AVRUPA PARLAMENTOSU’NUN
KIBRIS
MESELESİNE BAKIŞI: GÜNEY KIBRIS
HAKKINDAKİ 2001 YILI İLERLEME RAPORU
Doç.
Dr. Kürşat ESER
Aksaray Milletvekili
Avrupa
Birliği
(AB), Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) 3 Temmuz 1990 tarihinde tek taraflı
olarak yapmış olduğu tam üyelik müracaatını kabul etmekle başladığı yanlışlar
zincirine her gün yeni bir halka eklemeye devam ediyor.
Avrupa
Parlamentosu (AP), 3-7 Eylül tarihleri arasında Strazburg’da düzenlenen genel
kurul toplantıları sırasında, Türkiye hariç diğer tüm aday ülkelerin ilerleme
raporlarını görüştü ve karara bağladı. Türkiye hakkındaki raporun diğer aday ülkelerle
birlikte ele alınmaması bir yana, GKRY’nin ilerleme raporu kapsamında Türkiye
ve KKTC’yi rencide eden son derece sert ifadelere yer verildi.
Sözkonusu
ifadeler Kıbrıs konusu ile Türkiye’nin üyeliği arasında bir bağlantı kurmaya çalışmakta
ve bu niteliği itibariyle, Kıbrıs konusunun adaylık ve Topluluğa katılım için
bir önşart olarak ileri sürülemeyeceği yönünde Helsinki’de verilen sözleri gözardı
etmektedir.
AP’nun
Kıbrıs Raportörü Sosyalist grup üyesi Lüksemburglu Parlamenter Jacgues Poos tarafından
kaleme alınan sözkonusu belge, Türkiye aleyhtarı raportörün radikal yaklaşımlarını
yansıtmaktadır. Asıl üzücü olan yan ise, bu yaklaşımların AP üyelerinin çoğunluğu
tarafından benimsenip onaylanmış olmasıdır.
Raporun
siyasî kriterler bölümünde, “bir aday ülke kısmen diğer bir aday ülke tarafından
işgal edilmiş bulunmaktadır” ifadesi yer almaktadır. AB’nin bilinen bu yaklaşımının
ardında yatan sebepleri şöyle sıralamak mümkündür:
1-
Türkiye’nin Kıbrıs’a ilişkin mevcut anlaşmalardan kaynaklanan hakları AB tarafından
gözardı edilmektedir.
2-
1974’den bu yana gösterilen onca çabaya rağmen Türkiye’nin hâlen işgalci güç olarak
görülmesi, AB’nin Kıbrıs perspektifini değiştirmesinin ne kadar güç olduğunu ortaya
koymaktadır.
3-
“İşgalci” nitelemesi, GKRY’nin AB’ye katılımından sonra, Türkiye’ye karşı kullanılabilecektir.
Şöyle ki, GKRY’nin üyeliği ardından işgal altındaki AB topraklarının kurtarılması
gündeme getirilecek ve bu durumda Türkiye ile Rum-Yunan ikilisi değil, tüm AB
karşı karşıya gelecektir.
Türkiye’ye
yönelik tehditvari ifadelere de yer verilen rapor kapsamında, GKRYY’nin üyeliğine
karşılık olarak Türkiye ile KKTC arasında farklı boyutta ilişkilerin geliştirilmesi
-ki raporda bu nokta adanın kuzeyinin ilhak edilmesi şeklinde niteleniyor- durumunda,
Türkiye’nin Avrupa hayâlini sonsuza dek unutması gerektiği belirtilmektedir. Buna
ek olarak, Ulusal Programımızın Kıbrıs konusuna yönelik yaklaşımı eleştirilmektedir.
Avrupa Parlamentosu’na göre, Türkiye’nin yaklaşımı BM kararlarına, dolayısıyla
uluslararası hukuka aykırılık teşkil ediyor. Ancak, raporun ekindeki karar önergesinin
giriş kısmında, karara dayanak olarak gösterilen belgeler listesinde hâlen yürürlükte
bulunan Londra ve Zürih Anlaşmaları’na yer verilmemiş olması, hukukun üstünlüğü
ilkesine dayandığı iddia edilen AB’nin Kıbrıs sorununa ne denli tarafsız baktığının
bir kanıtıdır.
Raporda
ayrıca, GKRY’nin Türkiye’ye karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açtığı
devletlerarası davayla ilgili 10 Mayıs 2001 tarihli karara dikkat çekilmekte ve
bu karara uyulması istenmektedir. Bilindiği gibi, daha önce Türkiye’ye karşı açılan
davalarda alınan kararların tekrarı niteliğindeki sözkonusu karar; Kıbrıs gerçeklerine
aykırı, yasal dayanaktan yoksun ve haksız nitelikte olmanın ötesinde, Türkiye
bakımından uygulanma kâbiliyetini haiz değildir. Türkiye bu kararın muhatabı değildir.
AP’nin
en düşündürücü yaklaşımlarından birisi, Kıbrıs sorununa çözüm bulunmasının, Türkiye’nin
üyeliği için bir önşart olarak ileri sürülmesidir. Buna karşılık, çözümsüzlüğün
GKRY’nin AB’ye üyeliğini kesinlikle engellemeyeceği beyan edilmektedir. Bu durum
apaçık bir çifte standarda işaret etmekte ve çözümü imkânsız kılmaktadır. Nasıl
olsa AB’ye katılacak olan GKRY’nin Kıbrıslı Türkler’le masaya oturması mümkün
müdür? Helsinki Zirvesi kararlarında da GKRY’nin mevcut hâliyle AB’ye kabul edilebileceği
ifade edilmiş olması ve ilerleme raporunda bu tutumun devam ettirilmesi, AB açısından
GKRY’nin katılımının zamanının geldiği veya çok yakın olduğu anlamına gelmektedir.
Nitekim
raporda, Kıbrıs’taki tek yasal hükümet olarak nitelenen GKRY, Malta ile birlikte
üyeliğe en yakın aday ülke olarak gösterilmektedir. GKRY ekonomisi rapora göre,
üyeliğin getirdiği tüm yükümlülükleri üstlenebilecek bir durumdadır. Doğal olarak,
adanın Türkler’e ait kesimi üzerinde yıllardır süren ve dış dünyanın da destek
verdiği ambargo ile Rum ekonomisinin bu duruma geldiği AP parlamenterleri tarafından
gözardı edilmektedir. Buna ek olarak; Türkiye, serbest seyir ve ticaret anlayışına
ters düşerek Kıbrıs bayraklı gemilere karasularında izin vermediği için ambargo
uygulamakla suçlanmaktadır. Türkiye, tanımadığı bir ülkenin gemilerine izin vermemekle
doğal hakkını kullanmaktadır. Ancak, KKTC üzerine hiç hakları olmamasına rağmen
yıllardır ambargo uygulayanlar bir insanlık suçu işlemektedirler.
Raporda
ayrıca, 1974 harekâtı sırasında kayboldukları iddia edilen 1619 Kıbrıslı Rum ve
Yunanlı’nın âkıbetleri hakkında suçlamalar yöneltilmektedir. Buna karşılık, Kıbrıslı
Rumlar’ın adadaki anayasal düzeni ortadan kaldırdıkları 1963 yılı ile Barış Harekâtı’nın
gerçekleştirildiği 1974’e kadar geçen süre içinde katliama, soykırıma ve insanlık
dışı muameleye uğrayan Kıbrıslı Türkler’in âkıbetini sorgulamak, demokrasi ve
insan haklarını savunan Avrupa parlamenterlerinin aklına gelmemektedir.
AP’nin
kabul ettiği Kıbrıs raporunda ayrıca, AB’nin neden bu kadar ısrarlı bir şekilde
Kıbrıs ile ilgilendiğinin ipuçları verilmektedir:
“Kıbrıs’ın
geleceğinin AB’de olduğuna ve AB’nin Kıbrıs’ın üyeliğinden faydalanacağına dair
en ufak bir kuşku bulunmamaktadır. Zira, Kıbrıs’ın bölgedeki birçok ülke ile ilişkileri
sonucunda edindiği deneyim, AB’nin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki rolünü kuvvetlendirecek,
ayrıca, Kıbrıs’a gerek siyasî, gerekse ekonomik anlamda katkıda bulunacaktır.”
Bu
cümlelerden de anlaşılacağı gibi, AB’nin stratejik amaçları ile GKRY’nin üyeliği
arasında paralellik bulunmaktadır. Doğu Akdeniz’in son dönemde artan stratejik
değeri ve Kıbrıs Adası’nın Doğu Akdeniz’i kontrol eden coğrafî konumu dikkate
alındığında; AB, GKRY üzerinden Doğu Akdeniz’de öne çıkmaya çalışmaktadır. AB
liderleri, bu ihtimalin bölgedeki dengeleri değiştireceği ve yeni sorunları beraberinde
getireceği gerçeğini görmek zorundadırlar.
Raportör
Poos, raporundaki temelsiz iddialarını desteklemek için doğruluğu şüpheli bazı
istatistiklere de yer vermektedir. Buna göre, Kıbrıslı Türkler % 90’lara varan
bir oranla AB üyeliğini kuvvetle desteklemektedir. Kıbrıs Türk halkının, Türkiye’nin
AB’ye aday statüsünün tescil edildiği 1999 Helsinki Zirvesi sonrasında bu yönde
eğilimler gösterdiği doğrudur. Ancak sözkonusu kamuoyu yoklamaları, bu % 90’nın
yarısının AB üyeliğini bir çözümden sonra, diğer yarısının ise, Türkiye ile eşzamanlı
olarak tercih ettiğini göstermektedir.
Diğer
taraftan, Güney Kıbrıs’ta yapılan kamuoyu yoklamalarında, konfederasyon bir tarafa,
Rum Hükümeti’nin temel tez olarak benimsediği federasyonu destekleyenlerin oranının
dahi % 28’i geçmediği, geri kalan çoğunluğun ise statükodan memnun oldukları ve
ken- di yönetimleri altında yaşamayı tercih ettikleri görülmektedir.
Özetlemek
gerekirse, AP tarafından alınan son karar, Kıbrıs meselesinin özünün AB tarafından
hâlen anlaşılamadığı, ya da anlaşılmak istenmediği gerçeğini yansıtmaktadır. Yanlış
adımlar atılmaya devam etmektedir. Bunlar işbirliğini zorlaştıran girişimlerdir.
Sözkonusu rapor mevcut olumsuzluklara bir yenisini eklemiştir.
Hâlbuki
Kıbrıs’ın gerçekleri ortadadır. Adada birbirlerini temsil kâbiliyeti bulunmayan
iki ayrı eşit halk mevcuttur. Adadaki iki halkın eşitliği 1960 Antlaşmaları ve
Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ile hem uluslararası hukuk hem de iç hukukça tescil
edilmiştir. Eşitlik yeni kurulan Cumhuriyetin her kurumunda korunmuştur. Bir kere,
devlet, Kıbrıslı Rumlar tarafından seçilen bir Cumhurbaşkanı ve Türkler tarafından
seçilen Cumhurbaşkanı Yardımcısı tarafından yönetiliyor ve bu iki lider veto hakkına
sahip bulunuyordu. Bakanlar kurulu 7 Rum 3 Türk bakandan oluşmakta, ortak mecliste
ise 60-40 oranı gözetilmekteydi. Ayrıca, her iki toplumun kendileriyle ilgili
konularda ayrı cemaat meclisleri bulunmaktaydı. Devlet kadrolarından ordu mensuplarına
kadar sözkonusu 60-40 oranı öngörülmüş ve dengeyi korumak üzere tarafsız bir hukuk
adamı başkanlığında bir anayasa mahkemesi kurulmuştu.
Adalı
Rumlar’ın anayasal düzeni ihlâl etmeleri ve Türkler’i devlet yönetiminden uzaklaştırmaları
üzerine Cumhuriyet yıkılmış ve Kıbrıslı Türkler yıllar sonra kendilerinin kurdukları
bir devletin, KKTC’nin çatısı altında yaşamaya başlamışlardır. Adada artık iki
ayrı devlet mevcuttur ve bu devletler birbirlerini temsil hakkına sahip bulunmamaktadır.
Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm, tarafların biraraya gelip kalıcı bir uzlaşma
sağlamalarıyla bulunabilir. Buna karşılık, raporda yer verilen “Kıbrıs’ta iki
devlet ayrı ayrı AB üyesi olamaz, Türkiye’nin tam üye olması sırasında Kuzey Kıbrıs
üyeliğe kabul edilemez” ifadesi, Kıbrıs’ın Türkiye ile birlikte AB’ye girme alternatifini
kesin olarak gündemden düşürmeye yöneliktir.
Raporda,
adadaki soruna siyasî bir çözüm bulunması sonrasında birleşmenin kolaylaştırılması
için Kuzey İrlanda’da uygulanan modele benzer bir modelin geliştirilmesini öngören
ifade de üzerinde durulması gereken noktalardandır. Bu bağlamda, öncelikle K.
İrlanda’da uygulanan modelin sorunu ortadan kaldırmakta yetersiz kaldığını görmek
gerekir. Nisan 1998’de imzalanan barış anlaşması, aradan uzun bir süre geçmesine
rağmen tam olarak hayata geçirilememiştir, dolayısıyla anlaşmazlık hâlen devam
etmektedir. Raporda geçen ifade, yalnızca, Kıbrıs konusunda AB tarafından kamuoyu
oluşturma çabası olarak ortaya çıkmaktadır.
Buna
ek olarak, raporda dile getirilenler, 1990’lardan itibaren Kıbrıs konusundaki
BM girişimlerinin AB tarafından ikame edilmesi çabalarının güncel bir ifadesidir.
BM Genel Sekreteri’nin bu çabaları kesin olarak geçersiz kılacak bir açıklamada
bulunması gerekmektedir. Türkiye’yi Genel Sekreter’in çabalarına katkıda bulunmamakla
suçlayan çevreler, AB’nin BM’yi devreden çıkarmaya yönelik bu davranışlarını görmelidirler.
Asıl olan BM çerçevesinde bulunacak bir çözümdür ve AB sürecinin BM girişimlerine
göre bir önceliği veya bir üstünlüğü, hatta değeri bulunmamaktadır. Bunun aksine
gerçekleştirilecek her girişim Türkiye’nin tepkisini çekecektir.
AB
tüm bu girişimleri; teröristleri barındırmak, terörü finanse etmek, terör örgütlerinin
kara para aklama merkezi işlevini görmek gibi, AB değer ve ilkelerini hiçe sayan
ve uluslararası anlaşmaları tanımayan faaliyetler gösteren ve oldukça kabarık
bir suç dosyasına sahip olan GKRY için gerçekleştirmektedir. GKRY’nin “güvenli
limanından yararlananlar arasında tanıdık isimler hemen göze çarpmaktadır: Sırp
kasabı Miloseviç ve 11 Eylül terör olaylarının bir numaralı zanlısı Usame bin
Lâdin... Bu iki isim dahi GKRY’nin içyüzünü gözler önüne sermektedir. GKRY; uyuşturucu
trafiği, silâh ticareti ve her çeşit kaçakçılıkta Doğu Akdeniz’de bir uluslararası
suç merkezi hâline gelmeye adaydır. Bu husus, aralarında ABD hükümet servislerinin
de bulunduğu bir çok ulusal ve uluslararası kaynak tarafından teyit edilmektedir.
AB, suç odağı hâline gelen GKRY’yi yanına alacak ve terörizme karşı mücadelede
güçlü müttefik ülke Türkiye’yi bir kenara mı itecektir?
Yukarıda
da belirtildiği üzere, en azından sözkonusu kararın alınması için yeterli bir
çoğunluğun Jacgues Poos’un düşüncelerini paylaşması üzüntü vericidir. Ancak, AP
çatısı altında bu tek yanlı düşünceleri benimsemeyen sağduyulu parlamenterler
de mevcuttur. Bu parlamenterlerden birisi olan Liberal Demokrat Parti üyesi İngiliz
Parlamenter Andrevv Duff, genel kurul görüşmeleri sırasında düşüncelerini acılıkla
dile getirmiştir. Duff’a göre:
-
Demokrasiyi garanti altına alan kurumsal istikrar, hukukun üstünlüğü, insan haklarına
saygı ve azınlıkların korunması ilkelerine sahip olmaması sebebiyle G. Kıbrıs’ın
Kopenhag kıstaslarına uyduğu söylenemez;
-
Kıbrıslı Türkler’in en azından zımnî onayı alınmaksızın Güney Kıbrıs’ın AB’ye
üye kabul edilmesinin ciddî sonuçları olacaktır ve karar aşamasında önemli krizlere
yol açacaktır. Bu sonuçları görmezlikten gelmek AP, AB Bakanlar Konseyi ve AB
Komisyonu için sorumsuzluktur;
-
Denktaş ve Klerides adanın geleceği konusunda doğrudan kapsamlı bir müzakere sürecine
başlamaya teşvik edilmelidir.
Görüldüğü
üzere, gerçekleri görmek hiç de zor değildir. Sadece bakmak çözüm olamaz. Bakmak
ve aynı zamanda tüm önyargıları bir kenara bırakıp görmek önemlidir ve gereklidir.
AB’nin, özellikle 11 Eylül olayları ertesinde, konuyu tarafsız olarak ele alması,
müttefiklerini gücendirecek ve uluslararası barışı tehlikeye atacak davranışlardan
kaçınması yerinde olacaktır. Demokratik ülkelerin, hürriyetleri korumak için bundan
önce hiç olmadığı ölçüde biraraya gelmeleri ve işbirliği yapmaları gerekmektedir.