faaliyetlerinin büyük bir kısmı
da yeni nesilleri bu kültürün temel kıymetleriyle yetiştirmektir. O kadar ki,
bu ülkelerde bütün ilk ve orta tahsilin ana gayesi topluma yeni giren büyük kitlelere
ortak değerler vererek bir şekil kazandırmak, kısacası iyi insan ve iyi vatandaş
yetiştirmektir. Bu değerlerin tesbiti, işlenmesi ve aşılanması ise yüksek seviyede
eğitim ve ihtisas görmüş seçkin gruplara düşen bir vazifedir. İşte Batı’daki kültür
hayatının bu karakteristiğine dikkat edilecek olsaydı, Batıcılık ve Türkçülük
arasındaki tartışmaların çoğunlukla yanlış temele dayanan yersiz çatışmalardan
ibaret olduğu görülürdü. |