AHLAK VE HAYATA KARŞI DURUŞ VESİKASI OLARAK ALİYA İZZETBEGOVİÇ’İN BİZLERE IŞIK TUTAN FİKİR DÜNYASI

Furkan AKSU

“Dünya üzerindeki Müslümanların vaziyetini düşündüğümde ilk sorum hep şu olur: Acaba hak ettiğimiz kaderi mi yaşıyoruz, acaba vaziyetimiz ve mağlubiyetlerimiz konusunda daima başkaları mı suçlu? Eğer biz suçluysak yapmamız gereken neyi yapmadık yahut yapmamamız gereken neyi yaptık? Bana göre bunlar, bizim imrenilmeyecek vaziyetimizle ilgili iki kaçınılmaz sorudur.”                           

İslam Dünyası’nın kararlılık, iman ve ahlak abidesi Aliya İzzetbegoviç 1925 yılında Bosna Hersek’in Bosanski Samac ilinde doğup hayatının ilk yıllarını burada geçirdikten sonra Saraybosna’da hukuk eğitimine başladı. Babannesi Üsküdarlı bir Türk kızı olan Aliya İzzetbegoviç, henüz 16 yaşındayken kurduğu Müslüman Gençler Kulübü’ne üye olduğu için üç yıl hapse mahkûm edildi. İslami duyarlılığı ve bu doğrultuda icra ettiği bilim ve felsefe disiplinleri ile literatürümüze ışık tutan İzzetbegoviç siyaset, sosyoloji ve felsefe alanlarında bir çok konu üzerine çalışmalarda bulundu, tezler üretti.

Yugoslavya’nın yeniden kurulması ve Komünist Parti’nin iktidarı ele geçirmesiyle İslam’a karşı baskıcı politikalar baş göstermeye başladı ve çok sayıda Müslüman önderi tutuklanıp büyük bir kısmının ise idamına karar verildi. Mevcut atmosferde Müslüman Gençler kulübü, baskının bizatihi odak noktasında yer aldı. Komünist rejim kulüpten iki bin kişiyi tutukladı, içlerinde Aliya İzzetbegoviç de vardı ve İzzetbegoviç’e tekrar beş yıl kadar hapis yolu gözüktü. Hapis yılları sürecince ilgilendiği felsefi disiplinler adına yoğun çalışmalarda bulunan İzzetbegoviç, İslam’ın en duru haliyle gelecek nesillere anlatabilmek adına ‘’Doğu Batı Arasında İslam’’ eserini kaleme aldı. Hapisten çıktıktan sonra 1962’de avukat olarak çalışmaya başladı ve Yugoslavya’da Müslüman Âlimler cemiyetinin bastığı ″Takvin″ dergisinde İslami fikir çalışmalarına devam etti.

Yugoslavya’nın dağılma sinyallerinin duyulduğu yıllarda Demokratik Eylem Partisini kurup başına geçen Aliya İzzetbegoviç Komünist rejimin çökmesiyle birlikte yapılan ilk seçimlerde Bosna Hersek Federal Cumhuriyeti Devlet Başkanı seçildi. Bosna Hersek’in Sırp ve Hırvatlara karşı verilen kurtuluş mücadelesinin başını çeken İzzetbegoviç, Sırpların Bosna halkına soykırım eşiğine gelen katliamlarının son bulması adına Bosna Hersek topraklarının %51 kadarının Müslümanlara verildiği Dayton Anlaşmasını imzaladı. 2000 yılına kadar Devlet Başkanlığı’nı yürüten Aliya İzzetbegoviç 19 Ekim 2003’te hakkı rahmetine kavuştu.

Aliya İzzetbegoviç’İn manevi mirasını inceleyen, onun geniş kültür hazinesi ile karşılaşır. O felsefe, dinler tarihi, hukuk, tarih, edebiyat ve resim alanlarında icra ettiği çalışmalar ile bilim tarihine adını kazımış bir mütefekkir olarak adını kazımıştır. Kitaplarının dipnotları, alıntıları ve notlarının zenginliği, Doğu ve Batıda akıl almaz bir geniş insani düşünceye vakıf olduğunu, okuduklarını eleştiren sistematik bir akla sahip örnek bir şahsiyet olduğunu göstermekle birlikte tezlerini temellendirdiği argümanların sahipleri olan Hobbes, Perret, Francis Hutcheson gibi isimler batı dünyasının bilim paradigması için töz kabul ettiği isimlerdir.

Aliya İzzetbegoviç hazmedilmeyen veri birikimini sahibine yük olarak görür ve bilgi olarak isimlendirilmesinin asla uygun olmadığını savunurdu. Bu meseleyi: ″Aşırı bilgi bazen üretici fikri boğabilir… İnsan bilgiyi birkaç ciltte toplayabilir ancak tertipsiz ve görüşsüz… Öğrenenlerin çoğu gerçek bir bilgiye sahip olamadan yaşayıp öldüler… Düzenleyeni olmayan iyi madde yığını, hep yığın olarak kalacaktır″ sözleriyle açıklayan İzzetbegoviç, gerçek entelektüelliğin İslam Dünyasın’da sayılı temsilcilerinden biri olarak vücut bulmuştur.

İzzetbegoviç’in manevi mirasından arda kalan, Bosna halkının katliamlara maruz kaldığı, kadınlarının karınlarındaki bebeklerinin canlı canlı katledildiği dönemde dahi bir tek sivil Sırp’a dokunulmaması yönünde verdiği emirlere örnek teşkil edecek şekilde bir gün askerlerden biri gelip kendisine ‘onlar bizim kadınlarımıza tecavüz ediyorlar, onlar bizim kadınlarımızı, yaşlılarımızı ve çocuklarımızı öldürüyorlar. Buna bigane kalmamalıyız’ dediğinde, İzzetbegoviç çok veciz bir şey söylüyor ‘Sırplar bizim öğretmenimiz değiller.’ demiştir. Çünkü İslam Ahlak ve Fazileti bunu gerektirmekteydi. Ona göre ahlakın bu dünyadaki yegane kazancı başı dik bir şekilde hayat sürebilmek olmuştur ki bu anlayışını şu sözlerinden de görebilmekteyiz:

‘’Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.’’

Bu gün Türk ilim adamları, siyasileri ve entelektüelleri tarafından özellikle bilim camiasında sıkça yer edinen Aliya İzzetbegoviç Türk-İslam Âlemi adına bir rol model, bir lider tipi teşkil etmektedir. Aliya İzzetbegoviç’in fikir dünyasının temel dinamiklerine gelecek olursak, ahlak ve etik konusu bir çok ilim adamımızın objektifinde geniş yer tuttuğu gibi Aliya İzzetbegoviç’in de üzerine fikir ve tezler ürettiği bir metafor olarak karşımıza çıkmaktadır.

Aliya İzzetbegoviç için ahlak, iki düzlemde ele alınmalıdır. Bunlardan biri vazifedir ki ahlakın asıl hakikat kazandığı saha tam da burasıdır. Ahlaki eylemin dünya hayatı içerisinde bir karşılığının olmaması bilinciyle birlikte ilahi bir manaya tekabül eder ki gerçek ahlak sahası da budur. Bir diğer düzlem olarak menfaati ele alan İzzetbegoviç menfaat amacı güderek gerçekleştirilen ahlaki eylemin, neticesi ne olursa olsun siyasetin konusu olduğunu belirleterek sahte ahlak olarak nitelendirmiştir. Neticeden ziyade ahlaki eylemin mahiyetinin belirlenmesinde niyet ve amelin belirleyici olduğu bir düzlemde, insanın doğaüstü bir erdem anlayışına ihtiyaç olacaktır.

Bu nedenle Aliya İzzetbegoviç’e göre ahlak, yalnız ve yalnız Allah var olduğunda bir anlam ifade eder nitekim materyalist bir ahlak söz konusu değildir. Bu bağlamda ahlak ne tam anlamıyla fonksiyonel ne de rasyoneldir tam manasıyla aklın ve bilimin sahası dışında kalır. Yine bu bağlamda düşünürsek ahlaki eylemde bulunan biri bir şeylerden feragat edecek ve bu dünyada kazanç amacı bulundurmayacaktır aksi halde eylemin mahiyetinin zayiliği kaçınılmazdır.

Bu durumda karşımıza bir soru çıkacaktır: Ahlaki eylem niyetine göre mi değerlendirilir, neticelerine göre mi?

Aliya İzzetbegoviç’e göre salt bir anlam ifade etmez. Ahlak bir hareket mekanizmasından ziyade istektir, niyettir. Başarıya ulaşmamış bir ahlaki eylem başarısızdır, mahiyetsizdir denilebilir mi?

İzzetbegoviç’in de verdiği örnekteki gibi hayatını tehlikeye atmak suretiyle komşusunun çocuğunu kurtarmak üzere yanan eve girip kucağında ölü bir çocukla dönen birinin eyleminin kıymetsiz olduğu düşünülebilir mi?

Ahlaki eylemler bu dünyada gayesine ulaşmasa dahi Allah katında bir değer atfedildiği için güzeldir, burada kıssas bu dünyanın ötesinde ‘’başka’’ bir dünyadır.

Büyük Mütefekkirlerimizden Galip Erdem’in de değindiği gibi; gün gelip ecel hükmünü icra ettiğinde kalabalıkların daha iyi yaşamış olmasını temenni ettiği biri, inançları uğruna yaşamış olmanın hazzını tadamadıkları için kalabalıklara acıyor ise; ömrü boyunca ahlaki eylem ve hayata karşı tutumundan bir netice almamış olması bir anlam ifade eder mi?

Aliya İzzetbegoviç’in de deyimiyle: ‘’Hakiki ahlak eninde sonunda yalnız niyetleri, maksatları sorar. İnsandan istenen sadece gayret ve çabadır. Olayın ahlaki yönü burada biter. Netice ise Allah’ın elindedir.’’

Hayatın sadece dünyevi neticelerden ibaret görülmesi ahlaki olmadığı gibi insanın yaratılış gayesine de ters düşmektedir. Bu durumu aynı bağlamda Başbuğ Alparslan Türkeş ‘’ülküsüz insan çamurdan farksızdır’’ şeklinde tasavvur etmiştir ki bu vecize ile vicdan ve irade ekseninde eylemde bulunamayan insan da beşeriyetten öte insanlık erdemine erişmesinin mümkünatsızlığı açıkça belirtilmiştir.

Aliya İzzetbegoviç’in düşünce ekseninde dünya düşünce sistemlerine temel teşkil edebilecek ütopya ve drama olmak üzere iki fenomene rastlamaktayız. Ütopya’da İzzetbegoviç’in de kavramsal çerçevesini oluşturduğu ölçüde, insanlar yaşamaktan ziyade kendilerine yüklenen fonksiyonu icra ederler. Nitekim hürriyetin vuku bulmadığı, sadece fizyolojik-biyolojik boyutuyla insanı ele alan ve insana kuluçka makinesinden çıkmış kopyalar olması dışında bir anlam atfetmeyen bir sistematiğin, elbette şahsiyet olgusu da olmayacaktır. İnsanların ‘’şahsiyetlerinin’’ yerini ‘’psikolojilerinin’’ tuttuğu eksende iyi-kötü; idrak ve günah gibi argümanlara da rastlanmayacağı için ahlaki değer yargılarından da söz etmek mümkün olmayacaktır. Kısacası ütopyada insanın sosyal bir hayvan olması dışında bir mefhumdan da söz edilemeyecektir. Ütopya yaklaşımının yeryüzünde vuku bulduğu yegane sistem sosyalizm olmuştur ki Aliya İzzetbegoviç’in de Bosna Hersek’te ki sosyalist rejim taraftarlarıyla da gerek fikri gerekse siyasi alandaki mücadelesinin temellerinde insanın varoluşsal dinamiklerinden şahsiyet, irade ve hürriyet kavramlarına duyduğu inanç yatar.

Başbuğ Alparslan Türkeş’in insanlık âlemi içinde ne uşak olmayı, ne de başkalarını uşak olarak kullanmayı kabul etmeyen şerefli bir bayrağın taşıyıcısı olmamız arzusu da tam manasıyla insan hürriyetine duyulan inanç ve ahlak zemininde şahsiyetli bireyler olunması temennisi bakımından Aliya İzzetbegoviç’in ütopyalara karşı tutumunun bir tezahürü olarak görülebilir.

Aliya İzzetbegoviç’in bir diğer fenomenolojisi ise dramdır. İzzetbegoviç’in tasviriyle kâinatta mümkün olan varoluşun en yüksek şeklidir ki ne ütopya gibi manevi dünya ve değerleri hiçe sayıp yeryüzü üzerinde bir cennet kurma iddiası olan materyalist bir sistem ne de Hristiyanlıktaki Mesih İnancı ve Uzakdoğu dinlerinin mistisizmi gibi bu dünya gerçekliğini hiçe sayan bir anlayıştan beslenmez.

İzzetbegoviç’in kavramsallaştırdığı dram, ne insan gerçekliğini göz ardı eder ne de bu dünyanın ötesini inkâra kalkışır. Bu dünyayı bu dünyanın ötesi için bir tarla mahiyetinde görmesi açısından da İslam İnancı ile bizzat bağdaşmaktadır. Dram insana insan olduğu için değer vermesi asabiyle, şahsiyetli ve İzzetbegoviç’in de kavramıyla ‘’büyük insan’’lar türetmeye elverişli bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır.

İzzetbegoviç felsefi anlamda ilgilendiği ahlak, idrak, şahsiyet ve dram gibi kavramsal çerçevesini çizdiği olguların vücut bulduğu ideal bir tipleme olarak ‘’büyük insan’dan’’ söz eder. Tarih boyunca şan, şöhret, iktidar sahibi bir çok insan dünyevi hazların doruğuna ulaşarak iktidar sahibi olmuşlardır. Bu iktidar, o insana nefse hoş gelen her dünyalığı da beraberinde sunacaktır. Burada şu soru sorulmalıdır ki tarih boyunca en büyük iktidarlara sahip olmuş, insanları yönetmiş insanlar büyük insan mı yoksa zalim ve zorba olarak mı tarihe geçmişlerdir?

Tarih boyunca ‘’büyük insan’’ öğretisine sahip insanlar, dünyevi iktidarlarının her zaman siyasi ve menfaat odaklı olduğu ve kendilerinin; ecelin hükmü ile dünya değiştirecekleri gün son bulacağının farkındadırlar. Oysa fedakarlıklarla dolu bir ömür geçiren büyük insan, tarihte Aliya İzzetbegoviç gibi örneklerine de rastladığımız şekilde yaşadığı çağın sınırlarını aşmışlardır.

Sonuç olarak Aliya İzzetbegoviç’in büyük insan tabirinde ki büyüklük, eyyamperestlerce tenkit edilse de bunu pek bir önemi olmayan; bu dünya hayatı içerisinde sorumluluk almak ve ahlaki davranış sergilemenin temel gayesini Allah’a verilecek olan hesap bilincinden beslendiğini söylemek doğru olacaktır. İzzetbegoviç’e göre din olmadan ahlak olmaz, olsa bile onlar yine din temelli öğretilerin çocuk yaşta empozesinden ziyade bir şey değildir dolayısıyla o da dindir. Modern dönemin sadece hayatta fonksiyon icra eden, sosyal beşer modeli İzzetbegoviç başta olmak üzere Ahlak filozoflarının büyük bölümü tarafından reddedilmiştir.

Bütün bu tespitler, İzzetbegoviç açısından büyük insanların dünyadan el etek çeken münzeviler olduğu ya da bu dünya hayatının önemsiz olduğu anlamına gelmemelidir. Bu dünya, ahlaki ilkelerin uygulanma zemini olmasıyla birlikte insanların büyük insan olmayı başarabildikleri bir dünyadır.

Aliya İzzetbegoviç, fikri anlamdaki tutarlılık ve sonsuzluğa olan inancının vermiş olduğu ahlaki yaşam olgularını bizati yaşamıyla hayata geçirmiş olması, Allah rızası gözetmesi asabiyle menfaat değil vazife gözeten fedakârlıklarıyla dolu hayatı ile sadece Bosna Hersek halkına değil tüm Türk ve İslam Coğrafyasında hayatıyla gelecek nesillere ışık tutan bir lider olarak tarihe geçmiştir.

Önümüzdeki günlerde dar-ı bekaya irtihalinin 13.seneyi devriyesine erişeceğimiz, Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in mekânı cennet olsun, kendisini Cenab-ı Allah’ın huzurunda minnet ve rahmet ile anıyoruz.

 

Atıf ve Kaynakça

  • Prof.Dr.Mustafa Orçan / Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
  • Doğu Batı Arasında İslam/Aliya İzzetbegoviç (Küre Yayınları-Kasım 2015)
  • Aliya İzzetbegoviç’in Ahlak Felsefesinde Büyük İnsan Meselesi/ Doç.Dr.Mahmut Hakkı Akını
  • M.Muhtar Şankiti/ Aliya İzzetbegoviç: Umut veren hayatın başlangıcı

 

 

 

 


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter