|
Arif Nihat Asya İle Söyleşi
S. -
Hocam, Cumhuriyet'in yıldönümünde konuşmamızı sizinle yapmayı uygun
bulduk. Bu seçimimize ne dersiniz?
C -
Bunu siz, tensib etmişsiniz. Bunun gerekçesi sizdim sorulur. Ben
neci oluyorum? Ancak şöyle düşünmüş olabilirsiniz: Atatürk cumhuriyeti
Türk gençliğine emanet elliği zaman karşısında gençlik olarak benim
neslim vardı. Atatürk'ün cumhuriyeti bize emanet ettiği söz götürmez.
Bizim bizden sonrakilere devredip etmediğimiz söz götürebilir. Bu
itibarla cumhuriyet kendisine emanet edilen neslin size yakın bir
mümessili olarak beni seçmiş olmanız ihtimali vardır. Ama bunun
şiirle alâkasını ben tayin edemem.
S. -
Kısa hayat hikâyenizi lütfeder misiniz?
C -
Benim hayat hikâyem kolay kolay kısalmaz. Sultan Abdulhamit devrinde
doğmuş. Balkan Harbi'ni, Meşrutiyet'i Birinci Dünya Harbi'ni Cumhuriyet
ilânını, iç isyanları, dış tasallutları, ikinci Dünya Harbi'ni,
1960 olaylarını, ve bugüne yakın olayları idrak etmiş bir adamım.
Bunları nasıl özetlememi isteyebilirsiniz? Recaizade Ekrem rahmetli,
bir talebesine bir şairi sormuş. Talebe çok kısa cevap vermiş. Üstad
Ekrem, "Oğlum" demiş, "Desene doğdu, yaşadı, öldü."
Benim de şimdilik hikâyem,"Doğdu, yaşıyor" dan ibaret
kalabilir.
S. -
Sanatınız ve eserleriniz hakkında bizi ve okuyucularımızı aydınlatmanızı
rica edeceğim...
C -
Çok kere benden sanat anlayışımı ; sorarlar. Sizin sorunuz da bu
demek midir ? Bilmiyorum. Ben böyle bir istek karşısında daima yan
çizerim. Benim bir estetik anlayışım varsa bunun naçiz eser terimden
çıkarılması lâzım gelir. Bunu anlatmak bana düşmez. Bunu ben yapmaya
kalkarsam tenkid ve tahlilciye ne iş kalır? Fakat bir kürsüde bunu
cevapsız bırakmak da dinleyicilere saygısızlık olur. Bu itibarla
estetiğin yerine sanatımın gerekçesini ve gerekçelerini anlatmaya
geçelim. Bana daha Kastamonu Sultanisi'nde talebe olduğum sıralarda
bazı hocalarım, bu arada hocam ve müdürüm fecri âti şairi Mehmet
Behçet Yazar bana "Şair" derdi. O zaman Kastamonu'da istiklâl
Mahkemesi Reisi olan sonraki Maarif Vekili rahmetlik Mustafa Necati
Bey, Perşembe veya Cuma günü sokakta rastladığı zaman selâmımıza
selâm verip geçmez, benim yolumu keser, elini omzuma kor, ve tok
sesiyle "Nasılsın şair?" diye hatırımı sorardı. Bana arkadaşlarımın
dörtte biri Arif derse dörtte üçü şair derdi. Bana daha hemen hemen
genç bile değil, çocuk irisi olduğum yaşlarda şair diyenleri yalancı
çıkarmaya hakkım yoktu, ve şair oldum. Önce her genç gibi başladım
Bilirsiniz ki bir yaşta herkes şairdir. Ben herkesten nihayet bir
basamak daha yukarı şair oldum. Gönül, memleket, dünya mevzuları
beni şairliğe doğru itti veya çek ti. Bugün siz de şair diyorsunuz.
Size de "Yalan söylüyorsunuz" diyemeyeceğin: için şair
olduğumu kabul ediyorum. Daha sonra kendime edebiyat içinde edebiyat
sahası seçmekte daha şuurlu hareket et tim ve gönlümle şuurum birbirine
aykırı düşmedi. "Bu memlekette ne yapılmamış tır?" diye
düşünmeye başladım. Baktım ki, naşir şiir, bazı üstadlara rağmen,
hemen hemen yapılmamış durumdadır ve "Ayetler" adlı kitabım
bu kararın neticesidir. Yine bazı kuvvetli örneklere rağmen vecize
edebiyatının da yapılmamış gibi olduğunu gördüm. Kanatlar ve Gagalar,
bu teşhisin neticesidir. Daha sonraları rubâîye eğildim. Türkçe,
Farsça, Arapça rubailerin hepsini değilse bile bir haylisini okudum.
Gördük ki rubainin vadettiği imkânlar gerçekleştirilmiş olmaktan
henüz çok uzak. Ve tahminen 1953 veya 54'de Rubaî ye başladım. Rubâînin
çerçevesini çok genişlettim. Tabiatı, hayatı, aileyi, cemiyeti hattâ
uzvî isteği, memleket menkıbelerini kasabalarını, şehirlerini, sularını
rubaiye soktum. Rubaide muhavere de yaptım Yarım mısra da yaptım.
Rubaiye başlık da koydum. Böylece rubaiyi benden önce eski dar kanalından
çıkarmış olan Sayın Cemal Yeşil'den sonra daha da genişlettim ve
bir rubai çığın tabir caizse bir rubai rönesansı yapmış oldum. Belki
de benimkilerden daha güzellerini yazmalı gayesiyle yeni rubaiciler
doğdu. Bununla müftehirim.
Rubailerimin
kalitesinden bahsetmek bana düşmez. Fakat rekor asımdayız Türk edebiyatında,
hatta şark beynelmilelinde sayıca rubai rekorunu kırdığımı söyleyebilirim.
Rubai benim mizacıma da uy gündür. Rubaiye mal edilmesi mümkün bir
çok buluşları sokağa atacağıma bu kısa nev'e mal ettim. Rubayi Türk'ün
mizacına da uygundur. Hemen hemen maninin ufak tefek farklarla aynıdır.
Fıkraya
gelince: Bizde fıkranın edebisi yok değil, fakat azdır. Bu eksiği
gördüm ve kapamaya çalıştım. Fıkralarım biraz alışılandan farklıysa,
bu nesir şiirciliğimin fıkracılığıma tesiri diye izah edilebilir.
S. -
Bahsettiğiniz nevilere göre bugüne kadar yayınlanan eserleriniz
nelerdir?
Rubai
olarak: Rubaiyat-ı Arif, Nisan Kıbrıs Rubaileri, Kova Burcu, Avrupa'dan
Rubailer; sür olarak: Yeni ağızda Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Dualar
ve Aminler, Kökler ve Dallar, Emzikler, Yürek, Köprü, Kundaklar,
Basamaklar... Eski ağızla Kubbe Hadrâ, Divançe-i Arif. Yan eski,
yan yeni ağızla: Aynalarda Kalan, Nesir şiir olarak, yeni bir isimle,
üçüncü baskısını hazırlamış olduğum Ayetler Yeni adı: Kanatlarını
Arayanlar. Bu yeni baskıda bazı tadilât da var... Vecize olarak:
Kanatlar ve Gagalar. Fıkralar: Enikli Kapı, Terazi kendini Tartamaz,
Tehdit Mektupları , Onlar Bu Dilden Anlar. Fıkra kitaplarından "Terazi
Kendini Tartamaz" da vecizeler de vardır. Bir de Millî Eğitim
Bakanlığı' nın "Devlet Kitapları " serisinden yayınladığı
ve yukarda saydığım kitaplardan bazı şiirleri ihtiva eden "Şiirler"
adlı kitap var.
S. -
Efendim, "Eski dille ,yeni dille" diyorsunuz. Bu ayrımınızı
açıklar mısınız?
C -
Ben, hem bugünkü dili, hem divan dilini kullanırım. Bugünkü dile
dil kurumundan başka kimse itiraz etmez Fakat divan dili için beni
sigaya çekenler oldu. Bunlara şöyle cevap veririm: "Oğlum,
kızım, kardeşim, benim yalnız doğacaklardan değil, doğmuşlardan
değil, ölmüşlerden de okuyucularım vardır.
Divan
dilinin de bütün şiirleşme ve şiirleştirme imkanları varabileceği
son zirveye kadar vardırılmamıştır zannındayım. Sen vardırdın mı
? diyeceksiniz .. Yaklaştırmaya çalıştım diyebilirim.
S.-Şiire
nasıl başladınız ? Niçin ve nasıl devam ettiniz ?
C-Efendim
birinci dünya harbinde İstanbul'da Yusuf Paşa Caddesi üzerinde Gülşen-i
Maarif Rüştiyesi'nde talebeydim. O zamanlar bir takım destancılar
türemişti. Yazdıkları ve yazdırdıkları harp havasına uygun destanları
, allı yeşilli kağıtlara basılmış olarak ve bir ahenkle okuyup satarlardı.
Ben de bunlardan özenip ilk beyitimi söyledim.
İngiliz'in
boşuna gitti her işi,
Türk'e mermi menzili oldu gemisi.
Görülüyor
ki bunda kafiye pek yok ama vezin var. Mermi, menzil gibi kelimeler
de var. Ve bunu yazan ilkokul üçüncü veya dördüncü sınıf talebesi...
Birinci dünya harbi içinde Bolu Sultanisi'nde okudum. Ve galiba
orda bulunduğum 4 yıl içinde şairliğim uyudu. Bolu Sultanisi'nin
ikinci kısmının kaldırılması üzerine gönderildiğim Kastamonu Sultanisi'nde
tekrar harekete geldi ve ilk şiirim orada hocam Enver Kemal Bey'in
neşrettiği bir dergide çıktı. O zaman sahnelerde de şiirlerimi okur
oldum, ilk kitabımı eski harflerle İstanbul'da Yüksek Muallim Mektebi'nde
okuduğum sırada (1340'da) çıkardım. Adı "Heykeltraş"dı.
S. -
Bu eserinizi yukarda, kitaplarınız arasında saymamıştınız...
C -
Ben onun bilinmesini istemiyorum ama ne yapalım sorunca çıkıyor.
Ben Asya soyadımın imza olarak bulunduğu kitapları kabul ediyorum,
öbürlerini başkasının sayıyorum, reddediyorum. Bu arada epey imza
değiştirdim: Bir aralık Çatalca'lı Arif dedim, Kesriyeli Sıtkı ,
Florinalı Nâzım gibi... İnceyizli Arif dediğim de olmuştur. Sonra
Mehmed Arif dedim dedim. Mehmet Akif varken Mehmed Arife kim bakardı?
Bur aralık baktım] piyasada Halil Nihat'lar, Ali Nihatlar , Mustafa
Nihat'lar var, ben de Arif Nihat oldum. Birinci askerliğimde Asya'yı
soyadı aldım ye Arif Nihat Asya'lığa terfi ettim.
S. -
Hem hece, hem aruz, hem serbest vezinle yazıyorsunuz. Bunlar arasında
bir tercih yapar mısınız?
C -
Her dilde bir vezin varmış. Aruz'a benzer bir vezin eski yunancada
varmış. Bugünkü veya yakın dünkü İngilizce'de de vurgulara dayanan
ve uzaktan uzağa aruza benzeyen bir vezin var. Yunan'lılarınkini
pek bilmiyorum. Ama İngilizce'yi bilenlerden öğrendiğime göre İngiliz
vezninin esası yine heceymiş. Her dilin bir vezni varken bizimki
iki vezni olması bir dağılma değil bir kazançtır. Dede Korkut'da
dahi bildiği aruz kalıplarına uymayan, fakat aruz ölçüsü olan yerler
az değildir. Ben, birini birine tercih etmeyi mânâsız bulurum, şiirin
çekirdeği olan mısra, beyit ve kıta içime aruzla doğmuşsa, onu bozup
heceleştirmeyi heceyle gelmişse aruzlaştırmayı ilhama suikast telakki
ederim ve şiire vezniyle doğar derim. Bu hüküm serbest vezne de
şamildir.
S. -
Aruz arapların vezni midir ? Türk Dil Kurumu'nun yayın organı Türk
Dili Dergisi'nin Mayıs 1972 sayısında ne aynı kurumun yayınladığı
"Dilbilgisi" ; kitabında aruzun Araplar'a ait olduğu bizim
bu vezni kullanışımızın yabancı kültüre baş eğmek mânâsına geldiği,
hecenin aruza uymadığı, türkçe ile aruz vezninde kolay şiir yazılamayacağı,
gayrı tabiî uzatma ve kısaltmalar gerektiği söyleniyor. Bu iddialara
ne dersiniz?
C -
Demin Dede Korkut'dan bahsettim. Çok daha geri giderek Orhun Kitabelerinde
bildiğimiz kalıplara yüzde yüz benzemeyen fakat aruz düşüncesine
saygı gösterircesine söylenmiş sözler vardır. Biz Arap'lardan aruzu
değil, aruzun bugünkü Türkçede ve dünkü Türkçede çok azı kullanılmış
olan kalıplarını aldık. Türk diline daha yatkın olan Acem aruzu
daha çok kullanılmıştır. Fakat bu aruzu Acemler'den aldık manasına
gelmez. Aruz endişemizi İran'dan alıp beğendiğimiz kalıplara döktük
manasına gelir.
Hem
Türk Dil Kurumu aruzu ne diye karıştırıyor? Dili karıştırdığı yetmez
mi?
S. -
Türk Dil Kurumu'nun "öztürkçe" ciliği ve Türk Dili'nin
geleceği hakkın da ne düşünüyorsunuz.
Biliyorsunuz bu konuda Türk Dil Kurumu, TRT ve Millî Eğitim Politikası'nın
tahribatından çok endişeli, dilimizin istikbali konusunda hayli
bedbin olanlarımız var.
C -
Dilimiz bir devamdır kopmaz; Dili millet yapar, kurum yapmaz.
Benim
kanaatim bu beyitte hulâsa edilmiştir. Daha fazlasını isterseniz
söyleyeyim. Dil kurumu şimdiye kadar Türkçeye kazandırsa kazandırsa
80-90, demedin 100 kelime kazandırmıştır. Dil kurumunun kuruluşundan
beri harcamaları tahmin ediyorum ki çeyrek milyara yaklaşmıştır.
Bu yekûnu kazandırdığı kelimeler sayısına bölersek, her kelimenin
kaça mal olduğu meydana çıkar. Halbuki sen, ben, bu işi bedava yapabilirdik.
Dil kurumu şimdi kendisine yaşama gerekçesi aramak tadır ve kendince
müstakbel hayatının kefareti olarak dili kurban etmektedir. Dil
zevkinden mahrum kişilerin dilde bir şey yapmaya kalkışmaları kadar
gülünç bir şey yoktur.
Türkçe'de
uzun hece yokmuş.Kim demiş yok diye? "Baş üstüne" sözünü
"Baş üstüne" diye söyleyebilir miyiz? Türkçe'de hece sonundaki,
hatta bâzen heceler arasındaki yumuşak ğ ler bugün bütün aydınlarca
kendisinden bir evvelki harfin uzatılması şeklinde telaffuz edilmekte
; misaller sütun doldurur. Dağ, bağ, çağ kelimeleri, sonlarında
ğ olmasa da bir evvelki harfin üzerine uzatma işareti koymakla aynı
telaffuzu verirler. Çığ da böyledir, ağlamak da böyledir... 100'den
fa la, belki 300 yeni kelimenin yerleşmiş gösterilmesi bir şey ifade
etmez. Radyolar televizyonlar, ilkokul kitapları, yüksek okul teksirleri
emrinde olunca bir ya bancı dil de kelimelerini yerleştirmek ir
kanma pek âlâ sahipti. Bu buluşlardan 100'den fazlasının yaşayabileceğini
sanmıyorum.
S. -
Manzume ile şiir arasında ne fark varda ? Vezinli, kafiyeli her
söz şiir olur mu?
C -
Bu, cevabı kitaplarda bulunabilecek bir sorudur. Ama ben de söyleyim
Biz talebeyken arziyatda (jeoloji) bir çok taş isimlerini ezberlemekte
zorluk çekerdik. Hangi cins taşlardır bilmiyorum, dört taş adını
bir aruz mısraına yerleştirdik . Sonuna da bir "var" ilâve
ettik:
Oligoglaz,
sanidin, labrodorit ,ortoz var ve bu sayede bu taşların adı, görüyorsunuz
ki bugün de bende kaldı. Bu bir nazımdır ve aruzdur ama şiir midir?
Bir misal daha:
Stalaktit
düştü gökten pat diye
Stalagmit çıktı yerden çak diye
gibi bir aruz beytiyle de sarkıtları, dikitleri öğrenmiştik. Bu,
vezni düzgün ve kafiyeli bir beyittir ve nazımdır ama şiir değildir.
Belki bir mizah şiirinin içine katılırsa o zaman şiirleşebilir.
S. -
Serbest vezin çıkalı beri, bilhassa gençlerin bu tarzı tercih ettiklerini
görüyoruz. Sizce serbest vezin kaideli şiirden kolay mıdır?
C -
Yukarda her şiir vezniyle doğar dedim. Bunu serbeste teşmil ettim.
Serbest vezin adından anlaşıldığı gibi vezindir. Vezinsizlik değildir.
Bilinen vezin kalıplarından başka türlü vezin kalıpları icad etmek
demektir. Bunu düşünmeyen ve dikkate almayan nesri pastırma doğrar
gibi doğramış olur; şiir yazmış olmaz. Bu itibarla serbest vezin
bir ahenk kalıbı ortaya koymayı gerektirir. Bu da herkesin harcı
değildir. Aruzdan, heceden alacağını aldıktan sonra serbeste gecenler,
başarırlar. Aksi taktirde mahcub olurlar.
S. -
Efendim, bir şair enflâsyonundan şikâyet ediliyor. TÖRE dahil birçok
dergilere gelen her nesre karşılık 20-30 tane nazım gönderiliyor.
Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Özelikle gençlere, bu hususta tavsiyelerinizi
belirtir misiniz?
C -
Bugün okur yazarlar çoğaldığı için imza da çoğalmıştır. Dün şüphesiz
okur yazarlık da imza da bugünkünden azdı. Ama bize intikal edenlerin
herhalde birkaç yüz misliydi. Bugünden de yarım kalacaklar ortada
gördüğümüz imzalar sayısının belki ellide biri, belki yüzde biri
olacak, bugünü yarına karşı imza kalabalığı değil bu yüzdeler temsil
edecek, îmza kalabalığının en büyük mahzuru şamataları içinde müzikal
seslerin duyulmasına engel olmasıdır. Fakat zaman yapacağını bilir...
Dünyada
her işin bir ırgattık, kalfalık, ustalık safhasi vardır, istidadı
inkâr etmem. Ama istidad kendini bu işin öğrencisi bilmeye mani
olmamalı. Bir kıdemlinin tecrübesinden her kıdemsiz faydalanmayı
bilmeli, ilhama da inanmak lâzımdır.
S. -
Ebced hesabıyla tarih nasıl yapılır? Yeni harflerimizle tarih düşürmek
mümkün müdür?
C -
Ebcedle tarih bilindiği gibi her birinin sayıyla da bir değeri olan
eski harflerle bir cümle, bir mısra bir beyit, bir kıt'a, bir tamlama
tertib etmek, veya bir kelime bulmaktır ki harf değerleri toplanınca
anlatılmak istenen olayın tarihi çıkar. Çeşitleri vardır. Bu arada
noktalı harflerin hesaba katıldığı mücevher tarih, noktasızların
hesaba katıldığı basit tarih, bir ilâveye veya bir eksiltmeye bağlanarak
yekûnu veren ta'miyeli tarih gibi... Yeni harflerle tarih yapmak
adet olmamıştır. Ancak bunu düşünenler, buna çalışanlar bilirim...
S. -
Eskilerden ve yaşayanlardan sevdiğiniz şairler kimlerdir?
C -
Aslında ben her sevdiğinde sevmediği cepheler, her sevmediğinde
beğendiği yönler bulmasını bilen biriyim. Şiirde ve başka sanat
alanlarında sevdiklerim elbette vardır. Amma sevmeyi tapınma haline
getirmem. Beğenmemeyi de nefret haline getirmemeye çalışırım. Bu
açıklamalardan sonra isim söylemeye sanırım lüzum kalmaz. Benim
için de böyle düşünülmesine şaşmam.
S. -
Hocam, bu izahatınıza göre hiç olmazsa sevdiğiniz cepheleri sevmediklerinize
göre en fazla olan isimleri sayabilirsiniz...
C -
Fuzulî'ler, Bakî'ler, Nedimler Yahya Kemal'ler, Râbiâ Hatun'lar
ve yaşayanlardan Masri Gooul'lar, Yıldırım Niyazi Gencosmanoğlu'ları
gibi imzalar söyleyebilirim. Bunun elbet dahası da var dır. Yalnız
bu maddeyi telefon rehberi haline getirmek istemem.
S. -
Bugünkü Türk sanatı ve geleceği hakkında düşünceleriniz nedir?
C -
Bugün, sahne açtır. Onun için, bulursa ekmek yiyor, bulamazsa ot
yiyor, saman yiyor. Az çok iler tutar sahne eserleri de normal insanları
değil anormal, psikopat, şizofren tipleri ve onların ruh lâbirentlerini
sahneye koyuyor. Romanda ve küçük hikâyede realizm tecrit (soyutlama)
edebiyatı oldu. Kötüyü, çirkini hatta iğrenci iyiden tecrid ederek
gerçek diye sunuyorlar. Bu, soframıza yemek yerine tezek koymak
demektir. Adı lâzım değil, bir roman hatırlıyorum. Çevre bir köy,
köyde tek bir iyi adam, sağlam kadın yok. Realizm bu demek değildir.
Bu lâzımcılıktır. Bütün bunlar sanatkâr selahiyetini sağlam zevkler
yerine sağim zevklere bırakmamız yüzündendir. Birçok eserlerde tez
sanat zevkinden önce geliyor. Yani sanatı eşek yapıyorlar, tezi
onun sırtına bindiriyorlar. Sanat bir semer hayvanı değildir.
Şiirde
demek istediğim gibi kozası içinde reklamsız çalışan bazı sanatkârlardan
yarma gerçek sanat örneği romanlar, hikâyeler, hatta piyesler kalacaktır
ve bunlar dünden bugüne kalanlardan az da, aşağı da olmayacaktır.
Fakat cüruf süzülecektir.
S. -
Hocam, 1940'Iaruı Maarif Vekili Hasan Ali Yücelle size ait anekdotlar
yaygın. Bunları bir de sizden dinleyebilir miyiz?
C -
Bu mevzuyu benden soranlar çok olur. Cevabını vermem. Elbette aramızda
birşeyler geçti ve memlekette duyuldu. Bu olayı ben Adana'da başka,
Ankara'da başka, İstanbul'da v.b. yerlerde başka türlü duyuyorum.
Demek ki halkımız bir mevzu bulmuş onu işlemekte. Ben, "Hayır
öyle değil böyle oldu" desem onların işleme kabiliyetlerini
ellerinden almış olacağım. Ne hakla?...
Şu kadarını
söyleyebilirim ki halkımızın dediği gibi el yumruğu yemeyen kendini
pehlivan sanır. Ben o hadisede bir el yumruğu olabildim.
S. -
Siz cevap vermemekte ısrar ediyorsunuz ama ben hadiseleri duymamış
okuyucularımız için açıklayayım. Türk Milliyetçileriyle uzun süre
çatışan 6 devrin Maarif Vekili 1946-1950 arası, (İnönü iktidarı
devri) nihayet vekillikten ayrılınca o zaman yazmakta olduğunuz
Türk sözü Gazetesi'ne "Bir bardak kırıldı, darısı sürahinin
başına" sözünü ihtiva eden bir fıkra vermişsiniz ve gazetenin
sahibi yazınızı bu cümleyi çıkartarak yayınlamış.
Bu hareketi
siz, sonradan fıkranın tamamını bastıkları halde affetmemiş ve Türk
Sözü'ne bir daha yazmamışsınız.
Hasan
Ali Yücel'in sizin mektebe çamurlu paçalı bir pantolonla gelmenizi
tenkid etmesi mevzuunda da bir hikâye anlatılır. Bu tenkidin size
nakledilmesi üzerine "Benim paçalarımın onun ağzında ne işi
var?" cevabını vermişsiniz. Bu cevap da sonradan yayınlanmış.
Sanırım Kanatlar ve Gagalar kitabında olacak...
Efendim,
bundan sonraki sorumu sorayım: Bayrak şiiriniz bazen radyoda son
kısmı "Nereye dikilmek istersen söyle... Seni oraya dikeyim."
çıkartılarak okunuyor. Bu çıkartma hakkında ne dersiniz?
C -
Aslında bu sorunun, o kısmı okumayanlardan sorulması lâzım gelir.
Herhalde lokma büyük geliyor. Gırtlaklarına tıkanıyor, onun için
küçültüyorlar. O kısım çıkarılınca bayrağın direği kalıyor. Onu
ne yapacaklarını kendileri bilirler.
S. -
Size "Turancı" diyorlar. Bu konuda görünüşünüz nedir?
C -
İngiltere Turancı'dır, Rusya alabildiğine Turancı'dır; israilliler
de öyle. Bütün bunların içinde ben Turancı olmuşum, ne çıkar? Hatay,
Hatay dedik Hatay'ı aldık. Hatay demek Turan'cılık yapmak demekti.
Bugün de Kıbrıs, Kıbrıs diyoruz ve mis gibi Turancılık yapıyoruz,
inşallah onu da alırız. Benim daha nice Turan'larım var... Saymakla
bitmez.
S. -
Edebiyat dışında başka zevkleriniz var mıdır?
C -
Fotoğrafçılığı severim. Bazen iyi resimler de çekerim. Vaktiyle
avcılık yaptım iyi atmazdım ama iyi vururdum. Yüzmeyi çok severdim.
Şimdi suda 15 dakika kalmak soyunup giyinmek zahmetine değmiyor.
Çiçeği çok severdim Yine de severim. Fakat artık gücümü dağıtmamak
icab eden bir yaştayım. Antika eşyayı severim ve gücümün yettiklerini
alırım. Akiklerim, teşbihlerim, kan taşlarım, yıldız taşlarım, yüsrîlerim,
sandallarım, öd ağaçlarım, yılan ağaçlarım v.s. vardır.
S. -
TÖRE Dergisi'nin Türk fikir ve sanat hayatındaki yeri hakkındaki
düşüncelerinizi, varsa tenkidlerinizi rica edebilir miyim?
C -
TÖRE dergisi de, ona emek verenler de benim öğüdüme muhtaç değillerdir.
Ama madem ki bana hocam diye hitab edip beni hocalığa kabul etmek
lûtfunda bulunuyorlar bir-iki şey söyleyeyim. Mevzu bakımından biraz
daha toleranslı olmasını, vatanın, milletin mücerret bir mefhum,
bir kavram olmadığını hatır da tutmasını, bir manzara güzelliği
kadar bir kadın güzelliğinin de vatanın güzelliği ne dahil olduğunu
göz önünde tutmasını tavsiye ederim. Bu biraz da münderecatın çeşitlendirilmesi
dileğidir ve bir dost tavsiyesidir. TÖRE'nin daha çok kişiye hitab
etmesi elbet benim de daha çok kişiye hitab etmem demek olur. Siyasî
kanaatlerini biraz saklamayı bilmeli. Bu ülküsünü saklaması demek
olmamalı.
S -
Siyasî kanaat konusunda galiba aynı fikirde değiliz. Ben ve bizler,
bilhassa bugünün Türkiye'sinde cephelerin kesinlikle belirmesinde,
herkesin cephesini belirtmesinde fayda görüyoruz. Hocam, hem ben,
müsbet ve menfî kanaatlerinizi sordum. Siz hep tenkid ettiniz. Bu
realizme sığar mı? Biraz da methetmez misiniz ?
C -
Bütün bunlara rağmen TÖRE yalnız okunacak değil, aynı zamanda tutunulacak
ve tutulacak bir dergidir. Benim başka yerlerde neşredemediklerimi
neşretmekle beni minnettar etmektedir. Beni TÖRE'de neşredemediklerimi
başka yerlerde neşretmeye mecbur etmemelidir. Yıldönümü kutlanmasında
bulunmayı çok isterdim. Yunus Semineri'nde olduğum için gidemedim.
Yunus'u kırmaktan korktum, inşallah gelecek yıl dönümünde, şerefine
nutuklar atacak, şiirler okuyacak, TÖRE'cileri bağrıma basarak kucaklayacağım.
Ekim 1972 / TÖRE
|