|
Halide
Nusret ZORLUTUNA
Halide Nusret adını ilk defa Konya Lisesi'nin orta kısmına yatılı
öğrenci yazıldığım yıllarda duydum (1937 -1940). Şiire meraklı olduğumu
öğrenen, büyük sınıflardaki ağabeylerimiz, bana - ballandıra ballandıra-iki
şair arasında çıkan bir kavgayı anlatmışlardı. Halide Nusret adında
bir hanım şair, erkeklere çatan bir şiir yazmış, Faruk Nafiz de
ona gereken cevabı vermiş. Hailde Nusret'e ve Faruk Nafiz'e ait
olduğu söylenen manzumeler defterden deftere aktarılarak büyük bir
hızla yayılıyordu. Bu manzumeleri ben de defterime not etmekte gecikmedim.
Karşı
cinsi suçlayan, yerle bir eden her iki manzume de, ağır bir dille
yazılmıştı. Yatılı bir erkek mektebinin öğrencileri olan arkadaşlarım
ve ağabeylerim, Halide Nusret'e ait olduğu söylenen manzumeyi okurken
öfkeden kuduruyor, Faruk Nafiz'in ona verdiği ileri sürülen cevaba
gelince son derece keyifleniyorlardı.
İş bununla
kalmadı: Fırsatı ganimet bilen bir sürü şiir heveslisi, Halide Nusret'e
cevap yazıp, erkekleri yiğitçe savunmak ve bu yolla ucuz bir şöhrete
ulaşmak hevesine kapıldılar. Şimdi, o yıllarda tuttuğum şiir defteri
elim de olsa, bu kahramanların adlarını verebilirdim. Ama, yazdıklarını
istesem de yaymlayamam. Çünkü, kadınlarla erkekler arasındaki manzum
kavga düpedüz küfür ve hakarete dönüşmüştü.
Bize
gelen şaheserlere (!) göre, hırsını alamayıp, kavgayı sürdürüp duran
erkeklerdi. Acaba kız okullarına da kadınların cevabları mı gönderiliyordu
? Bilmiyorum.
İşin
aslına gelince... Bunu Halide Nusret'in kendisinden dinleyelim.
"Bir Devrin Romanı" adiyle Hürriyet Gazetesi'nde tefrika
edilen hatıralarında Zorlutuna, Erenköy Kız Lisesi'nde öğrenci iken,
Faruk Nafiz'in Musaffa ve Zübeyde adındaki iki hala kızı ile arkadaş
olduklarını söyledikten sonra, şöyle diyor: "Musaffa ile Zübeyde
dayılarının oğlu Faruk Nafiz'in şiirleriyle mağrurdular. Bir yandan
da ona "Bizim sınıfta bir şaire yetişiyor" diye öğünmüşler..
O da "Kadınlar ellerinin hamuruyla bu işlere karışmasalar iyi
ederler!" gibi sözler etmiş, onları kızdırmış, sonra da bu
dediklerini Musaffa'nın sarı yapraklı müsvedde defterine yazarak
bana göndermiş. Teneffüste üçümüz baş başa verip bu alaylı, küçümseyen
yazıları tekrar tekrar okuduk. Sinirlendik. O zamanlar, kadın -
erkek eşitliği davasının başlangıç seneleri; bu konuda tartışmak
modası almış yürümüş.. Biz durur muyuz, hemen bir güzel cevap hazırladık;
oturup Musaffa'nın defterine itina ile yazdım bu yazıyı; arkadaşlarım
sevinçle alıp Faruk Nafiz'e götürdüler."
İşte
kavganın esası bu. Erkekleri hicveden o şiiri kendisi yazmadığı
gibi, kadınlara hakaret eden mısralarım da Faruk Nafiz'e ait olmasına
ihtimal vermediğini, Zorlutuna bir çok defa, yazı ile sözle açıklamıştır.
Ama, yukarıda sözü gecen hatıralarında anlattığı sarı defterli kavgadan
dolayı Faruk Nafiz'le aralarına uzun süren bir soğukluk girdiğini
aynı hatıralardan öğreniyoruz: "Daha sonraki seneler, Celâl
Sahir, Halit Fahri, Orhan Seyfi... Nazım Hikmet gibi bir çok şairlerle
tanışmış olduğum halde, Faruk Nafiz'le selâmlaşmazdık bile... Aramızda
sanki bir düşmanlık vardı."
Halide
Nusret'in erkeklere hitaben kendi ağzından uydurulduğunu söylediği
manzume, o tarihlerde O'nun bütün şiirlerinden daha fazla bir yayıl
ma ve okunma gücü kazanmıştır. Buna, şairin kendisi de, şaşıp kaldığını
söyler.
Ben,
Halide Nusret'e şöhretin kapılarını açan ve bütün şiir severlerin
gönüllerinde yer eden, "Git Bahar" şiirini bile, senelerce
sonra, ancak lise sıralarına geldiğim zaman görüp okumak fırsatını
bulabildim. Çekil, bu gölgeli yolda gezinme, Bahar, bakışların yine
pek sarhoş! Yanılıp gönlüme misafir inme, Kapısı kilitli, mihrabı
bomboş, Mabeddir orası, meyhane değil.
Git
bahar, git bahar., uzaklarda gü1, Denize renginden bırak hediye.
Ufuklarda gezin, semaya süzül, Kalbime sokulma "peymane"
diye, Gördüklerin kandil.. Peymane değil! "Git Bahar"
şiiri 1919 yılında yazılmıştır. Birinci Cihan Savaşı'nın verdiği
acılar, üzüntüler, yokluklar ve çaresizlikler üstüne bir de Mondros
mütarekenamesinin utanç verici ağırlığının çöktüğü; İstanbul'un
düşman işgaline uğradığı, zulmün, işkencenin sınırı olmadığı yıl...
"1919
yılının baharı işte böyle bir İstanbul'a bütün güzelliği, bütün
haşmeti ve çılgın neşesiyle çıkıp gelmişti. Ona : "Safa geldin,
sofalar getirdin!" demeye imkân var mıydı ? O harikulâde güzel
renkler, gölgeler, kokular, ışıklar, deli bir neşeyle cıvıldaşan
kuşlar beni boğuyorlardı sanki. Ben de elimde olsa baharı boğacaktım.
Ama elimde değildi, onu sadece kovuyordum."
Böyle
diyor, Halide Nusret. Fakat biz ilk gençlik yıllarımızda "Git
Bahar" şiirini okurken, böyle şeyleri aklımıza bile getirmiyor,
Şair'e bu şiiri olsa olsa bir aşk küskünlüğünün yazdırdığını sanıyorduk.
Şiirin, üzerine basa basa tekrarladığımız kıt'ası da şu idi :
Ziyalar,
kokular, sesler, çiçekler..
Ömrünün her günü bir başka düğün!
Bülbüller koynunda aşkı çiçekler..
Güller dökülürler göğsüne bütün,
Gerçekten güzelsin, efsane değil.
Biz,
çok şükür, barış yıllarında doğmuş büyümüştük. Devletimizin katılmadığı
İkinci Dünya Savaşı, zaman zaman yüreğimizi ağzımıza getirmiş, ekmeği
az miktarda vesikayla yememize, şekere uzaktan bakmamıza sebep olmuşsa
da, bize annelerimizin, babalarımızın çektiği cinsten dayanılmaz
acılar getirmemişti.
O zamanlar
esen havaya göre, en büyük üzüntünün erkek - kadın ilişkilerinden
doğduğunu sanır, Çalıkuşu Feride'ye ihanet edip onu diyar diyar
dolaştıran Kâmuran'a içerler, aşk yüzünden canına kıyan Graziella'ya
gözyaşı döker, Verter'le ah ederdik.
"Git bahar" şiiriyle şöhrete erer Halide Nusret, git dediği
baharın peşini de kolay kolay bırakmaz. Aynı mısra düzeni ve kafiyelerle
1939 yılında "Gel, Bahar!", 1949 yılında da "Bahar
Geldi" şiirini yazar.
"Gel Bahar!" da şöyle diyor:
Ben
mi çıldırmışım, sen mî delirdin?
Yalvaran sesimden bu kaçış neye ?
Git dediğim zaman koşar gelirdin,
Gel şimdi de inan bu efsaneye!
Şimdi günler birer peymanedir gel !
Şairimize,
kovduğu baharı, yıllar sonra, yalvararak geri çağırtan, her halde,
o sırada oturmakta olduğu Kars ilimizin uzun süren kışı ve şöhretli
soğuğu değildir. Her ne kadar şiir :
Gel
bahar, erit bu yolun karını
diye
başlıyorsa da, ondan hemen sonra :
Geçen
seneleri anmayalım hiç.
diyerek,
bize sırrının kapısını aralıyor ve :
Şimdi
günler birer peymanedir, gel!
mısraıyla
asıl yazılış sebebini açığa vuruyor. Üstadımız artık üzüntülü yılları
geride bırakmış, mutlu bir aile yuvasında, huzur içinde yaşamaktadır.
Baharı çağırmaz da ne yapar ?
1949
yılında yazdığı üçüncü bahar şiiri, 1951 yılında Hisar dergisinde
yayınlanmış. Bu şiirde bir yandan geçmiş güzel yılların geri gelmeyeceğine
hayıflanış, öte yandan Tanrı'ya yöneliş var :
Yıllardır
kaybettim o tatlı sesi,
Bir türlü içimde ötmez o bülbül,
Bir ömre bedeldi bir tek nağmesi,
Hem ötmez, hem içten gitmez o bülbül
Kalbim sükûtuna kâşane oldu.
............
Hasret dedikleri zorlu ateştir:
Bekledim, bağrımı dağladı gül gül.
Artık gelse de bir, gelmese de bir
Dermanı yanmada, bulan bu gönül"
Vahdet şarabına meyhane oldu.
"Bahar
Geldi" şiiri 1951 yılında yayımlandığına göre, demek ki. Halide
Nusret, Hisar'ın çıkışının daha ikinci yılında, derginin yazı ailesine
katılmış.
O tarihte
oturduğu ev de dergi idarehanesine pek yakındı. Hisar, benim oturduğum,
Öncebeci, Bahadırlar Sokak'tan yönetilir, Zorlutuna'lar da Hukuk
Fakültesi'nin yanından yukarı çıkan Erdem sokakta otururlar. İşime
gidip gelmek için, her gün birinin önünden geçerdim. Böyle olduğu
halde, bir kere bile ziyaretlerine gittiğimi hatırlamıyorum. Sanırım,
benden yaşça da, şöhretçe de çok ilerde bulunan bir hanımla sert
bir paşa olduğunu işittiğim eşini ziyaret edersem, çok resmi disiplinli
bir hava içine girip sıkılacağımdan korkuyordum.
Üstad'la
umumî yerler ve toplantılar dışında, ailece görüşmemiz ve O'nun
iftihar ettiğim dostluğunu kazanabilmem, ancak bu çeşit korkuları
attıktan sonra mümkün olabilmiştir. Yakından tanıyınca, Halide Nusret'in
ne kadar samimî, nazik ve alçakgönüllü bir hanımefendi olduğunu
anlamakta gecikmedim. Sanatçı heyecanını ve amatör ruhunu da -yılların
geçmesine rağmen- aynen muhafaza ettiğine hayretle şahit oldum.
Halide
Nusret, 70 yaşını geçtiği halde şiir yazmaya devam eden nadir şairlerimizden
biridir. Hisar'a her şiir gönderişinde, beğenip beğenmediğimi merak
eder ve heyecanla sorar. Yeni çıkan yazı ve şiirlerimizi, kendisi
okuyamazsa, mutlaka birisine okutur, takdirlerini, tenkitlerini
günü gününe bize ulaştırır. Bizden daha genç, daha yeni şairleri
de oldukça yakından izlediğini biliyorum.
Bize
son yolladığı ve Hisar'ın Nisan 1976 sayısında yayınladığımız "Yüzükoyun"
başlıklı şiiri üzerinde özellikle durmuş, bu şiiri dikkatle okuyup,
kanaatimi açıkça söylememi ısrarla istemişti. Şiiri, istediği gibi,
dikkatle okudum, fakat neden bahsettiğini pek iyi anlayamadım.
Yalandı
söylediklerin, Yüzde yüz yalandı, biliyorum.
diye başlayan şiirin :
Ya inansaydım,
sevgilim,
Düşünsene bir, Ya inanıverseydim sana?
mısraları özellikle beni şaşırtıyordu. Acaba, bu sevgili kim olabilirdi?
Bu bir erkekse, şiir, Üstad'ın yaşına ve başına uymazdı; "Sevgili"
den kastedilen Tanrı ise "Yalandı söylediklerin" "Ya
inanıverseydim sana" mısraları ne oluyordu? Şiiri, o sırada
dergiye gelen Yavuz Bülent Bâkiler'e gösterdim. O da işin içinden
çıkamadı. Sonunda Üstad'a azıcık takılmaya karar verdik. Telefonu
açtım :
- Şiirinizi
okudum Üstad'ım,
- Beğendin mi?
- Beğendim, fakat ne demek istediğinizi pek iyi anlayamadım. Düşündüm,
taşındım, sizin yeni bir aşka tutulduğunuza ve bu şiiri o sebeple
yazdığınıza karar verdim. Yavuz Bülent de bu kanaatıma iştirak etti.
- Hay aklınızla bin yaşayın. Demek bu yaşta ha?
- Aşkın yaşı olmaz.
- Ayol, ben gençliğimde bile, sizin anladığınız manada bir aşk şiiri
yazmadım.
Bunları
söylerken, azıcık da öfkelenmiş olduğunu hissettim. Telefonu kapattıktan
biraz sonra, bu sefer kendisi açtı :
- Durumu
sana açıklamaya karar verdim...
Sesi
kederli ve heyecanlı idi. Şiirde anlatılan olaya çok önem verdiği
belliydi. Öyle bir ruh hali içindeyken kendisine takılmak istemekle
baltayı taşa vurduğumu anladım.
Bana
üstü kapalı anlattığına göre, yakınlarından birisi, o günlerde,
kendisine çok kötü bir itirafta bulunmuş. İtirafın ne olduğunu söylemedi.
Fakat üzerinde korkunç bir tesir uyandırdığı açıkça anlaşılıyordu.
Bu itirafa inanmıyor, inanırsa yaşayamayacağını söylüyordu :
Ya inanıverseydim
sana?
Hepten yıkılıp çökerdim; yerle bir.
Yok, hayır "yerle bir" nedir?
Uçurumlar boyunca, yerin dibinde
Ve...
Yüzükoyun!
Şiirin, bizim yaptığımız gibi, yanlış tefsir edilmemesi (!) için,
Ya inansaydım, sevgilim, "
mısraını, Ya inansaydım, yavrucuğum,
olarak değiştirmeyi uygun buldu ve şiiri o şekilde yaymadık. Son
mısralardaki trajik ifadeye rağmen, konunun bu kadar ciddi ve önemli
olduğunu hiç düşünmemiştim.
Halide
Nusret'in 50. sanat yılı dolayısıyla yayınlanan "Ellerim Bomboş"
adlı kitabına bakıyorum. Üstad'ın 50 yıl boyunca yazdığı şiirlerden
seçmeleri içine alan bu kitapta karşı cinse duyulan aşkla ilgili
bir parçaya rastlamak hemen hemen imkansız gibi.
Kitabın,
"Aşk imiş her ne var âlemde" başlığını taşıyan bölümünde
de Şair'in Tanrı'ya, yurda, annesine, çocuklarına, torunlarına duyduğu
sevgiyi dile getirilmiş. "Aziz Eşime" başlığını koyduğu
şiirde bile bir erkek değil, bir ırmak var: Tuna. Belki, bu dediklerimden
"Hayali Cihan Değer" ve "Hatıran" başlıklı şiirleri
istisna edebilirim. Onlarda da, sadece, maddî olmaktan çok uzak
bir sevginin anıları ve belirsiz izleri görünüyor.
Halide
Nusret gibi duygulu bir Şair hanım, ilk gençlik yıllarından itibaren
kendisine âşık olan erkeklerin hepsine ilgisiz kalmış, onların sevgisine
hiç karşılık vermemiş olabilir mi? "Bir Devrin Romanı"
nda bu sorunun cevabını arıyor, zaman zaman da buluyorum. 1924 yılının
ilk günlerinde, Ankara'ya öğretmenlik için başvurduğunu anlatırken,
o zaman. İstanbul hariç Türkiye'nin her hangi bir yerinde görev
yapmayı kabul ettiğini söylüyor ve İstanbul'u istemeyişinin sebebini
şu cümlelerle açıklıyor : "Güzel İstanbul'dan, evet, yangından
kaçarcasına kaçmak istiyordum. Bundan bir kaç yıl önce geçirdiğim
bir his tecrübesini o zaman epeyce mühimsemiş "Aşk dedikleri
şey acaba bu mudur?" demiştim... Bugün yarım yüz yıl geriye
bakarken de rahatça "Evet aşk o idi!" diyebiliyorum. Ama,
ne garip, inandığım, yaşadığım o şeyin, o çok güzel ve çok kutsal
şeyin bir tarifini yapamıyorum. Hiç bir zaman da yapamadım".
Bu satırlarda.
İstanbul'dan kaçıp, Anadolu'da çalışarak sevdiğini unutmak isteyen
bir hoca hanımı (yeni bir Çalıkuşu Feride'yi) buluyoruz. Bu satırlar,
Halide Nusret'te niçin ateşli bir aşk şiiri bulamadığımızı da açıklıyor.
"Onunla
dokuz ay nişanlı kaldık, Onun güzel adını taşıyan altın halkanın
parmağıma ilk geçtiği günkü o kanatlı sevinci ve onu parmağımdan
âdeta sökercesine çıkardığım dakikadaki korkunç ve sefil acıyı hiç
bir zaman unutamadım. Benim tam tersime anacığım onu hiç sevmemiş,
sevememiş; o aileye bir türlü ısınamamıştı... Annemin onları reddetmek
için, kendince pek kuvvetli sebepleri vardı."
Bu son
satırlar da samimi ve derin bir aşkın nasıl feda edildiğini anlatıyor.
Görüyoruz ki, Halide Nusret'in sevdiği adam. Çalıkuşu Feride'nin
Kâmuran'ı gibi hercailik etmemiş, fakat kendisinden zorla sökülüp
alınmıştır. Annesinin kararına ve zevkine itaat etmekten başka bir
şey düşünmeyen, kalbi parça parça olsada annesine karşı saadetini
koruyamayan, iyi yetişmiş eski zaman kızlarının çok görüp işittiğimiz
acıklı kaderleri de bu satırlarda yatmaktadır.
Karşı
cinse duyulan aşkı, şiirlerine pek uğratmayan Halide Nusret, Tanrı'ya
içini döktüğü; Yunus'a, Mevlâna'ya seslendiği zaman, son derece
coşkundur :
Avcumuz boş, gönlümüz boş,
bağrımız sadparedir,
Yolcudur, yollarda şaşkın, çırpınır,
âvâredir;
Koyma gafletlerde Râbbim kulların
biçâredir,
Ya İlâhi, rahmetinden kimseler dur
olmasın.
---------------------------
Gecenin bir saatinde
Eşiğine varan bendim
Kuşlar yuvada, kurt inde,
Karanlığı yaran bendim!
.......
Seni buldum Şahım seni
Tut elinden Üftadeni!
Koma karanlıkta beni
Mevlâna! Aman efendim!
---------------------------
Yunus'um! Aşkınla dil oldu bülbül,
Cehennem ateşi kızı! kızıl gül.
Seni bu illerde bulalı gönül
Karaman diyarı apaydın bana!
Halide
Nusret, her şeyden önce büyük bir vatanseverdir. 50. sanat yılı
dolayısıyle yapılan törende şöyle demişti: "Kalemimi 50 yıldan
beri karınca kaderince milletimin hizmetinde, memleketimin hayrına
kullanmağa çalıştım. Bunda ne dereceye kadar başarılı olduğumu bilemiyorum.
Ama,
memleket zararına tek satır yazmamış olmanın inanç ve sevinci içerisindeyim."
Q gün (17 Mayıs 1967) bu inancı hepimiz paylaşmıştık, bugün de paylaşıyoruz.
Gerçekten, Halide Nusret memleket zararına tek satır yazmamış, her
şeyi memleketin hayrına yapmaya çalışmıştır.
Şair'in
ilk gençlik yıllarına ait hayal ve tasavvurlarında dahi, her genç
kızın düşüncesinden ayrı, millî bir intikam duygusu ön plâna geçer.
Yukarda sözünü ettiğim hatıralarında şöyle diyor: "Anamın ailesi
asker oluyordu, miralaylar, paşalar, hatta müşirler ...Ve en önemlisi
şehitler... Annemin babası gencecik bir yüzbaşı iken (93) de, bir
Moskof kurşunu ile şehit düşmüştü. Zavallı anacığım, kundakta yetim
kalmıştı. Subayla evlenmeyi kurduğum çocuk yaşlarımda-, parıl parıl
apolet, şıkır şıkır kılıç kadar, şehit dedemin intikamını Moskof'tan
alacak bir Türk zabitine eş olmak hevesi de yer alırdı." Kader,
bu "Türk zabitini", Edirne'de öğretmenlik yaptığı yıllarda
karşısına çıkarır. O zaman Kırklareli'ndeki süvari alayında binbaşı
olan rahmetli Aziz Zorlutuna'yla evlenirler (9 Eylül 1926).
Halide
Nusret, Aziz Paşa'nın vefatına kadar, tam 45 yıl, mutlu olduğunu
sandığım, bir evlilik hayatı sürmüştür. Eşiyle birlikte Anadolu'nun
bir çok yerlerini dolaşmış, çeşitli okullarda öğretmenlik yapmış,
Türk çocuklarının kalplerine ve kafalarına ışık tutmuştur.
Öğretmenlikle ilgili hatıralarının toplandığı "Benim Küçük
Dostlarım" kitabı için, rahmetli Arif Nihat Asya şöyle der
: ...Onu yalnız bir hatıra değil, aynı zamanda bir meslek kitabı
olarak ilgililere tavsiye ederim... Bunun, okul klâsikleri arasına
girmesi gereken bir kitap olduğu kanaatindeyim."
Şairimizin,
çocukluk hayatı sarsıcı olaylarla dopdoludur. Bir gazeteci ve hürriyet
savaşçısı olan babası Avnullah Kâzımî önce istibdat idaresinin,
daha sonra'-1908 yılında "Fedekaran-ı Millet Cemiyeti"
adı altında bir siyasi parti kurup muhalefete geçtiği için- sözde
hürriyet idaresinin (İttihat ve Terakki'nin) hışmına uğrayıp, ömrünün
büyük bir kısmını sürgünde ve zindanda geçirir. Bir süre, siyasetten
çekilmeyi kabul edip, Kerkük'e mutasarrıf tayin edilir. Orada çok
değerli hizmetler görür. "Bir Devrin Romanı"nda, Halide
Nusret'in Kerkük'e ve çocukluk yıllarına ait hatıraları canlı bir
şekilde anlatılmaktadır.
Sevinci
güller açmış, dertleri kor içimde,
Yurdumun dört bucağı sarmaşıyor içimde.
diyen
Şair'in, gezip dolaştığı yurt köşelerinden pek çok renk ve kokuyu
şiirlerinde bulabilirsiniz. Bu şiirlerde, Urfa, Suruç Ovası, Birecik,
Antep, Bingöl Yaylası, Erzurum, Sarısu, Karaman, Erciyaş, Sarıkamış
ve şimdi yurdumuzun dışında kalan Kerkük geçit resmi yapar.
Mehmetçiğe
seslenirken, yüreğini koparıp, yiğit askerlerimize uzattığını hissedersiniz.
Köyde
düşünceli, cenklerde şensin.
Yerlerde, göklerde, kalpde esensin,
Bir baştan bir başa tarihim sensin!
Ah arslan Mehmedim! Arslan
Mehmedim.
Şairimizin
vatan toprağıyla nasıl kaynaşıp , sarmaştığını şu mısralar anlatmaya
yeter sanırım :
Allah
azîm lûtfudur insanlara
toprak
Ak ekmeği berrak suyu doğuran
kara toprak.
Mevsimleri besler ve bezer onları
bir bir
Can verdiğimiz uğruna beyhude
değildir.
İnsanlar onundur , ona bağlanmış
ezelden
Ey sevgili toprak önümüz sen,
sonumuz sen
Hayran sana, kurban sana canlar,
Sana toprak!
Hür bayrağımın sahibi toprak! Ana
toprak!
Şairimiz,
Ana Toprak için iki de fidan yetiştirmiştir :
Sendendir, sana döner damarlarımdaki kan
Senin için büyüttüm bağrımda bir çift fidan.
Bu iki
fidan, şimdi benim yakınlarım olan, oğlu Ergun Zorlutuna kızı Emine
Işınsu'dur. Ergun meslek olarak önce annesi gibi öğretmenliği seçmiş
(Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirmiş) sonra idarecilikte karar kılmıştır.
Şimdi Devlet Hava Meydanları Genel Müdür Yardımcısıdır. Kendisini
yazarlığa adayan Emine Işınsu da annesinin sanatçı ruhu ve kabiliyeti
devam ediyor
Mehmet ÇINARLI / TÖRE / Mayıs 1976
Şiirlerinden Seçmeler
|