|
"Dilde, fikirde, işte birlik'
Türk dünyasının büyük
düşünce adamlarından ve reformistlerinden biri olan
Gaspıralı İsmail Bey, Kırım Harbi (1853-1856) bütün
şiddetiyle devam ederken, Bahçesaray'a iki saat mesafedeki
Avcıköy'de dünyaya geldi. Babasının doğduğu köye nisbetle
Gaspirinski (Gaspıralı) lâkabını alan İsmail Bey'in
çocukluğu, Kırım Türk kültürünün beşiği olan Bahçesaray'da
geçmiş ve bu şehir, onun ruhunda, sokakları, camileri,
evleri ve özellikle Hansarayıile, silinmez İzler bırakmıştır.
GENÇ İSMAİL MOSKOVA'DA
Henüz on yaşındayken
Akmescit lisesine gönderilen İsmail, orada İki sene
kaldıktan sonra Varonej şehrindeki askerî okula nakledilmiştir.
Daha sonra Moskova Askerî İdadisi'ne yerleştirilen Gaspıralı'nın
bütün bu okulları ruhuna alabildiğine yabancı bulduğunu
biliyoruz.
O yıllarda Moskova
Panislavizm'in merkezidir. Özellikle Türk düşmanlığına
dayanan Slav ırkçılığı, Türklüğe ve İslâm'a karşı, acımasız
bir taassubu sürekli olarak canlı tutmak için faaliyet
gösteriyordu. Rusların bu korkunç düşmanlıkları, Gaspıralı'nın
birkaç arkadaşının ruhunda öyle büyük bir derin etki
yaratmıştı ki, altıncı sınıfa geçtikleri yıl, o sırada
Girit'te asilerle savaşan Türk kardeşlerinin yardımına
koşmaya karar verdiler. Bir kayıkla kırk beş gün kürek
çektikten sonra Don nehrini geçerek Odesa'ya ulaştılar.
İstanbul'a gitmek üzere vapura binmeye çalıştıkları
sırada , pasaportları bulunmadığı için yakalanarak Bahçesaray'a
gönderildiler.
BAHÇESARAY'DA GENÇ BİR MUALLİM
Gaspıralı, bu olaydan
sonra Moskova'daki okuluna dönmeyecek, Bahçesaray'da
Mengligiray tarafından kurulmuş olan Zincirli Medresesi'ne
400 ruble maaşla Rusça muallimliğine tayin edilecektir.
Bîr buçuk yıl kadar
süren bu görevi sırasında, bol bol okuyarak Rus edebiyatı
ve fikir akımları hakkında esaslı bilgiler edinen İsmail
Bey, bir yandan da Rus basınını takip ederek politik
gelişmeleri ve Rusya'nın içte dışta izlediği politikayı
daha İyi kavramaya çalışıyor, ayrıca o sıralarda epeyce
yaygınlaşmış bulunan "Batılılaşma" akımının
sebepleri üzerinde düşünüyordu. İleride kafasını çok
meşgul edecek olan "sosyalizm" hakkında da
hayatının bu döneminde epeyce bilgi edinen Gaspıralı,
1869 yılında maaşı 600 rubleye çıkarılarak Yalla'da
Dereköy mektebine tayin edilmiş, burada iki yıl kaldıktan
sonra, Bahçesaray'a dönerek yeniden Zincirli Medresesi'nde
Rusça dersleri vermeye başlamıştır.
Gaspıralı, o zamana
kadar kafasında teşekkül eden "yenilikçi"
fikîrleri ilk olarak Zincirli Medresesi'nde uygulamaya
çalışmış, talebelerine, asıl görevi dışında "usul-ü
cedid" (yeni metod)'le Türkçe dersleri verdiği
gibi, medreselerde uygulanan "skolastik" eğitim
tarzını da eleştirmeye başlamıştır. Fakat ne talebeler,
ne de Kırım halkı, psikolojik olarak böyle bir; yeniliğe
hazırdı. Nitekim ders saatlerini zil çalarak ilan etmeye
kalkışması, çan sesinden haklı olarak nefret eden talebelerin
büyük tepkisine yol açmıştır, ölümle tehdit edilince,
Zincirli Medresesi'nden ayrılmak zorunda kalan İsmail
Gaspıralı, bu tecrübesini daha sonra şöyle yorumlayacaktır:
"Bizde ilk tedris
ve terbiyenin olmadığını mektepte, dinî mekteplerimizin
korkunç geriliğini ise daha sonra Zincirli'de tamamıyla
öğrendim ve bunun için daha bu devirlerde her şeyden
önce bu esasların ıslah edilmesi gerektiğine inandım."
İSMAİL, PARİS'TE...
Türkiye'ye gitmek,
ilk macerasından sonra, İsmail Bey'in içinde hiç sönmeyen
bir arzu haline gelmiştir. Bunun için 1871'de İstanbul'a
gelerek zabit olmayı istemişse de, tahsili yarıda kaldığı
için bunun mümkün olamayacağını düşünerek tahsilini
tamamlamak ve Fransızca'yı esaslı bir şekilde öğrenmek
üzere Paris'e gitmiştir (1872). Yalta'dan hareket ettiği
sırada, cebinde sadece 200 ruble vardır.
Gaspıralı, 1874 sonlarına
kadar Paris'te kalmış, hatta o yıllarda orada bulunan
ünlü Rus romancısı Turgeniyef'in takdirini kazanarak
sekreterliğini yapmıştır. Gaspıralı'yı, Paris'te, bizim
Jön Türklerin aksine, hayatım çalışarak kazanan, körü
körüne hayranlığa kapılmaksızın Batı medeniyetini anlamak
için bütün tecessüsünü seferber eden genç bir adam olarak
görüyoruz.
İsmail Bey, Avrupa
izlenimlerini daha sonra "Avrupa Medeniyetine Bir
Nazar-ı Muvazene" adıyla 1302 (1886/87)'de İstanbul'da,
Ebuzziya Matbaası'nda basılan küçük risalesinde anlatacaktır.
1977 yılında Prof.Dr. Mehmet Kaplan tarafından sadeleştirilerek
Türk Kültürü (Ekim 1977) dergisinde yayınlanan bu risalesinden,
Gaspıralı'nın Batımedeniyetini gerçekten çok iyi tanıdığı
ve bütün çelişkilerini gördüğü anlaşılmaktadır.
SERVET DAĞILIMINDA
EŞİTSİZLİK
Gaspıralı'ya göre,
büyük teknolojik gelişmelere rağmen, Batı'da servet
dağılımında büyük bir eşitsizlik vardır; küçük bir azınlık
servet ve refah içinde yüzerken, büyük çoğunluk sefalet
içinde sürünmektedir. Halbuki hakiki medeniyetin ölçüsü,
İslam'ın da temel esprisi olan "hakkaniyettir.
Bu bakımdan Batı medeniyetini insanlığın ulaşabileceği
tek zirve olarak görmek yanlıştır; "Eğer insanlığın
görüp göreceği son yaşayış tarzı ve son medeniyet bu
ise, insanlar çok talihsiz imişler."
Batı'da servet dağılımındaki
bu eşitsizliğin sosyalistlerin işine yaradığını söyleyen
Gaspıralı, "İlerleme yoluna girmiş İslâm ülkeleri
ve kavimleri geleceklerini hangi örneğe uyduracaklar?
Avrupa'nın peşinden giderek sonra da sosyalizm belalarına
uğrayacak isek yazık gayret ve, emeğimize! Okuya okuya
'sivilize' olup Frenkler gibi olacağız diyorsak ve mukaddes
bir hayat gayesi edine-meyeceksek yazık bizlere!"
diyor ve insanların birbirleriyle münasebetlerinde,
John Stuart Mill'in sistemleş-tirdiği "ütilitarizm"den,
yani fayda-: cıhktan önce gözetilecek şeyin "hakkaniyet"
olduğunu ifade ediyor.
BAHÇESARAY BELEDİYE
BAŞKANLIĞI
Gaspıralı, Paris'ten
kendi memleketine değil, artık Türk zabiti olabileceğini
ümit ederek İstanbul'a gelrniş, fakat çaldığı bütün
kapılar yüzüne kapanmıştır. İşin acıklı tarafı, bir
dilekçeyle müracaat ettiği Sadrazam Mahmud Nedim Paşa,
bu müracaat hakkında Rus sefiri İgnatief'in fikrini
almaya kalkışacaktır.
Yaklaşık bir yıl, Ceride-i
Askeriyye'de mütercim olarak çalışan amcası Halil Efendi'nin
yanında da kalan İsmail Bey, bu arada basını takip ederek
Osmanlı devletinin ekonomik, politik ve sosyal yapısı
hakkında sağlam fikirler edinmiştir. Ulaştığı en önemli
kanaat ise, Türkiye'de servetin ticaret hayatını ellerinde
tutan azınlıklarda biriktiği, Türklerde ise memur olma
hastalığının iflah olmaz bir hale geldiği idi.
İsmail Bey'in yazarlık
hayatı, İstanbul'da bulunduğu sıralarda başladı. Buradan
gönderdiği yan gerçek, yarı hayalî mektuplar, Moskova
ve Petesburg'da çıkan Rus gazetelerinde yayınlanıyordu.
Zabitlik hayalinin gerçekleşemeyeceğini anlayınca, 1875
kışında Kırım'a dönen Gaspıralı, 1878'de Bahçesaray
belediye başkanlığına seçilinceye kadar başka hiç bir
işle uğraşmadı, sadece okudu ve milletinin hayatını
inceledi.
Gaspıralı İsmail Bey,
1878 yılında Bahçesaray belediye başkanlığına seçildi;
bu görev sayesinde düşündüğü bazı yenilikleri gerçekleştirebileceğini
zannediyordu, ne var ki önüne yine bazı engeller çıktı.
Şehir sokaklarına fenerler koydurmak ve bir hastahane
açmak teşebbüsü, belediye meclisi üyeleri tarafından
şehrin kasasını boşaltacağı gerekçesiyle reddedilmiş,
yaşlılara okuma yazma öğretmek için başladığı gece dersleri,
kömür masrafı olarak istenen cüz'î paranın verilmemesi
yüzünden sonuçsuz kalmıştı.
Belediye başkanı olarak
görevlerini -bütün imkânsızlıklara rağmen-yerine getirmeye
çalışırken, aslı misyonunu da hiç unutmayan Gaspıralı,
1879 yılında, bir gazete çıkarmak için Rus hükümetine
müracaat ettiyse de, bu müracaatı reddedildi. Fakat
o, mutlaka yayın yoluyla milletine hizmet etmek istiyordu.
1881 yılında, "Genç Molla" müstear adı ile,
ileride kitap olarak da yayınlanacak olan "Russkoe
Musulmanstovo" (Rusya Müslümanları) başlıklı makalelerini
yazarak Akmescit'te çıkan "Tavrida" gazetesinde
yayınlandı.
"RUSYA MÜSLAMANLARI"
Gaspıralı'nın, sansürden
geçmesi için çok ihtiyatlı ve çok zekice bir üslupla
yazdığı bu makalelerinde, Rusya müslümanları açısından
önemli tezler ileri sürülmüştür. Söz konusu makalelerde
güdülen asıl gaye, Rusları ürkütmeden, Ruslaştırma siyasetinin
netice vermesinin mümkün olmadığını göstermek ve Rusya
müslümanlarını -bazı tehlikeli gelişmelere dikkat çekerek-
total bir modernizasyona davet etmektir.
İsmail Bey, Rusya'nın
dünyanın en büyük müslüman ülkesi olma yoluna girdiğini,
bunun aynı zamanda bir hıristiyan ülkesi olmasına aykırı
bir durum teşkil etmediğini söylüyordu. Öyleyse Rusya,
müslümanları sadece vergi veren bir kitle olarak görmemeli,
onlara Ruslarla eşit bir hukukî statü tanınmalıydı.
Halbuki o zamana kadar uygulanan politikalar, özellikle
Ruslaştırma politikası, müslümanları Ruslardan uzaklaştırmaktan
ve cehalet karanlığına gömmekten başka bir işe yaramamıştı.
Bu politikanın olumsuz sonuçlarından biri de, müslüman
halkı perişan eden tehlikeli muhaceretlere sebep olmasıydı.
Ruslarla müslümanlarm
kaynaşa-bilmeleri için bazı çareler de gösteren Gaspıralı,
Rusya müslümanlarının herhangi bir müslüman milletten
daha fazla medenileşmeleri gerektiğini söylüyor. "Biz
istidatlı bir milletiz." diyordu, "Bize yalnız
medeniyeti kendi dilimizde öğrenme imkânını veriniz.
Siz büyük biraderler, bize aydınlık veriniz! Mektepte
Rus dili Ukraynalıların bile işine yaramadığı halde,
Tatarların işine nasıl yarar? Rus dili, mektep vasıtasıyla
değil, hayat şartlarının değişmesi, demiryollarının
ve iktisadî hayatın gelişmesi nisbetinde kendiliğinden
intişar eder. Müslümanlar arasında zararlı unsur, onların
aralarında yetişmeye başlayan ve her nevi idealden mahrum
kozmopolit züppelerdir. Bunlar ne İslamlar, ne de Rusya
için faydalı olabileceklerdir!"
FEDERATİF SİSTEM
TEKLİFİ
"Rusya Müslümanları'nda,
Gaspıralı'nın Ruslara teklif ettiği, federatif bir devlet
yapısının oluşturulmasıdır. Müslüman Türk kavimlerini
Ruslaştırmak mümkün olmadığına göre en doğru yol, bu
milletlere hak, adalet, ilim ve hürriyet vermektir.
Sağlanacak eşit haklar, Rusya'ya birlik getirecek, o
zaman Rusya'nın meseleleriyle "Gayrırus" lar
da, en az Ruslar kadar ilgileneceklerdir. Bu hususta
Amerika ve İsviçre'yi örnek gösteren Gaspıralı, Rusya
Türkleri'nin kimliklerini korumalarında İslâm'ın önemini
ve mağlup edilemezliğini özellikle vurgulayarak, milletlerin
eşitliği esasına dayanan federatif bir devlet yapısının
tek çıkar yol olduğunu söylemektedir.
İsmail Gaspıralı'nın
fikirlerinin hemen tamamı, nüve olarak "Rusya Müslümanlan"nda
bulunmaktadır. Kırım dışındaki müslüman Türk aydınları
üzerinde de derin etkiler bırakan bu fikirler, daha
önce de ifade ettiğimiz gibi, gerçekten çok dikkatli
ve ihtiyatlı bir üslupla ifade edilmişti.
EVLİLİĞİ
Gaspıralı, izin alamamasına
rağmen, gazete çıkarma fikrinden asla vazgeçmemiştir.
Bunun için, zemin yoklamak amacıyla, 1881 yılından başlayarak
"Tonguç", "Ay", "Güneş",
"Yıldız", "Mir'at-i Cedid" gibi
çeşitli adlarla küçük risaleler yayınlamaya başladı.
Ne var ki, Rus sansürü, bu risalelerin yayınını, adlan
başka olsa da gazete hüviyeti taşıdıkları gerekçesiyle
çok geçmeden yasaklayacaktır.
Bu faaliyetleri devam
ederken, ismail Bey, bir de romantik bir aşk macerası
yaşamıştır. 1882 yılında, Kazan eşrafından zengin bir
işadamı olan İsfendiyar Bey'in kızı Zühre Hanım, amcası
İbrahim Bey'le birlikte ciğerlerinden rahatsız olduğu
için tedavi maksadıyla Kırım'a gelir. Rusça bilen ve
kültürlü bir genç kız olan Zühre Hanım, yazılarını okuduğu
İsmail Bey'e karşı büyük bir saygı ve sevgi duymaktadır.
Birlikte Bahçesaray'ın tarihî yerlerini gezerken iki
genç arasında sağlam bir aşk duygusu uyanır. Gaspıralı
İsmail Bey, 1887'de Dereköy'-de evlenmiş, fakat eşinin
kültür seviyesi kendisini anlayabilmekten çok uzak olduğu
için, bu evlilik ancak bir yıl kadar devam edebilmiştir.
İsmail Bey'in daha
sonra Yalta'ya giden misafirlerini orada da ziyaret
ettiğini, Zühre Hanım'a fikirlerinden ve ideallerinden
bahsettiği gibi, duygularını da açtığını biliyoruz.
Aynı yılın sonlarına doğru, İsmail Bey, Simbir vilayetine
giderek İsfendiyar Bey'i malikanesinde ziyaret edecek,
kızını isteyince, gururlu bir aristokrat olan bu zengin
fabrikatör tarafından kovulacaktır. Fakat iki genç de
her şeyi göze almışlardır. Aralarında anlaşırlar ve
İsmail Bey, bir gece yarısı Zühre Hanım'ı kızakla kaçırır.
Gizlice nikâhlarını kıydırdıktan sonra Bahcesaray'a
dönerler.
Hayatının sonuna kadar
İsmail Bey'in ideallerinde en büyük destekçisi olan
ve ona dört çocuk -veren Zühre Hanım, kocası, "Tercüman'ı
çıkarmaya karar verdiği zaman, hiç tereddüt etmeden
bütün altınlarını ve mücevherlerini ortaya koymuştur.
"TERCÜMAN"
Gaspıralı, bir gazete
çıkarabilmek için tam dört yıl mücadele verdi, defalarca
Petesburg'a giderek müracaatlarda bulundu ve nihayet
1883 yılında, Türkçe kısmı aynen Rusçaya da tercüme
edilmek şartıyla "Tercüman-ı Ahval-i Zaman"ı
yayınlama iznini kopardı. Adını Şfnasi'nin İstaNbul'da
çıkardığı "Tercütman-ı Ahval"dan alan bu gazetenin
Rusça adı da "Perevotcik" olacaktı. Zühre
Hanım'ın ziynet eşyalarını ve annesinden kalan kıymetli
elbiseleri satarak elde ettiği paraya, 300 ruble kadar
abone parasını da ilave ederek eski bir makine ve bir
miktar hurufat alan Gaspıralı, ilk nüshayı 10 Nisan
1883'te çıkardı.
Böylece "bahar
güneşiyle dünya dirilip çiçeklendiği günlerde, uzun
yıllardan beri karlı kefenlerle örtülüp ölü gibi uyuklayan
şimal Türklerinin ilk beyaz bahar çiçeği" açılmış
oldu. Olayın asıl anlamlı tarafı, 1883'ün Kırım'ın Ruslar
tarafından işgalinin yüzüncü yılı olmasıydı. Rus basınında
ateşli yazılarla bu yıldönümü kutlanıyor, cilt cilt
kitaplar yayınlanıyor, Rusya'da adeta bayram yaşanıyordu.
Çünkü yüz yıl önce, General Potemkin komutasındaki Rus
ordusu, 30 bin Kırım Türkünün cesedini çiğneyerek bu
güzel Türk ülkesine girmiş, Karasu ve Bahcesaray'ı yakıp
yıkmış, yağ-malamıştı. Ve büyük acılar, büyük göçler
o tarihte başlamıştı.
Ama artık "Tercüman"
bu acıların tercümanı, bu mazlum milletin sesi olacaktı.
Türcüman,Rusya'da çıkan
ilk Türk gazetesi değildi, ama yaygınlığı ve oynadığı
rol bakımından en önemlisiydi. 1903 yılına kadar haftalık,
1903-1912 arasında haftada bazan iki, bazan üç defa,
Eylül 1912'den sonra da günlük olarak tam 33 yıl yaşadı
ve 1916 yılında kapandı.
"DİLDE, FİKİRDE,
İŞTE BİRLİK"
Küçük boyda dört sayfa
olarak çıkmaya başlayan Tercüman -ki yazıların Rusça
tercümeleri de hesaba katıldığında iki sayfaya inmektedir-çok
geçmeden, devrin şartlarına ve okur yazarlık oranına
göre çok yüksek sayılabilecek tirajlara ulaşmıştır.
Kafkasya, Kazan, Sibirya, Türkistan, Çin, hatta İran
ve Mısır'da satılan Tercüman'ın büyük başarısı, Gaspıralı'nın
sadece Rusya Türklerinin değil, bütün müslümanların
meseleriyle yakında ilgilenmesinin yanısıra, "dil
birliği" politikasının bir sonucudur.
Gaspıralı'nın, bütün
müslüman Türkler tarafından kullanıbilecek bir yazı
dili ortaya koymak için gösterdiği büyük gayret, Rusya
Türk-14 leri arasında kabile duygusunun ne kadar güçlü
olduğu düşünülecek olursa, olağanüstü bir cesaret istiyordu.
Nitekim Gaspıralı'nın faaliyetleri, büyük başarısının
yanısıra, küçümsenemeyecek bir muhalefetle de karşılaşmıştır.
Kazan Tatar şairi Abdullah Tukay, Gaspıralı'nın ısrarla
savunduğu ortak edebî dil hakkında şöyle diyordu: "Biz
Tatardık ve öyle kaldık. Türkler İstanbul'dadır, biz
ise buradayız."
Gaspıralı, aslında
sadece dilde değil, Türk kültürünün bütün alanlarında
topyekûn bir reform fikriyle ortaya çıkmıştır. Bu reformun
temel prensibi ise, Tercüman gazetesinde, ismin hemen
altında yer alan "Dilde, fikirde, işte birlik"ti.
Bu sloganla veciz bir şekilde özetlenen programın ana
esasları kısaca şunlardı: Mektepleri Avrupai metodlarla
ıslah etmek; bütün Türk dünyası için müşterek bir yazı
dili oluşturmak: kadınlara hürriyet: eğitim ve öğretim
işlerinin yürütülebilmesi için hayır cemiyetlerinin
kurulması.
NASIL BİR DİL?
Gaspıralı, dilde birlik"
idealinin gerçekleşmesi için de, Türkçe'den mümkün olduğu
kadar yabancı kelime ve kaideleri çıkarmayı ve her şiveden
pek kaba olmayan mahallî kelimeleri Osmanlı-Türk tasrifine
uydurarak kullanmayı öngörüyordu. Gerçekte nihaî hedefi
temiz İstanbul Türkçesi'ydi. Sonunda öyle bir dil kurulmalıydı
ki, Mehmed Emin'e yazdığı mektupta da söylediği gibi,
Türkistan steplerindeki Türk deve-cileriyle Dersaadet'teki
kayıkçılar ve hamallar bile rahatça anlayabilsin.
Düşüncelerini sonuna
kadar, ısrarla savunan Gaspıralı, Tercüman'ı Türk-İslâm
dünyasının hemen her yerinde okunan bir gazete haline
getirmeyi başarmıştır. Bu, hiç de küçümsenecek bir başarı
değildi. 1905 bunalımından sonra Kazan'da, Kafkasya'da,
Türkistan'da ve Kırım 'da yayınlanan 35'ten fazla gazete
ve dergide, çok sayıda hikâye ve romanda "Gaspıralı
dili" kullanılmıştır.
Tercüman'ın İstanbul'da
da genellikle 5 bin adet satıldığı zaman zaman bu sayının
10-15 bine ulaştığı biliniyor. Ne var ki, bu inanılmaz
başarı, Birinci Dünya Savaşı ve Rus İhtilali'yle birlikte
kesintiye uğrayacaktır. Türkiye dışındaki Türk topluluklarının,
ihtilalden sonra dil ve kültür alanında maruz kaldıkları
ağır baskılar, Gaspıralı'nın "ortak yazı dili"
idealini, artık bir ütopya haline getirmiştir.
KAYTMAZAĞA MAHALLESİNDE
BİR MEKTEP
Gaspıralı İsmail Bey,
dil meselesinin çözümünü, diğer sosyal alanlardaki gelişmelerin
ön şartı olarak görüyordu. Ona göre, dilin çağdaş gelişmelere
adaptasyonu gerçekleşmeden, toplumun modern ihtiyaçlarını
karşılamak mümkün değildir. Türkçe konuşan dünyanın
kaderi, az bir eğitimle herkes için geçerli olacak bir
haberleşme aracının, yani ortak dilin tesisine bağlıydı.
Bu ise sağlam bir eğitimle mümkündü. Haziran 1895'te
Tercüman'da yayınladığı "Şark Meselesi" başlıklı
makalesinde, Gaspıralı, şunları yazmıştı;
"Serlevhaya bakıp
Gladiston'luk, ya Bismark'lık iddiasında bulunduğum
zannedilmesin. İndimde Şark meselesi, maarif meselesi
demektir. Moğol akıntısından ve yıkıntısından sonra
hemen ta bu zamana kadar âlem-i İslâm'ın gayretten,
gözden, kulaktan düşüp, koca gülbahçe miskinhane harabesine
çevrilip asırlarca terakkiden bî-behre kaldığı, büyük
ulema zuhur etmediği tüccarlar yol bulamadığı, kâşif
ve naşirlerin namları dahi unutulduğu nedendir? Maarifsizlikten..."
1881 yılı itibariyle
Rusya Türklerinin 16 bin kadar mahalle mektebi bulunduğunu,
bu mekteplerde yarım milyona yakın Türk çocuğu ömürlerinden
beşer yıl çürüttükleri halde, Türkçe beş satır bile
okuyup yazma öğrenemediklerini söyleyen Gaspıralı, eğitimde
köklü bir refoma gidilmesinin şart olduğunu söylüyordu.
Yahya Kemal de, hatıralarında, aşağı yukarı aynı yıllarda
mahalle mektebine üç yıl gittiği halde elifba'yı sökemediğini,
daha sonra gönderildiği yeni usuldeki Mekteb-i Edeb'de
ise, bu iş için üç beş günün yettiğini anlatır. Kısacası,
Gas-pıralf hin şikâyet ettiği durum, sadece Rusya Türkleri
için değil, Osmanlı ülkesi için de sözkonusudur.
Bu konuda Tercüman'da
sürekli yayın yaparak "Usul-ü cedid", yahut
"usûl-ü savtiye" (fonetik me-tod) dediği yeni
metodu savunan Gaspıralı, 1884 yılında, Bahçesa-ray'ın
Kaytmazağa mahallesinde ilk "usul-ü cedid"
okulunun açılmasına önayak oldu. Bu okulda kendisinin
yazdığı "Hûce-i Sıbyân" adlı okuma kitabı
okutulacaktı. "Usul-ü savtiye", harfleri değil,
sesleri öğretmek esasına dayanıyordu.
Ne var ki, "Kadimci"ler,
yani eski metodu savunanlar, bu hususta Gaspıralı'ya
şiddetle karşı koydular. Onların etkisiyle halk da,
İsmail Bey'in Kaytmazağa mahallesinde açtığı okula karşı
cephe almıştı.
Aradan 45 gün geçti:
Gaspıralı ve arkadaşları, elde ettikleri sonucu göstermek
üzere Bahçesaray'ın ileri gelenlerini okula davet ettiler.
Daveti kabul eden çok az sayıdaki misafir, öğrencilerin
45 günde, her gün sadece dörder saat çalışarak okuyup
yazma öğrendiklerini görünce gözyaşlarını tutamadılar.
Bu olaydan sonra, Gaspıralı'nın
itibarı epeyce yükselmişse de, Ka-dimciler, "çabuk
öğrenilen ilim çabuk unutulur" gibi gerekçelerle,
saldırılarını arttırarak devam ettirdiler. Bunun üzerine,
Bahçesaray pazarındaki bir kahvehanede bir akşam mektebi
açarak yirmi kadar hamal ve bakkal çırağını davet eden
Gaspıralı, 40 akşam bizzat ders vererek hepsine okuma
yazma öğretmiştir.
USUL-Ü CEDİD YAYILIYOR
Bu arada Tercüman'da
sürekli olarak "Usul-ü cedid"le ilgili makaleler
yazan Gaspıralı, görüşlerini bütün Rusya Türklerine
kabul ettirmek azmindedir. Bunun için her yıl, Rusya'nın
her tarafından müslüman tüccarların geldiği Nijninovgorot
sergisine giderek "Usul-ü cedid"in propagandasını
yapmaktadır. 1887 yılında Bahcesaray Numune Mektebi
muallimi Bekir Efendi'yi Rezan vilayeti Ankerman beldesine
göndermiş ve ikinci numune mektebinin orada açılmasını
sağlamıştır. Tam-bof ve Penza vilayetlerinde fonetik
metodu öğretme görevi de Bekir Efendi'ye verilir.
Bu çalışmaların semeresi
kısa zamanda alınışı çeşitli bölgelerden 80 kadar molla
ve softa Bahcesaray'a gelerek "Usul-ü cedid"i
öğrenip memleketlerine dönerler. Böylece beş altı yıl
içinde, Rusya'nın hemen her vilayetinde ikişer üçer
mektep ıslah edilir. 1893'te Semerkant'a giden Gaspıralı,
orada da bir "numune mektebi"nin açılmasını
sağlamış, bu okul üç ay sonra hükümet tarafından kapatılmışsa
da, fonetik metodun başarısını açıkça gösterdiği için,
Orta Asya'da da peşpeşe "Usul-ü cedid" okulları
açılmaya başlamıştır. 1904'te gelindiğinde, Rusya'daki
bu okulların sayısı aşağı yukarı 5 bindir. Gaspıralı
İsmail Bey'in inanılmaz mücadele azminin ve takipçiliğinin
bir sonucudur bu.
"Usul-ü cedid",
kısaca özetlemek gerekirse, şudur: İlkokulun medreseden
ayrılması ve öğretmenlerinin bulunması, öğretmene sadaka
değil maaş verilmesi, fonetik metod (usul-ü savtiye)
uygulanarak öğretilecek okumanın yanısıra yazı öğretimine
de önem verilmesi, kız çocuktan için ayrı okullar açılması,
öğretimin, her yaşa göre ders kitapları hazırlamak bir
program dahilinde yapılması.
MÜSLÜMAN İTTİFAKI
Gaspıralı İsmail Bey'in
1905 İhtilali'nden sonra Rusya Müslümanlarının ittifakı
gayesiyle toplanan üç kongrede de önemli roller oynadığını,
eğitim meselesinin ağırlıklı olarak ele alındığı III.
Kongre'de "dil birliği" ile ilgili görüşlerini
bütün Rusya Müslümanlarına resmen kabul ettirdiğini
görüyoruz (1906).
"Usul-ü cedid"
hareketinin başarısı ve Ekim Manifestosu 'ndan sonra
müslümanların kazandığı hürriyet, öte yandan "Müslüman
İttifakı" için yapılan kongreler Gaspıralı'nın
cesaretini arttırmıştır. Gerçekte, yaptığı bütün faaliyetler,
onun Türk birliğinin daha ileri bir merhalesi olarak
İslâm birliğini hedeflediğini, fikrî yapısının Türkçü
olduğu kadar, İslamcı bir nitelik de taşıdığını göstermektedir.
Nitekim 1907'de, Kahire'de bir "İslâm Kongresi"
toplayabilmek için büyük gayret sarf etmiştir. 1910'da
ise Hindistan'a gider ve Bombay'daki "Encümen-i
İslamiye"nin toplantılarına katılarak görüşlerini
anlatır, hatta bir "Usul-ü cedid" okulu açmayı
başarır. Aslında Hindistan seyahatinin gayesi de, "Usul-ü
cedid" okulu açmaktan ziyade İslam dünyasını harekete
geçirmektir.
Meşrutiyet'in ilanından
sonra İstanbul'a gelmiş ve büyük bir heyecanla karşılanmıştır
(1909). Türkiye Türklüğüne büyük bir ilgi duyan Gaspıralı,
Kırım'da da Rus basınına karşı Türkiye'yi savunmaktan,
aleyhteki yazılara cevap vermekten asla çekinmemişti.
Birinci Dünya Savaşı arifesinde İstanbul'a tekrar gelerek
Türkiye'yi savaşa girmemesi hususunda uyarmaya çalışan
Gaspıralı, Türk dünyasının yetiştirdiği nadir zekalardan
biriydi, büyük bir mücadele adamı ve gerçekten inanmış
bir idealistti.
Gaspıralı İsmail Bey,
11 Eylül 1914 Cuma günü Bahcesaray'da vefat etti. Ertesi
gün muhteşem bir cenaze töreniyle, Mengligiray Han türbesi
civarında toprağa verilen büyük idealistin ölümü, bütün
İslâm dünyasında çok büyük bir teessür uyandırdı.
|