Ülkü Ocakları Eğitim Kültü Vakfı Genel Merkezi Anasayfa Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi

Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
16-03-2005
Tarihinden itibaren

kez ziyaret edilmistir.
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi

 

Arif Nihat Asya İle Söyleşi

S. - Hocam, Cumhuriyet'in yıldönümünde konuşmamızı sizinle yapmayı uygun bulduk. Bu seçimimize ne dersiniz?

C - Bunu siz, tensib etmişsiniz. Bunun gerekçesi sizdim sorulur. Ben neci oluyorum? Ancak şöyle düşünmüş olabilirsiniz: Atatürk cumhuriyeti Türk gençliğine emanet elliği zaman karşısında gençlik olarak benim neslim vardı. Atatürk'ün cumhuriyeti bize emanet ettiği söz götürmez. Bizim bizden sonrakilere devredip etmediğimiz söz götürebilir. Bu itibarla cumhuriyet kendisine emanet edilen neslin size yakın bir mümessili olarak beni seçmiş olmanız ihtimali vardır. Ama bunun şiirle alâkasını ben tayin edemem.

S. - Kısa hayat hikâyenizi lütfeder misiniz?

C - Benim hayat hikâyem kolay kolay kısalmaz. Sultan Abdulhamit devrinde doğmuş. Balkan Harbi'ni, Meşrutiyet'i Birinci Dünya Harbi'ni Cumhuriyet ilânını, iç isyanları, dış tasallutları, ikinci Dünya Harbi'ni, 1960 olaylarını, ve bugüne yakın olayları idrak etmiş bir adamım. Bunları nasıl özetlememi isteyebilirsiniz? Recaizade Ekrem rahmetli, bir talebesine bir şairi sormuş. Talebe çok kısa cevap vermiş. Üstad Ekrem, "Oğlum" demiş, "Desene doğdu, yaşadı, öldü." Benim de şimdilik hikâyem,"Doğdu, yaşıyor" dan ibaret kalabilir.

S. - Sanatınız ve eserleriniz hakkında bizi ve okuyucularımızı aydınlatmanızı rica edeceğim...

C - Çok kere benden sanat anlayışımı ; sorarlar. Sizin sorunuz da bu demek midir ? Bilmiyorum. Ben böyle bir istek karşısında daima yan çizerim. Benim bir estetik anlayışım varsa bunun naçiz eser terimden çıkarılması lâzım gelir. Bunu anlatmak bana düşmez. Bunu ben yapmaya kalkarsam tenkid ve tahlilciye ne iş kalır? Fakat bir kürsüde bunu cevapsız bırakmak da dinleyicilere saygısızlık olur. Bu itibarla estetiğin yerine sanatımın gerekçesini ve gerekçelerini anlatmaya geçelim. Bana daha Kastamonu Sultanisi'nde talebe olduğum sıralarda bazı hocalarım, bu arada hocam ve müdürüm fecri âti şairi Mehmet Behçet Yazar bana "Şair" derdi. O zaman Kastamonu'da istiklâl Mahkemesi Reisi olan sonraki Maarif Vekili rahmetlik Mustafa Necati Bey, Perşembe veya Cuma günü sokakta rastladığı zaman selâmımıza selâm verip geçmez, benim yolumu keser, elini omzuma kor, ve tok sesiyle "Nasılsın şair?" diye hatırımı sorardı. Bana arkadaşlarımın dörtte biri Arif derse dörtte üçü şair derdi. Bana daha hemen hemen genç bile değil, çocuk irisi olduğum yaşlarda şair diyenleri yalancı çıkarmaya hakkım yoktu, ve şair oldum. Önce her genç gibi başladım Bilirsiniz ki bir yaşta herkes şairdir. Ben herkesten nihayet bir basamak daha yukarı şair oldum. Gönül, memleket, dünya mevzuları beni şairliğe doğru itti veya çek ti. Bugün siz de şair diyorsunuz. Size de "Yalan söylüyorsunuz" diyemeyeceğin: için şair olduğumu kabul ediyorum. Daha sonra kendime edebiyat içinde edebiyat sahası seçmekte daha şuurlu hareket et tim ve gönlümle şuurum birbirine aykırı düşmedi. "Bu memlekette ne yapılmamış tır?" diye düşünmeye başladım. Baktım ki, naşir şiir, bazı üstadlara rağmen, hemen hemen yapılmamış durumdadır ve "Ayetler" adlı kitabım bu kararın neticesidir. Yine bazı kuvvetli örneklere rağmen vecize edebiyatının da yapılmamış gibi olduğunu gördüm. Kanatlar ve Gagalar, bu teşhisin neticesidir. Daha sonraları rubâîye eğildim. Türkçe, Farsça, Arapça rubailerin hepsini değilse bile bir haylisini okudum. Gördük ki rubainin vadettiği imkânlar gerçekleştirilmiş olmaktan henüz çok uzak. Ve tahminen 1953 veya 54'de Rubaî ye başladım. Rubâînin çerçevesini çok genişlettim. Tabiatı, hayatı, aileyi, cemiyeti hattâ uzvî isteği, memleket menkıbelerini kasabalarını, şehirlerini, sularını rubaiye soktum. Rubaide muhavere de yaptım Yarım mısra da yaptım. Rubaiye başlık da koydum. Böylece rubaiyi benden önce eski dar kanalından çıkarmış olan Sayın Cemal Yeşil'den sonra daha da genişlettim ve bir rubai çığın tabir caizse bir rubai rönesansı yapmış oldum. Belki de benimkilerden daha güzellerini yazmalı gayesiyle yeni rubaiciler doğdu. Bununla müftehirim.

Rubailerimin kalitesinden bahsetmek bana düşmez. Fakat rekor asımdayız Türk edebiyatında, hatta şark beynelmilelinde sayıca rubai rekorunu kırdığımı söyleyebilirim. Rubai benim mizacıma da uy gündür. Rubaiye mal edilmesi mümkün bir çok buluşları sokağa atacağıma bu kısa nev'e mal ettim. Rubayi Türk'ün mizacına da uygundur. Hemen hemen maninin ufak tefek farklarla aynıdır.

Fıkraya gelince: Bizde fıkranın edebisi yok değil, fakat azdır. Bu eksiği gördüm ve kapamaya çalıştım. Fıkralarım biraz alışılandan farklıysa, bu nesir şiirciliğimin fıkracılığıma tesiri diye izah edilebilir.

S. - Bahsettiğiniz nevilere göre bugüne kadar yayınlanan eserleriniz nelerdir?

Rubai olarak: Rubaiyat-ı Arif, Nisan Kıbrıs Rubaileri, Kova Burcu, Avrupa'dan Rubailer; sür olarak: Yeni ağızda Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Dualar ve Aminler, Kökler ve Dallar, Emzikler, Yürek, Köprü, Kundaklar, Basamaklar... Eski ağızla Kubbe Hadrâ, Divançe-i Arif. Yan eski, yan yeni ağızla: Aynalarda Kalan, Nesir şiir olarak, yeni bir isimle, üçüncü baskısını hazırlamış olduğum Ayetler Yeni adı: Kanatlarını Arayanlar. Bu yeni baskıda bazı tadilât da var... Vecize olarak: Kanatlar ve Gagalar. Fıkralar: Enikli Kapı, Terazi kendini Tartamaz, Tehdit Mektupları , Onlar Bu Dilden Anlar. Fıkra kitaplarından "Terazi Kendini Tartamaz" da vecizeler de vardır. Bir de Millî Eğitim Bakanlığı' nın "Devlet Kitapları " serisinden yayınladığı ve yukarda saydığım kitaplardan bazı şiirleri ihtiva eden "Şiirler" adlı kitap var.

S. - Efendim, "Eski dille ,yeni dille" diyorsunuz. Bu ayrımınızı açıklar mısınız?

C - Ben, hem bugünkü dili, hem divan dilini kullanırım. Bugünkü dile dil kurumundan başka kimse itiraz etmez Fakat divan dili için beni sigaya çekenler oldu. Bunlara şöyle cevap veririm: "Oğlum, kızım, kardeşim, benim yalnız doğacaklardan değil, doğmuşlardan değil, ölmüşlerden de okuyucularım vardır.

Divan dilinin de bütün şiirleşme ve şiirleştirme imkanları varabileceği son zirveye kadar vardırılmamıştır zannındayım. Sen vardırdın mı ? diyeceksiniz .. Yaklaştırmaya çalıştım diyebilirim.

S.-Şiire nasıl başladınız ? Niçin ve nasıl devam ettiniz ?

C-Efendim birinci dünya harbinde İstanbul'da Yusuf Paşa Caddesi üzerinde Gülşen-i Maarif Rüştiyesi'nde talebeydim. O zamanlar bir takım destancılar türemişti. Yazdıkları ve yazdırdıkları harp havasına uygun destanları , allı yeşilli kağıtlara basılmış olarak ve bir ahenkle okuyup satarlardı. Ben de bunlardan özenip ilk beyitimi söyledim.

İngiliz'in boşuna gitti her işi,
Türk'e mermi menzili oldu gemisi.

Görülüyor ki bunda kafiye pek yok ama vezin var. Mermi, menzil gibi kelimeler de var. Ve bunu yazan ilkokul üçüncü veya dördüncü sınıf talebesi... Birinci dünya harbi içinde Bolu Sultanisi'nde okudum. Ve galiba orda bulunduğum 4 yıl içinde şairliğim uyudu. Bolu Sultanisi'nin ikinci kısmının kaldırılması üzerine gönderildiğim Kastamonu Sultanisi'nde tekrar harekete geldi ve ilk şiirim orada hocam Enver Kemal Bey'in neşrettiği bir dergide çıktı. O zaman sahnelerde de şiirlerimi okur oldum, ilk kitabımı eski harflerle İstanbul'da Yüksek Muallim Mektebi'nde okuduğum sırada (1340'da) çıkardım. Adı "Heykeltraş"dı.

S. - Bu eserinizi yukarda, kitaplarınız arasında saymamıştınız...

C - Ben onun bilinmesini istemiyorum ama ne yapalım sorunca çıkıyor. Ben Asya soyadımın imza olarak bulunduğu kitapları kabul ediyorum, öbürlerini başkasının sayıyorum, reddediyorum. Bu arada epey imza değiştirdim: Bir aralık Çatalca'lı Arif dedim, Kesriyeli Sıtkı , Florinalı Nâzım gibi... İnceyizli Arif dediğim de olmuştur. Sonra Mehmed Arif dedim dedim. Mehmet Akif varken Mehmed Arife kim bakardı? Bur aralık baktım] piyasada Halil Nihat'lar, Ali Nihatlar , Mustafa Nihat'lar var, ben de Arif Nihat oldum. Birinci askerliğimde Asya'yı soyadı aldım ye Arif Nihat Asya'lığa terfi ettim.

S. - Hem hece, hem aruz, hem serbest vezinle yazıyorsunuz. Bunlar arasında bir tercih yapar mısınız?

C - Her dilde bir vezin varmış. Aruz'a benzer bir vezin eski yunancada varmış. Bugünkü veya yakın dünkü İngilizce'de de vurgulara dayanan ve uzaktan uzağa aruza benzeyen bir vezin var. Yunan'lılarınkini pek bilmiyorum. Ama İngilizce'yi bilenlerden öğrendiğime göre İngiliz vezninin esası yine heceymiş. Her dilin bir vezni varken bizimki iki vezni olması bir dağılma değil bir kazançtır. Dede Korkut'da dahi bildiği aruz kalıplarına uymayan, fakat aruz ölçüsü olan yerler az değildir. Ben, birini birine tercih etmeyi mânâsız bulurum, şiirin çekirdeği olan mısra, beyit ve kıta içime aruzla doğmuşsa, onu bozup heceleştirmeyi heceyle gelmişse aruzlaştırmayı ilhama suikast telakki ederim ve şiire vezniyle doğar derim. Bu hüküm serbest vezne de şamildir.

S. - Aruz arapların vezni midir ? Türk Dil Kurumu'nun yayın organı Türk Dili Dergisi'nin Mayıs 1972 sayısında ne aynı kurumun yayınladığı "Dilbilgisi" ; kitabında aruzun Araplar'a ait olduğu bizim bu vezni kullanışımızın yabancı kültüre baş eğmek mânâsına geldiği, hecenin aruza uymadığı, türkçe ile aruz vezninde kolay şiir yazılamayacağı, gayrı tabiî uzatma ve kısaltmalar gerektiği söyleniyor. Bu iddialara ne dersiniz?

C - Demin Dede Korkut'dan bahsettim. Çok daha geri giderek Orhun Kitabelerinde bildiğimiz kalıplara yüzde yüz benzemeyen fakat aruz düşüncesine saygı gösterircesine söylenmiş sözler vardır. Biz Arap'lardan aruzu değil, aruzun bugünkü Türkçede ve dünkü Türkçede çok azı kullanılmış olan kalıplarını aldık. Türk diline daha yatkın olan Acem aruzu daha çok kullanılmıştır. Fakat bu aruzu Acemler'den aldık manasına gelmez. Aruz endişemizi İran'dan alıp beğendiğimiz kalıplara döktük manasına gelir.

Hem Türk Dil Kurumu aruzu ne diye karıştırıyor? Dili karıştırdığı yetmez mi?

S. - Türk Dil Kurumu'nun "öztürkçe" ciliği ve Türk Dili'nin geleceği hakkın da ne düşünüyorsunuz.
Biliyorsunuz bu konuda Türk Dil Kurumu, TRT ve Millî Eğitim Politikası'nın tahribatından çok endişeli, dilimizin istikbali konusunda hayli bedbin olanlarımız var.

C - Dilimiz bir devamdır kopmaz; Dili millet yapar, kurum yapmaz.

Benim kanaatim bu beyitte hulâsa edilmiştir. Daha fazlasını isterseniz söyleyeyim. Dil kurumu şimdiye kadar Türkçeye kazandırsa kazandırsa 80-90, demedin 100 kelime kazandırmıştır. Dil kurumunun kuruluşundan beri harcamaları tahmin ediyorum ki çeyrek milyara yaklaşmıştır. Bu yekûnu kazandırdığı kelimeler sayısına bölersek, her kelimenin kaça mal olduğu meydana çıkar. Halbuki sen, ben, bu işi bedava yapabilirdik. Dil kurumu şimdi kendisine yaşama gerekçesi aramak tadır ve kendince müstakbel hayatının kefareti olarak dili kurban etmektedir. Dil zevkinden mahrum kişilerin dilde bir şey yapmaya kalkışmaları kadar gülünç bir şey yoktur.

Türkçe'de uzun hece yokmuş.Kim demiş yok diye? "Baş üstüne" sözünü "Baş üstüne" diye söyleyebilir miyiz? Türkçe'de hece sonundaki, hatta bâzen heceler arasındaki yumuşak ğ ler bugün bütün aydınlarca kendisinden bir evvelki harfin uzatılması şeklinde telaffuz edilmekte ; misaller sütun doldurur. Dağ, bağ, çağ kelimeleri, sonlarında ğ olmasa da bir evvelki harfin üzerine uzatma işareti koymakla aynı telaffuzu verirler. Çığ da böyledir, ağlamak da böyledir... 100'den fa la, belki 300 yeni kelimenin yerleşmiş gösterilmesi bir şey ifade etmez. Radyolar televizyonlar, ilkokul kitapları, yüksek okul teksirleri emrinde olunca bir ya bancı dil de kelimelerini yerleştirmek ir kanma pek âlâ sahipti. Bu buluşlardan 100'den fazlasının yaşayabileceğini sanmıyorum.

S. - Manzume ile şiir arasında ne fark varda ? Vezinli, kafiyeli her söz şiir olur mu?

C - Bu, cevabı kitaplarda bulunabilecek bir sorudur. Ama ben de söyleyim Biz talebeyken arziyatda (jeoloji) bir çok taş isimlerini ezberlemekte zorluk çekerdik. Hangi cins taşlardır bilmiyorum, dört taş adını bir aruz mısraına yerleştirdik . Sonuna da bir "var" ilâve ettik:

Oligoglaz, sanidin, labrodorit ,ortoz var ve bu sayede bu taşların adı, görüyorsunuz ki bugün de bende kaldı. Bu bir nazımdır ve aruzdur ama şiir midir? Bir misal daha:

Stalaktit düştü gökten pat diye
Stalagmit çıktı yerden çak diye
gibi bir aruz beytiyle de sarkıtları, dikitleri öğrenmiştik. Bu, vezni düzgün ve kafiyeli bir beyittir ve nazımdır ama şiir değildir. Belki bir mizah şiirinin içine katılırsa o zaman şiirleşebilir.

S. - Serbest vezin çıkalı beri, bilhassa gençlerin bu tarzı tercih ettiklerini görüyoruz. Sizce serbest vezin kaideli şiirden kolay mıdır?

C - Yukarda her şiir vezniyle doğar dedim. Bunu serbeste teşmil ettim. Serbest vezin adından anlaşıldığı gibi vezindir. Vezinsizlik değildir. Bilinen vezin kalıplarından başka türlü vezin kalıpları icad etmek demektir. Bunu düşünmeyen ve dikkate almayan nesri pastırma doğrar gibi doğramış olur; şiir yazmış olmaz. Bu itibarla serbest vezin bir ahenk kalıbı ortaya koymayı gerektirir. Bu da herkesin harcı değildir. Aruzdan, heceden alacağını aldıktan sonra serbeste gecenler, başarırlar. Aksi taktirde mahcub olurlar.

S. - Efendim, bir şair enflâsyonundan şikâyet ediliyor. TÖRE dahil birçok dergilere gelen her nesre karşılık 20-30 tane nazım gönderiliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Özelikle gençlere, bu hususta tavsiyelerinizi belirtir misiniz?

C - Bugün okur yazarlar çoğaldığı için imza da çoğalmıştır. Dün şüphesiz okur yazarlık da imza da bugünkünden azdı. Ama bize intikal edenlerin herhalde birkaç yüz misliydi. Bugünden de yarım kalacaklar ortada gördüğümüz imzalar sayısının belki ellide biri, belki yüzde biri olacak, bugünü yarına karşı imza kalabalığı değil bu yüzdeler temsil edecek, îmza kalabalığının en büyük mahzuru şamataları içinde müzikal seslerin duyulmasına engel olmasıdır. Fakat zaman yapacağını bilir...

Dünyada her işin bir ırgattık, kalfalık, ustalık safhasi vardır, istidadı inkâr etmem. Ama istidad kendini bu işin öğrencisi bilmeye mani olmamalı. Bir kıdemlinin tecrübesinden her kıdemsiz faydalanmayı bilmeli, ilhama da inanmak lâzımdır.

S. - Ebced hesabıyla tarih nasıl yapılır? Yeni harflerimizle tarih düşürmek mümkün müdür?

C - Ebcedle tarih bilindiği gibi her birinin sayıyla da bir değeri olan eski harflerle bir cümle, bir mısra bir beyit, bir kıt'a, bir tamlama tertib etmek, veya bir kelime bulmaktır ki harf değerleri toplanınca anlatılmak istenen olayın tarihi çıkar. Çeşitleri vardır. Bu arada noktalı harflerin hesaba katıldığı mücevher tarih, noktasızların hesaba katıldığı basit tarih, bir ilâveye veya bir eksiltmeye bağlanarak yekûnu veren ta'miyeli tarih gibi... Yeni harflerle tarih yapmak adet olmamıştır. Ancak bunu düşünenler, buna çalışanlar bilirim...

S. - Eskilerden ve yaşayanlardan sevdiğiniz şairler kimlerdir?

C - Aslında ben her sevdiğinde sevmediği cepheler, her sevmediğinde beğendiği yönler bulmasını bilen biriyim. Şiirde ve başka sanat alanlarında sevdiklerim elbette vardır. Amma sevmeyi tapınma haline getirmem. Beğenmemeyi de nefret haline getirmemeye çalışırım. Bu açıklamalardan sonra isim söylemeye sanırım lüzum kalmaz. Benim için de böyle düşünülmesine şaşmam.

S. - Hocam, bu izahatınıza göre hiç olmazsa sevdiğiniz cepheleri sevmediklerinize göre en fazla olan isimleri sayabilirsiniz...

C - Fuzulî'ler, Bakî'ler, Nedimler Yahya Kemal'ler, Râbiâ Hatun'lar ve yaşayanlardan Masri Gooul'lar, Yıldırım Niyazi Gencosmanoğlu'ları gibi imzalar söyleyebilirim. Bunun elbet dahası da var dır. Yalnız bu maddeyi telefon rehberi haline getirmek istemem.

S. - Bugünkü Türk sanatı ve geleceği hakkında düşünceleriniz nedir?

C - Bugün, sahne açtır. Onun için, bulursa ekmek yiyor, bulamazsa ot yiyor, saman yiyor. Az çok iler tutar sahne eserleri de normal insanları değil anormal, psikopat, şizofren tipleri ve onların ruh lâbirentlerini sahneye koyuyor. Romanda ve küçük hikâyede realizm tecrit (soyutlama) edebiyatı oldu. Kötüyü, çirkini hatta iğrenci iyiden tecrid ederek gerçek diye sunuyorlar. Bu, soframıza yemek yerine tezek koymak demektir. Adı lâzım değil, bir roman hatırlıyorum. Çevre bir köy, köyde tek bir iyi adam, sağlam kadın yok. Realizm bu demek değildir. Bu lâzımcılıktır. Bütün bunlar sanatkâr selahiyetini sağlam zevkler yerine sağim zevklere bırakmamız yüzündendir. Birçok eserlerde tez sanat zevkinden önce geliyor. Yani sanatı eşek yapıyorlar, tezi onun sırtına bindiriyorlar. Sanat bir semer hayvanı değildir.

Şiirde demek istediğim gibi kozası içinde reklamsız çalışan bazı sanatkârlardan yarma gerçek sanat örneği romanlar, hikâyeler, hatta piyesler kalacaktır ve bunlar dünden bugüne kalanlardan az da, aşağı da olmayacaktır. Fakat cüruf süzülecektir.

S. - Hocam, 1940'Iaruı Maarif Vekili Hasan Ali Yücelle size ait anekdotlar yaygın. Bunları bir de sizden dinleyebilir miyiz?

C - Bu mevzuyu benden soranlar çok olur. Cevabını vermem. Elbette aramızda birşeyler geçti ve memlekette duyuldu. Bu olayı ben Adana'da başka, Ankara'da başka, İstanbul'da v.b. yerlerde başka türlü duyuyorum. Demek ki halkımız bir mevzu bulmuş onu işlemekte. Ben, "Hayır öyle değil böyle oldu" desem onların işleme kabiliyetlerini ellerinden almış olacağım. Ne hakla?...

Şu kadarını söyleyebilirim ki halkımızın dediği gibi el yumruğu yemeyen kendini pehlivan sanır. Ben o hadisede bir el yumruğu olabildim.

S. - Siz cevap vermemekte ısrar ediyorsunuz ama ben hadiseleri duymamış okuyucularımız için açıklayayım. Türk Milliyetçileriyle uzun süre çatışan 6 devrin Maarif Vekili 1946-1950 arası, (İnönü iktidarı devri) nihayet vekillikten ayrılınca o zaman yazmakta olduğunuz Türk sözü Gazetesi'ne "Bir bardak kırıldı, darısı sürahinin başına" sözünü ihtiva eden bir fıkra vermişsiniz ve gazetenin sahibi yazınızı bu cümleyi çıkartarak yayınlamış.

Bu hareketi siz, sonradan fıkranın tamamını bastıkları halde affetmemiş ve Türk Sözü'ne bir daha yazmamışsınız.

Hasan Ali Yücel'in sizin mektebe çamurlu paçalı bir pantolonla gelmenizi tenkid etmesi mevzuunda da bir hikâye anlatılır. Bu tenkidin size nakledilmesi üzerine "Benim paçalarımın onun ağzında ne işi var?" cevabını vermişsiniz. Bu cevap da sonradan yayınlanmış. Sanırım Kanatlar ve Gagalar kitabında olacak...

Efendim, bundan sonraki sorumu sorayım: Bayrak şiiriniz bazen radyoda son kısmı "Nereye dikilmek istersen söyle... Seni oraya dikeyim." çıkartılarak okunuyor. Bu çıkartma hakkında ne dersiniz?

C - Aslında bu sorunun, o kısmı okumayanlardan sorulması lâzım gelir. Herhalde lokma büyük geliyor. Gırtlaklarına tıkanıyor, onun için küçültüyorlar. O kısım çıkarılınca bayrağın direği kalıyor. Onu ne yapacaklarını kendileri bilirler.

S. - Size "Turancı" diyorlar. Bu konuda görünüşünüz nedir?

C - İngiltere Turancı'dır, Rusya alabildiğine Turancı'dır; israilliler de öyle. Bütün bunların içinde ben Turancı olmuşum, ne çıkar? Hatay, Hatay dedik Hatay'ı aldık. Hatay demek Turan'cılık yapmak demekti. Bugün de Kıbrıs, Kıbrıs diyoruz ve mis gibi Turancılık yapıyoruz, inşallah onu da alırız. Benim daha nice Turan'larım var... Saymakla bitmez.

S. - Edebiyat dışında başka zevkleriniz var mıdır?

C - Fotoğrafçılığı severim. Bazen iyi resimler de çekerim. Vaktiyle avcılık yaptım iyi atmazdım ama iyi vururdum. Yüzmeyi çok severdim. Şimdi suda 15 dakika kalmak soyunup giyinmek zahmetine değmiyor. Çiçeği çok severdim Yine de severim. Fakat artık gücümü dağıtmamak icab eden bir yaştayım. Antika eşyayı severim ve gücümün yettiklerini alırım. Akiklerim, teşbihlerim, kan taşlarım, yıldız taşlarım, yüsrîlerim, sandallarım, öd ağaçlarım, yılan ağaçlarım v.s. vardır.

S. - TÖRE Dergisi'nin Türk fikir ve sanat hayatındaki yeri hakkındaki düşüncelerinizi, varsa tenkidlerinizi rica edebilir miyim?

C - TÖRE dergisi de, ona emek verenler de benim öğüdüme muhtaç değillerdir. Ama madem ki bana hocam diye hitab edip beni hocalığa kabul etmek lûtfunda bulunuyorlar bir-iki şey söyleyeyim. Mevzu bakımından biraz daha toleranslı olmasını, vatanın, milletin mücerret bir mefhum, bir kavram olmadığını hatır da tutmasını, bir manzara güzelliği kadar bir kadın güzelliğinin de vatanın güzelliği ne dahil olduğunu göz önünde tutmasını tavsiye ederim. Bu biraz da münderecatın çeşitlendirilmesi dileğidir ve bir dost tavsiyesidir. TÖRE'nin daha çok kişiye hitab etmesi elbet benim de daha çok kişiye hitab etmem demek olur. Siyasî kanaatlerini biraz saklamayı bilmeli. Bu ülküsünü saklaması demek olmamalı.

S - Siyasî kanaat konusunda galiba aynı fikirde değiliz. Ben ve bizler, bilhassa bugünün Türkiye'sinde cephelerin kesinlikle belirmesinde, herkesin cephesini belirtmesinde fayda görüyoruz. Hocam, hem ben, müsbet ve menfî kanaatlerinizi sordum. Siz hep tenkid ettiniz. Bu realizme sığar mı? Biraz da methetmez misiniz ?

C - Bütün bunlara rağmen TÖRE yalnız okunacak değil, aynı zamanda tutunulacak ve tutulacak bir dergidir. Benim başka yerlerde neşredemediklerimi neşretmekle beni minnettar etmektedir. Beni TÖRE'de neşredemediklerimi başka yerlerde neşretmeye mecbur etmemelidir. Yıldönümü kutlanmasında bulunmayı çok isterdim. Yunus Semineri'nde olduğum için gidemedim. Yunus'u kırmaktan korktum, inşallah gelecek yıl dönümünde, şerefine nutuklar atacak, şiirler okuyacak, TÖRE'cileri bağrıma basarak kucaklayacağım.

Ekim 1972 / TÖRE

 

Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Ülkü Ocaklari Egitim Kültür Vakfi Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Kültür Vakfı Genel Merkezi
Sitemizle ilgili Görüş ve Önerilerinizi yazabilirsiniz...