|
KIBRIS,
AVRUPA BİRLİĞİ VE MHP’YE
SALDIRMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Mehmet NİHAT
Araştırmacı-Yazar
Konunun
Önemi ve Takdimi
Türkiye
medyasının özellikle bir bölümünde “kronik MHP karşıtlığı”nın
“klinik vaka” düzeyinde yer ettiği bilinen bir gerçektir.
Yazılı basının bütününe kuş bakışı baktığımızda da gözlenen
bu saplantının, bilgi eksikliğinin yanında, olayları
çarpıtmayı da beraberinde getirebildiği görülmektedir.
Gerek son günlerdeki kritik gündem maddelerinin, gerekse
geçmişteki belli başlı tartışma konularının tahlil ve
takdim biçimlerinde, belirli önyargıların veya plânlı
çabaların belirleyiciliği, esası gölgede bırakacak düzeylere
varabilmektedir.
Bu
bağlamda, terörist örgüt başının cezalandırılmasından
ayrılıkçılık -demok-ratikleşme ilişkisine, ekonomik
ve sosyal sıkıntıların istismar biçimlerinden Kıbrıs
meselesine kadar birçok konu hakkında belli bazı köşe
yazarlarının aynı torna tezgahından çıkmışçasına benzerlikler
içeren yorumlar yapabildiği; MHP’ye karşı yargısız infaz
için zaman zaman birbirleriyle yarıştığı göze çarpmaktadır.
Türkiye’nin
yıllardır savunageldiği millî davalarında çok farklı
ideolojik ve kültürel noktalardan hareket eden “İslâmcı”,
“sosyalist”, “küreselleşmeci-liberal” kalem sahipleri,
MHP politika ve söylemleri karşısında fiilî bir “kutsal
ittifak” oluşturulabilmekte, neredeyse omuz omuza bir
mücadeleye girişebilmektedir. Milliyet, Cumhuriyet,
Radikal, Sabah, Yeni Şafak ve Star gazetelerinin köşelerinde
yer tutmuş birçok kalem, MHP karşıtı kararlı bir duruş
sergilemek için özel bir gayret sarfetmektedir.
Böyle
bir dramatik medya manzarasını ibretle seyredebilmek
için, tabiî olarak bu gazetelerin son birkaç yıllık
nüshalarında yer alan MHP’yle ilgili köşe yazılarını
yan yana koymak gerekecektir. Çalışmamızda bu manzarayı
bütünüyle resmetmek gibi bir niyetimiz yoktur. Burada,
özellikle son zamanlarda tekrar alevlenen Kıbrıs meselesi
karşısında MHP karşıtı koro’nun klâsik söylemlerini
tekrarlama şekillerini ve MHP’yi eleştirmek için birbirleriyle
yarışanları sergilemek amaçlanmaktadır.
Bunu
yaparken de, koro mensuplarının MHP karşıtı melodilerini
icra ederken nasıl özensiz ve zevksiz bir anlayış içinde
bulundukları da ortaya konulmuş olacaktır. Türkiye siyasetini
yakından izleyenler, MHP’nin millî meseleler karşısındaki
yaklaşımlarıyla çarpık kafalı kalemleri nasıl rahatsız
ettiğini, bu kalem sahiplerinin gerçekte neye hizmet
ettiğini ve kamuoyunun laf ebeliği yapılarak nasıl yanlış
yönlendirilmeye çalışıldığını bir kez daha görme fırsatı
elde edeceklerdir.
AB-Türkiye
İlişkilerine Yaklaşım Biçimleri, Kıbrıs Meselesi
ve MHP
Türkiye’nin
Batı dünyası ile ilişkileri, geçen yüzyıl boyunca tarihin
ana kırılma noktalarında düğümlenen oldukça zorlu, bir
o kadar da hayatî bir seyir izlemiştir. 20. yüzyılın
eşiğinde Batı’ya karşı anti-emperyalist mücadele veren
Türkiye, aynı yüzyılın ortalarından itibaren de komünist-emperyalist
politikalar karşısında Batı’nın yanında saf tutmuştur.
Bu
dönem boyunca, sık sık “üvey evlat” muamelesine muhatap
olsa bile, Türkiye, kendi evrensel tercihlerinin gereğini
müttefiklerinden çok daha ağır maliyetlere katlanma
pahasına yerine getirmeye gayret etmiştir. Avrupa Ekonomik
Topluluğu’na (Avrupa Birliği’ne) başvuru süreci de,
NATO örneğinde olduğu gibi, 20. yüzyılın ikinci yarısına
hakim olan stratejilerin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
Türkiye’nin
Avrupa Birliği’ne üyelik tercihi, en başından beri yeterince
tartışılmamış ve toplumun onayından geçirilmemiş olmasına
rağmen, giderek bir “devlet politikası” niteliği kazanmıştır.
Bazı siyasî çevreler ile serma- ye kesimi de, çeşitli
ideolojik ve kültürel dürtülerle ya da dar menfaat hesaplarıyla
AB politikasını önce sahiplenmeye ve daha sonra giderek
ölüm kalım meselesi hâline dönüştürmeye başlamıştır.
AB-Türkiye ilişkileri, özellikle 1987 yılında yapılan
“tam üyelik başvurusu” ve 1995 yılında apar topar adım
atılan “Gümrük Birliği süreci”yle birlikte yeni ve önemli
bir döneme girmiştir.
Temelde AB yönetimlerinin tutarsız
ve önyargılı politikaları ile, belirli ölçülerde de
1987 ve 1995 yılında atılan iki büyük adımın sahiplerinin
konuya yaklaşım biçimlerinde siyasî ihtiraslarının aklın
ve Türkiye’nin önüne geçmesiyle, AB’ye üyelik süreci
yozlaşmaya başlamıştır.
Bunun
en belirgin sonucu, üyelik meselesinin çoğu zaman taraftarlık/karşıtlık
ikilemine hapsolmasını, akla-kara mantığının yer etmesini
beraberinde getirmesi olmuştur.
Günümüzde,
bu tür kategorik ve sağlıksız bakış açısının izleri,
üyeliğe soğuk/mesafeli duran yaklaşımlar açısından önemli
ölçüde silinmiştir. AB’ye üyelik sürecini, bugün genellikle
Türkiye’nin millî kader çizgisini tamamen ipotek altına
sokacak düzeyde algılayan ve savunan, dolayısıyla siyasî
geleceklerini AB politikalarına endeksleyen çevreler
arasında tedaviye muhtaç beyinlere rastlanmaktadır.
İleri derecede AB misyonerliğine soyunmuş olanlar, AB
üyeliğini rakipleri karşısında “siyasî şantaj” aracı
olarak da kullanmaya başlamıştır.
Gerçekten
de, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik sürecini, iki taraflı/boyutlu
bir ilişki olmaktan çıkartarak, ülkemizin tek taraflı
mahkûmiyeti olarak gören ve bunun sonucunda da her türlü
talep ve beklentiye sorgulamadan cevap verme mecburiyetinde
olduğunu dayatmaya çalışan tehlikeli bir zihniyet yapısı
türemiş bulunmaktadır. Son yıllardaki ANAP politikaları, büyük sermaye sahiplerinin
yaklaşımları ve bunlarla ittifak hâlindeki medya kalemşörleri,
bu zihniyet yapısının tipik temsilcileri olarak dikkat
çekmektedir. Bundan daha garip olanı, “İslâmcı siyaset”
gütme iddiasıyla ortada duranların içine düştükleri
trajikomik durumdur. Bu cenahın yeni kurulan partisi
AKP’nin genel başkanı olan Recep T. Erdoğan’ın Anadolu’yu
dolaşırken sürekli tekrarladığı “mandacılık ve himaye
kabul edilemez” nutukları karşısında, bazı yöneticilerin
(Bülent Arınç ve genel sekreter Ertuğrul Yalçınbayır
gibi) MHP’ye saldırmak için AB şakşakçılığına soyundukları
dikkatlerden kaçmamaktadır.
AB
yönetiminin ise, son yıllarda Türkiye karşısında çok
daha “stratejik bir üslûp” kullanmaya başladığı, ama
mesafeli ve önyargılı tavrını değiştirmediği gözlenmektedir.
1997 tarihinde yapılan Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye
ile köprüleri neredeyse tamamen atmayı tercih eden AB
yönetimi, daha sonra jeopolitik ve jeoekonomik hesaplarını
yeniden gözden geçirerek 1999 tarihli Helsinki Zirvesi’yle
birlikte köprüleri tamir etme görüntüsü vermeye başlamıştır.
AB-Türkiye ilişkileri, o tarihten bu yana bu minval
üzere inişli çıkışlı bir seyir izlemeye devam etmektedir
13
Kasım 2001 tarihinde yayınlanan son “Türkiye İlerleme
Raporu”, AB’nin “yeni üslûp ayarlaması”nın izlerini
taşımaktadır. AB yönetiminin, Türk milleti için olabildiğince
hassas bir mahiyet arz eden konu ve tartışmalarda nispeten
örtülü bir üslûp kullanarak ülkemiz içindeki AB havarilerinin
işlerini kolaylaştırmak istediği anlaşılmaktadır.
Ancak
böyle bir üslûp ayarlamasına rağmen, AB yönetiminin
temel yaklaşımlarında ve önyargılı tavırlarında kayda
değer hiçbir değişiklik olmamıştır. AB yönetimi, Kıbrıs
ve Ege sorununa yine Rum-Yunan gözlüğüyle bakmakta,
“terör mağdurları”nın yerine “terörist ve azınlık hakları”
ile yakından ilgilenmeyi ısrarla sürdürmektedir.
Başka
bir deyişle, AB yönetimlerinin siyasî ve kültürel konulara/meselelere
ekonomik olanlara göre çok daha fazla ilgi gösterdiği
ve hatta ayrılıkçılığı körükleyici bir tavır takındığı
görülmektedir. Böyle bir stratejik tercihte, Gümrük
Birliği anlaşmasıyla elde ettiği ekonomik kazanımların
ve ayrıcalıkların payı olduğuna şüphe bulunmamaktadır.
Siyasî
konularda teslimiyetçi bir politika izlenmesi durumunda
AB üyeliğinin hâlledilebileceğini zanneden “AB havarileri”,
yanıldıklarını er ya da geç anlayacaklardır. Yine, büyük
sermaye ve medya, özellikle kendi alanlarında yeni ve
ciddî düzenlemelere ihtiyaç bulunduğunu unutmamalıdır.
AB
yönetimlerinin siyasî ve kültürel talep ve beklentileri
ise, çoğu zaman Türkiye’yi “Dimyat’a pirince giderken
evdeki bulgurdan edebilecek” türden ağır yanlışlıkları
içinde barındıran ve farklı boyutları bulunan bir niteliğe
sahiptir. Bunlar arasında; ayrılıkçı terörizme verilen
önem ve yüklenilen siyasî rol, mensuplarına Batı Avrupa’da
gösterilen hüsnü kabul, Kıbrıs meselesinin çözüm sürecinde
sergilenen ve ürkütücü yanlışlarla dolu olan tek yanlı
politikalarda ısrar, özel bir yer işgâl etmektedir.
Meselenin
özünde, AB’nin Türkiye’den hassas ve kritik meselelere
bu şekilde yaklaşmasını talep etmesi, Kıbrıs sorununun
Rum-Yunan tezlerine paralel biçimde çözülmesini dayatması
yatmaktadır. Çünkü, Birlik yönetiminin böylesine önyargılı
ve tek taraflı yaklaşımı, kendilerince doğal bir hak
olarak görülmekte, böylece onurlu ve adil bir üyelik
sürecinin önünü tıkamaktadır.
Buna
ek olarak, ülkemizdeki bir kısım elit azınlığın (sermaye
ve medya kesiminin krema tabakasının) ve “AB’nin yolu
Diyarbakır’dan geçer” çarpıklığının sahibi olan siyasî
çevrelerin, bu tür dayatmacı ve çifte standartlı yaklaşımlara
fırsat verdiğini ve elverişli ortam hazırladığını da
unutmamak lâzımdır. Türkiye’deki gönüllü AB lobicileri
ve sözcülerinin bu
mânâdaki görevlerini, hem asgarî bir “aydın namusu”
endişesi taşımadan, hem de “kraldan çok kralcı” kesilerek
yerine getirmeleri, gelecekte ülke tarihi açısından
yeni “kara sayfalar” olarak anılacak düzeylere ulaşabilmektedir.
Bu da, ister istemez sadece Türk milliyetçilerini değil,
her sağduyu sahibi Türk vatandaşını çileden çıkartmaya
yetmektedir.
En
son olarak, 13 Kasım 2001 tarihinde açıklanan “2001
Türkiye İlerleme Rapo-ru”nu takip eden günlerde Kıbrıs
meselesinin ön plâna çıktığı tartışma trendlerinde de,
zaman zaman “köşe yazarları terörü”nü çağrıştıran gelişmeler
yaşanmıştır. Bu süreçte, medyanın bir bölümünün bayraktarlık
yaptığı “propaganda savaşları”na şahit olunmuş, AB misyonerliğinin
ürkütücü boyutlara ulaştığı gözlenmiştir.
Özellikle
MHP’nin AB-Türkiye ilişkilerinin sağlıklı bir kulvarda
ilerlemesi ve Kıbrıs meselesine hakkaniyetli bir çözüm
bulunması için gösterdiği dürüst ve açık yaklaşımlar
karşısında, medya tarafından toplu taarruza geçildiği
izlenimi veren bir kampanyanın başlatıldığı görülmektedir.
Bugünün “sözde demokrasi havarileri”nin neredeyse konuşma
özgürlüğünü bile çok gören bir edâyla MHP’ye olan kinlerini
kusmaya çalıştıkları dikkati çekmektedir.
AB
ve Kıbrıs Meselesi Karşısında Kimi Köşe Yazarları
ve MHP Karşıtlığının Dışa Vurumu
Biraz
önce de vurguladığımız gibi, 13 Kasım’da açıklanan “Türkiye
İlerleme Raporu”nu takiben yoğunluk kazanan değerlendirme
ve tartışmalar, AB-Türkiye ilişkileri ile Kıbrıs meselesinin
tekrar gündemin ilk sırasına oturmasını da beraberinde
getirmiştir. AB’yle ilişkilerden sorumlu Türkiye Cumhuriyeti
Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’ın AB raporunu haklı
ve objektif bulması, bu yaklaşımının da altında imzası
olan “Ulusal Program”ı yok farzetmesiyle aynı anlama
gelmesi, tartışmaları tetikleyen bir rol oynamıştır.
Bir
diğer Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı Devlet
Bahçeli ise, böyle bir yaklaşımın “Ulusal Program”ın
altındaki imzaların inkâr edilmesiyle eşdeğer olduğunu
açıklamış ve AB’nin Kıbrıs politikasının hukukî mesnetten
yoksun ve hakkaniyetten uzak olduğunu ifade etmiştir.
Devlet Bahçeli daha sonra partisinin grup toplantılarında
yaptığı konuşmalarla görüşlerini samimî ve açık bir
şekilde kamuoyu ile paylaşmaya devam etmiştir. Medya
şahinleri, işte bu süreçte, AB yönetiminin bile gözlerini
kamaştıran bir görev bilinci içinde, MHP ve Türkiye
karşısındaki vaziyetlerini vakit geçirmeden almaya başlamışlardır.
En
ön saflardaki yerini bir çırpıda alan Radikal Gazetesi,
Devlet Bahçeli’nin açıklamalarını “Bahçeli Geriyor”
manşetiyle kamuoyuna aktarmayı uygun görmüştür. Manşetin
altında yer alan habere göz atıldığında ise, Radikal
Gazetesi yönetiminin niçin ve nasıl gerildiği(!) pek
anlaşılamamıştır. Ancak, adı geçen gazetenin başyazarı
ve genel yayın yönetmeni olan İsmet Berkan’ın aynı nüshadaki
köşe yazısına bakıldığında “gerilme ameliyesi”nin ipuçlarına
rastlamak mümkün olmuştur. İsmet Berkan, 15 Kasım 2001
tarihli “Yüzümüze tutulan ayna” başlıklı yazısında,
eski devlet bakanlarından M.A. İrtemçelik’in basın açıklamasına
önemli ölçüde katıldığını beyan ederek, o günkü köşesini
bu açıklamayla doldurmuştur.
Bu
yazıya göre, AB’nin açıkladığı “İlerleme Raporu” Türkiye’ye
tutulan bir boy aynasıdır ve aynalardan iltimas istenmeyeceği
gibi, onlara ne kızılır ne de onlarda kabahat aranılır.
İsmet Berkan’ın bu değerlendirme biçimini daha yalın
hâle getirdiğimizde söylenmek istenenin şu olduğu görülecektir:
AB’nin hazırladığı rapor, çok doğru ve açık bilgilerden
müteşekkil kapsamlı ve gerçekçi bir Türkiye panoramasıdır.
Önyargı ve çifte standart aramak beyhude bir çabadır.
Dolayısıyla raporu tartışmak ve eleştirmek anlamsız
ve gereksizdir; kabahat aramak ise büyük günah işlemekle
eşdeğerdir. Böylece, Radikal Gazetesi’nin ve onun kronik
MHP karşıtları safında özel bir yer edinen başyazarı
İsmet Berkan’ın, Devlet Bahçeli’nin daha sonraki TBMM
grup konuşması karşısında rahatsızlığının hadsafhaya
varmış olmasını anlamak bir ölçüde mümkün hâle gelmektedir.
Devlet
Bahçeli’nin Türkiye tarafından bakıldığında yapılabilecek
en objektif ve gerçekçi Kıbrıs meselesi değerlendirmelerinin
yer aldığı 20 Kasım 2001 tarihli konuşmasının Radikal
Gazetesi’ni yine aşırı dere- cede rahatsız ettiği ve
bu sefer gazete yö- netiminin daha çok gerildiği görülmektedir.
Bu konuşmayı “Bahçeli daha da gerdi” manşetiyle haberleştiren
“radikal MHP karşıtı” Radikal Gazetesi, bir gün sonra
22 Kasım 2001 tarihinde başyazarı İsmet Berkan’ın “Kıbrıs
üstünden AB düşmanlığı” yazısıyla taarruzun en ön safındaki
yerini sağlamlaştırmıştır.
İsmet
Berkan adı geçen yazısında; Bahçeli’nin grup konuşmasından
bir-iki cümle aktardıktan sonra, kendi “zihniyet ve
ahlâk ikametgâhı”nın ilmuhaberi mahiyetindeki şu değerlendirmeleri
yapmıştır:
“Devlet
Bahçeli’nin konuşmasını dikkatle oku- duğumuzda, bugüne
ka- dar uygulanagelmiş Kıbrıs politikasını eleştirenlere
hakaret edip onları sindirmeye çalışmak dışında pek
de bir şey söylenmediğini farkediyorsunuz... Devlet
Bahçeli ve diğer gizli AB düşmanları, bizi hamasete
boğup Kıbrıs ve Rauf Denktaş sayesinde Türkiye’nin AB’ye
üye olma hedefini ilelebet yok etmek istiyorlar...”
Doğan
Medya Grubu’nun yeni gözdelerinden İsmet Berkan’ın Sayın
Bahçeli’nin adı geçen grup konuşmasında yer alan şu
cümlelere çok alındığı ve bu sözleri hakaret olarak
geçiştirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Devlet Bahçeli
ünlü grup konuşmasında şunları söylemektedir:
“Bugün,
birçok Avrupa Birliği üyesi ülke Türkiye düşmanı terörist
örgütlere kol kanat germeye devam etmektedir. Türki-
ye’ye kapılarını açmak istemeyenlerin, terörist örgüt
mensuplarına kolayca açtıklarını bilmeyen yoktur...
AB
yönetiminin Kıbrıs sorununa bakış açısı, tarihî derinlikten
yoksun ve tek taraflı değerlendirmelerin içine hapsolmuş
bir anlayışın ürünü olarak kalmıştır. Gerçekten de AB,
Kıbrıs adına sürekli Rum yönetimini muhatap almış ve
üyelik müzakerelerini de sadece Rum yönetimi ile yürütmüştür...
Ülkemizin bütün çabası ve arzusu, Kıbrıs’- ta adil ve
kalıcı bir çözüme ulaşılması, Kıbrıs Türk halkının hak
ve çıkarlarının dikkate alınmasına yöneliktir...
Avrupa
trenini kaçırma endişesi ile teslimiyet mantığını örtüştürenler
son zamanlarda seslerini daha fazla yükseltmeye başlamıştır.
Bunların bir kısmı, maalesef Rum ve Yunan basınında
savunulan görüş ve iddialara paralel bir duruş sergilemektedir...”
İsmet
Berkan ve benzerlerine sormak lâzımdır: Bahçeli’nin
bu tespit ve eleştirilerinde yanlış olan hangisidir?
Yanlış, önyargılı olan Berkan gibi davrananlardır ve
onları teşhis ve deşifre eden MHP parti liderine karşı
klâsik kinlerini kusmak için çarpıtma ve hamasete başvurmak
da ancak onlara yakışan bir metodtur. Rum-Yunan basınıyla
ilgili paralellikler özel bir başlık altında ele alınacağı
için, şimdilik bu yazarların mantık hataları ve oyunlarını
göstermek yeterli olacaktır.
Zaten
İsmet Berkan ve benzerlerine, onların tarzını ve üslûbunu
kullanarak cevap vermek, yani cümlelerini tersten okumak
yeterlidir: Berkan ve benzerleri, Kıbrıs ve AB meselesine
hem millî bir pencereden hem de milletlerarası gerçeklerin
ışığında yaklaşanları sindirmek için laf cambazlığı
yapmaktadırlar. Aslında bunlar, Türkiye karşıtları ile
AB lobicilerinin yıllardır söylediklerini, millî Kıbrıs
politikamızı eleştirmek adına tekrarlamaktan öteye geçememektedirler.
Malûm köşe yazarları, bazen açık bazen de örtülü şekilde
AB sözcülüğü ve avukatlığına soyunarak Türkiye sevdalılarına
saldırmaktadırlar. Daha da önemlisi, AB üzerinden MHP
ve Türkiye düşmanlığı yapmaktadırlar. Yine, jeopolitik
özürlü dev olmaktan kurtulmaya çalışan AB yönetiminin
politikalarını hamaset yüklü yazılarla savunmakta, AB’nin
her ağzından çıkanın tartışmasız “evrensel kelâm” olarak
kabul edilmesi gerektiğinin propagandasını yapmaya çalışmaktadırlar.
İsmet
Berkan’ın AB yönetimi adına kapıldığı endişelerini dışa
vurduğu gün; Star’- dan Semih İdiz, Akşam’dan İzzet
Sedes, bir gün sonra da (23 Kasım 2001) Milliyet’ten
Hasan Cemal onu yalnız bırakmamış, hemen hemen aynı
reflekslerle MHP’nin üzerine çullanmaya kalkışmışlardır.
“MHP karşıtı koro”nun kısa süre içinde yeni üyelerle
genişlediği göze çarpmaktadır. Gayri millîliği tescilli
olan Mine G. Kırıkkanat (Radikal), Er- dal Güven (Radikal),
Meh-met Ali Birand (Posta) ve Oral Çalışlar (Cumhuriyet)
gibi köşe yazarlarının yanında; “liberal-İslâmcı” Yeni
Şafak Gazetesi’nin bazı köşe yazarları da koro’ya dahil
olmuştur.
Mehmet
Ocaktan’ın yöneticilik ve köşe yazarlığı yaptığı Yeni
Şafak Gazetesi’nin; MHP’yi, zaman zaman “milliyetçiliğe
ihanet ettiği” gerekçesiyle parti tabanına, bazen de
“milliyetçi diye” Batı’ya jurnallediği bilinmektedir.
Mehmet Ocaktan bir köşe yazısında, “kartel medyası”
diye kapıştıkları gazetelerin malûm köşe yazarlarına
neredeyse rahmet okutacak görüşler dile getirmektedir:
“Şimdi,
kim AB’ne girmenin millî egemenliği zedeleyeceğine inanıyorsa,
ortaya çıkıp açıkça kapalı rejimden yana olduğunu deklare
etmelidir. Aksi takdirde, milliyetçi hamasetin gerilim
hattında eski popülist anlayışlarla siyaset yapmak,
ülkedeki toplumsal travmayı daha da derinleştirmekten
başka bir işe yaramayacaktır...” (Yeni Şafak 19 Kasım
2001)
Evet,
Radikal’den İsmet Berkan, Yeni Şafak’tan Mehmet Ocaktan,
Milliyet’ten Hasan Cemal farklı hesap ve niyetlerle
de olsa AB-Türkiye ilişkileri bağlamında hemen hemen
aynı şeyleri söylemekte ve Türkiye’yi sindirerek Kıbrıs’ı
Rum adası hâline getirme planına bilerek ya da bilmeyerek
destek vermektedirler.
Radikal
Gazetesi’yle aynı aileye mensup Milliyet Gazetesi’nin
dünün hızlı “solcu”su, bugünün hızlı “batıcı”sı Hasan
Ce-mal’in de, Devlet Bahçe- li’nin konuşmalarından ra-hatsız
olduğu ve aynı merkezden emir almışçasına harekete geçip
ka- lemini silâh olarak (İsmet Berkan gibi) kullanmaya
başladığı görülmüştür. Hasan Cemal’in bu çerçevedeki
ilk yazısını, Bahçeli’nin grup konuşmasını okumadan
kaleme aldığı veya bilinçli olarak kendi kafasında yanlış
kurguladığı anlaşılmaktadır. Hasan Cemal, manipülasyon
amaçlı ve hamaset yüklü, “AB, Kıbrıs Derken Devlet Bahçeli’nin
Üslûbu...” (23 Kasım 2001) başlıklı köşe yazısının sonuç
kısmında, Bahçeli’nin son zamanlarda AB ve Kıbrıs’la
ilgili olarak nedense çatışmacı söyleme itibar ettiğini
söylüyor ve ekliyor:
“Teslimiyetçilik...,
Kıbrıs’ı satmak..., ihanet..., vatan satıcılığı v.s.
Ankara’nın Kıbrıs politikasını eleştirir, AB üyeliğini
kararlılıkla savunmaya kalkışırsan, bir anda alnına
böyle damgalar vurulabilir. Soğuk savaş bitmedi mi?
Yoksa dünyayı daha hâlâ böyle mi görüyor MHP lideri?...”
Devlet
Bahçeli’nin “teslimiyetçilik” dışında yukarıda zikredilen
kelimelerden herhangi birine rastlanmayan konuşması,
anlaşılan soğuk savaş dönemindeki sol tetikçiliğin yol
açtığı travmaların izlerini hâlâ silememiş olan Hasan
Cemal’i de bayağı rahatsız etmiştir. Çünkü bu tür ifadelerin
kullanılmamış olmasına rağmen, Hasan Cemal’in MHP’yi
küçük düşürebileceğini ve dolayısıyla Kıbrıs’ın AB’ye
kurban edilebileceğini zannederek öncelikle bu kelimeleri
hatırlaması anlamlıdır. Çünkü Hasan Cemal’in mantık
ve eleştiri tezgâhı, aslında kendi bilinçaltının dışa
yansımasından başka bir şey değildir.
Bazı
kişilerin Kıbrıs meselesinde, Türk politikalarının yanlışlığını
iddia ve ispat etme konusundaki çırpınışları ve en güçlü
millî direnç noktalarından biri olarak MHP’yi görmeleri
boşuna değildir. Bu sebeple, MHP’ye saldırmak ve karalamak
için her türlü kelime oyununa başvurmaları, gazetelerini
de zaman zaman bu işe tahsis etmeleri, İsmet Berkan
- Hasan Cemal ve benzerlerinin duruşları ve emelleri
hakkında sağlam deliller olarak önümüzde durmaktadır.
Hasan Cemal, daha sonra kaleme aldığı ve karalama siyasetini
genelleştirdiği “MHP ile takiye...” (27 Kasım 2001)
başlıklı yazısında da kendisine tevdii edilen görevi
yerine getirmenin verdiği “aldatıcı huzur” içinde kurgular
yapmış ve suçlamalarda bulunmuştur. Asıl söylemek istediği
ise, MHP olarak millî davalarda sesinizi yükselttiğiniz
takdirde sizi de Refah/Fazilet ile aynı kefeye koyar,
takiye yaptığınızı ilân eder ve marjinallik etiketi
yapıştırma operasyonumuzu başlatırız demekten ibarettir.
“AB
havariliği ve sözcülüğü görevi”nin Hasan Cemal’de de
çeşitli rahatsızlıklara yol açtığı, gözlerinin kararmaya
başlamasından anlaşılmaktadır. MHP ile Refah/Fazilet
geleneğini birbirine karıştırma imâsında bulunması da,
hafıza ve beyin fonksiyonlarında yeni bir bozukluğa
işaret etmektedir.
İsmet
Berkan - Hasan Cemal ve benzerleri, başka bir deyişle
AB’nin gönüllü sözcüleri ve/veya misyonerleri; demokrasinin,
özgürlüğün ve eleştirinin mümbit ovası olarak takdim
ettikleri AB’ne giriş sürecinde ne yazık ki haklı tespit
ve eleştirilere bile tahammül edememektedir. Tabiî insanların
niyeti “üzüm yemek yerine bağcıyı dövmeye çalışmak”
olunca, boylarından büyük işlere kalkışmanın yükü altında
ezilmeleri de kaçınılmaz olmaktadır. Yazılarındaki seviyesizlik,
acelecilik ve panik havası ile şimdi sergileyeceğimiz
Yunan basınıyla olan yakın duygu ve düşünce akrabalıkları,
onların yanlış yolda olduklarının en bariz göstergeleridir.
Yunan
Basınında Kıbrıs Meselesi, Malûm Gazeteciler ve Devlet
Bahçeli
Yunan
basınıyla bazı “Türkiyeli basın” arasındaki paralelliklere
geçmeden önce, AB’nin genişlemeden sorumlu yöneticisi
Günter Verheugen”in Frankfurt’tan gönderdiği tehditvarî
açıklamalar da herhalde Hasan Cemal - İsmet Berkan ve
benzerlerini ziyadesiyle memnun etmiştir. Böylesine
önemli bir AB yöneticisine ilham kaynağı olmak ve hatta
onu cesaretlendirici rol üstlenmek, belki de “AB üstün
hizmet madalyası” almalarına yol açabilecektir. Küreselleşme
çağında böyle bir “şeref”e nail olmak, AB misyonerliği
ve/veya sözcülüğü pozisyonundakiler açısından herhalde
çok “onurlu” ve “önemli” bir başarı olsa gerektir. Aşağıda
görüleceği gibi, bu konuda Yunan Hükümeti’nin de yakın
zamanda harekete geçmesi gerekecektir.
Devlet
Bahçeli’nin millî davalarımız ve çıkarlarımız karşısında
tavır alan çarpık kafalardan söz etmesinin ve bunların
bir kısmının da Rum-Yunan basınındaki görüşlerle paralel
bir çizgide bulunduğuna dikkat çekmesinin ne kadar haklı
ve yerinde bir değerlendirme olduğu şimdi vereceğimiz
örneklerle daha iyi anlaşılacaktır.
Atina’da
yayınlanan “Etnos” Gazetesi’nin 1 Kasım 2001 tarihli
nüshasında şu yorum yer almaktadır:
“Uluslararası
alanda meydana gelen yeni şartlardan faydalanan Türkiye,
başta Kıbrıs konusu olmak üzere, Türk-Yunan ve AB-Türkiye
ilişkilerinde katı tavrını ortaya koyarak, bu konularda
karamsar olanları haklı çıkarıyor...”
“To
Vima” Gazetesi’nin 7 Kasım 2001 tarihli nüshasındaki
haber-yorumda ise, şu değerlendirmeler dikkat çekmektedir:
“Türkiye’nin
Kıbrıs’ta uygulayacağı politikadaki çelişkiler ise hemen
göze çarpıyor: ‘Entegrasyon paronoyak bir düşüncedir’
diye yazan Radikal Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni
İsmet Berkan, son 50 yılda hiçbir ülkenin bunu başaramadığını
hatırlatıyor... Türk toplumunun aydın kesiminin görüşlerini
yansıtmakla tanınan Radikal Gazetesi de, ‘Türkiye’nin
kendi isteği ile AB dışında kalmak istemesi, bize yapılan
bir ihanet olacaktır’ diye yazıyor...”
İsmet
Berkan ve gazetesinin Yunan gazetesinin ilgi ve övgüsüne mazhar olması,
kendisini ne kadar mutlu eder bilemeyiz, ama bu Sayın
Bahçeli’nin ne kadar haklı olduğunun görülmesi için
yeterlidir.
Zaten,
Ta Nea gazetesinde 26 Kasım tarihinde yayınlanan bir
haber-yorumda, Devlet Bahçeli’nin en
sert açıklamayı yapan lider olduğu ve Bahçeli’nin Türk
politikalarını eleştirenleri “hain” olarak (Hasan Cemal’in
yorumlarıyla karşılaştırınız) değerlendirdiği yazılmaktadır.
Buna karşılık, İsmet Ber-kan’dan sonra TÜSİAD ile Mesut
Yılmaz’ın yaklaşımları da Yunan gazetelerinin dikkatinden
kaçmamakta ve övgüye mazhar olmaktadır. (Ta Nea, 19
Kasım 2001; Elefteroptia, 27 Kasım 2001).
Bir
başka Yunan Gazetesi olan “Kathimerini”’de yer alan
aşağıdaki değerlendirmelerin de Türkiye’deki “MHP karşıtları”nın
Kıbrıs yorumlarıyla taşıdığı paralelliklerin derecesine
ise iktibastan sonra değineceğiz:
“Türk
tarafının reddedici tavrı yüzünden, Avrupalılar Rauf
Denktaş’ın uzlaşmaz politikasının olumsuz etkileri konusunda
Ankara’ya uyarılarda bulunmak zorunda kaldılar. Türkiye
tarafından uygulanan politikanın aynı rotada devam etmesi
hâlinde, AB Kıbrıs sorununu açık bırakarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin
AB üyeliğine doğru ilerlemesini sağlayacaktır. Başka
seçeneği olmadığı kesindir.
Durumun
bu yönde gelişmesi hâlinde, Ankara zor durumda kalacaktır.
Avrupa’ya ait bir bölgeyi işgal altında tutması nedeniyle,
birdenbire başlayacak olan müzakerelere, dezavantajla
katılmak zorunda kalacaktır...” (Kathimerini, 9 Kasım
2001)
Aynı
gazetenin 11 Kasım tarihli haber-yorumunda ise, bu kez
şu ifadelere yer verildiği görülmektedir: “İlk kez önemli
bir sorun konusunda ikilemde bulunan taraf, Yunan tarafı
değil de, Türk tarafıdır. Belki de son 12 yıldan fazla
bir süredir Kıbrıs’ın AB üyeliği kartını Yunan tarafının
çok doğru bir şekilde ve sabırla oynamasından dolayı,
böyle bir durum meydana gelmiştir.”
Aslında
Yunan gazetelerinden yapılan bütün bu alıntılar, yoruma
ihtiyaç göstermeyecek kadar açık ve net ifadelerdir
ve Türkiye’deki çarpık kafalıların görüşlerine çok ama
çok benzemektedir. İsmet Berkan - Hasan Cemal ve türevleri,
Yunan basını, Günter Verhugen neredeyse elele vermiş,
Kıbrıs ve AB konusunda aynı “türkü”yü söylemeye başlamışlardır.
Bir milletin ve devletin varlığı ve geleceği açısından
“utanç türküsü”nü andıran bu tür nakaratların daha çok
terennüm edileceğine şüphe bulunmamaktadır.
Son
Birkaç Söz
Kıbrıs
meselesinin, Yunan Devleti’nin 1980’li yıllardan itibaren
uyguladığı sinsi ve sistemli politikalar neticesinde
bugünkü boyuta taşındığı; Türk dışişlerinin ise böyle
bir uzak görüşlülükten yoksun olduğu için genellikle
“savunma”da kaldığı açıktır. Kıbrıs meselesi, Helsinki
Zirvesi’nden sonra yeni bir aşamaya girmiş bulunmaktadır.
Yunanistan’ın, arkasına AB yönetimini de almaya çalışarak
Kıbrıs’ta kendi politikalarını uygulatmak için her yolu
deneyeceğine şüphe yoktur.
İşte
böyle bir süreçte “kronik MHP karşıtları”, Rum-Yunan
politikalarına lojistik destek sunmakta; Türkiye’nin
AB’nin her talebine ve beklentisine sorgulamadan boyun
eğmesini sağlamak için kamuoyunu yönlendirme misyonunu
üstlenmiş gözükmektedirler. İsmet Berkan - Hasan Cemal
ve benzerlerinin, millî değer ve çıkarlarımızı AB’ye
peşkeş çekme anlamına gelen rollerini sergilemede en
büyük engel olarak gördükleri MHP ve Devlet Bahçeli’ye
saldırılarını arttırmaları boşuna değildir. Bu yazarların
hemen hemen her millî davada, her kritik mesele karşısında
aynı söylemsel taktiklere başvurdukları ve aynı görevleri
icra ettikleri bilinmektedir.
Bu
kısa araştırma göstermiştir ki, Türkiye basınında Rum-Yunan
basınıyla hemen hemen aynı ağzı konuşan, aynı hedefe
ateş eden kalemlerin varlığı, yadsınamaz bir gerçektir.
Bu kalemlerin Devlet Bahçeli’nin grup konuşmaları karşısında
bir çırpıda yaylım ateşi açmaları, Yunan basınıyla paralel
şekilde Rauf Denktaş’a saldırmaları, sağduyu sahibi
her insanı rahatsız edici boyutlara ulaşmış bulunmaktadır.
Aşırı politize bir örgüte dönüşen TÜSİAD’ın yöneticileri
ile malûm gazete patronlarının da, “AB’ci hamaset”ten
ve Bahçeli ile Denktaş’a yönelen “tetikçi gazeteci-lik”ten
haz aldıkları görülmektedir. Ancak, ne Kıbrıs’ı peşkeş
çeken zihniyet yapılarıyla ne de Türk devletiyle pazarlık
yapma konumlarıyla bir yere varamayacaklardır. Bunu
öğrenmeleri için vakit henüz çok geç değildir.
*
Ortadoğu Gazetesi’nde 12-14 Aralık 2001 tarihleri arasında
yayınlanan “AB, Kıbrıs ve MHP” başlıklı yazı dizisinin
gözden geçirilmiş şeklidir.
|