5 Mart 2013 TBMM Grup Toplantısı Konuşmaları

Saygıdeğer Milletvekilleri,

Değerli Misafirler,

Kıymetli Basın Mensupları,

Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Bildiğiniz gibi, 8 Mart tarihi Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmaktadır.

8 Mart günü, kadın olmanın anlam ve önemi üzerine etraflıca düşünmek, samimi bir şekilde kafa yormak ve kadınların karşılaştığı zorlukları ele almak için iyi bir fırsat sunmaktadır.

Bilimden sanata, spordan edebiyata, siyasetten çalışma hayatına kadar her alanda kadınların büyük çaba ve başarılarına şahit olunmaktadır.

Kadınlarımızın sosyal, siyasi ve ekonomik hayatın içinde hak ettikleri yerlere, layık oldukları mevkilere gelmeleri vazgeçemeyeceğimiz bir hedef olmalıdır.

Bunun için de hepimize büyük görevler düşmektedir.

İçinden geçtiğimiz insanlık döneminde, kadınların daha fazla hak ve yetkilere sahip olması, hayatın her bölümünde daha çok katılımcı bir rol takınmaları hem doğaldır, hem mecburidir ve hem de doğru olanı budur.

Ne var ki, ülkemizde kadınların karşılaştığı zorluklarda bir hafifleme ve azalma görülmemektedir.

Kadınlarımıza yönelik insanlığa sığmayan saldırıların, şiddet uygulamalarının, taciz ve tecavüz vakalarının endişe verici bir şekilde arttığı ne yazık ki hazin bir vakadır.

Sokak ortasında arkası arkasına katledilen, töre ve geleneklerin gerisine gizlenen katiller tarafından gencecik yaşta hunharca kıyılan kadınların, genç kızların dramları millet olarak yüreğimizi sızlatmaktadır.

Kadınlara uzanan kirli ve kanlı ellerin kırılıp atılması ve katillere hak ettikleri cezaların verilmesi için vakit geçirilmeksizin ne gerekiyorsa yapılmalıdır.

Son yıllarda kadınlarımızın muhatap olduğu ve bizleri son derece kaygılandıran insanlık dışı muamelelerin tamamen yok edilmesi için başta siyasi sorumluluk sahipleri olmak üzere herkes üzerine düşeni eksiksiz yerine getirmelidir.

Bu vesileyle her şeyin en güzeline layık olan Türk kadınının, Türk analarının Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyor, hepsine en iyi dileklerimle birlikte saygılarımı sunuyorum.

Muhterem Arkadaşlarım,

AKP hükümetinin dış politikadaki hayalperest, köksüz, ezberci, başına buyruk, savruk, uçuk ve milli gerçekleri hesaba katmayan adımları ülkemizin etrafındaki tehdit dalgasını gün be gün şiddetlendirmektedir.

Suriye’de izlenen yanlış politikalar, Şam yönetimine duyulan husumet Türkiye’yi tam bir çıkmazın içine sevk etmiştir.

Avrupa tarihinin bir parçası olduğunu sanacak kadar gaflet ve hataya düşen AKP yönetimi, tarih ve coğrafyamızın öngördüğü sorumluluk ve gerekleri yok saymış ve Batı planlarının uydusu olmuştur.

Suriye’de akan kana doğrudan doğruya taraf olarak sınırlarımızda adı konmamış bir cephe açan hükümet, geri dönülmesi çok kolay olmayacak bir karanlığa hevesle, iştiyakla ve koşa koşa girmiştir.

Başbakan dilsiz şeytan olarak suçladığı Esad’ın, görevden uzaklaşması, koltuğundan düşmesi ve Suriye rejiminin devrilmesi için her türlü kirli ilişki ağının bir parçası olmayı kendisine yakıştırmış ve hak olarak görmüştür.

Net olarak söylemek gerekirse, AKP’nin Suriye politikası bir savaş ve şiddet önerisidir.

Suriye’nin parçalanması, bölünmesi, etnik ve mezhep bakımından dilimlere ayrılması AKP’nin gizli gündemi ve üzeri kapatılmış beklentisidir.

Yeni atanan ABD Dışişleri Bakanı’nın geçen ay başlattığı ve Ankara’ya da uğrayarak biz dizi görüşmeler yaptığı Avrupa-Ortadoğu turnesi Suriye konusunu daha da gündeme getirmiştir.

28 Şubat 2013 tarihinde, İtalya’da Suriye’nin Dostları toplantısı yapılmış, ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı, ilk kez muhaliflere doğrudan öldürücü olmayan yardımda bulunulacağını açıklamıştır.

İbretle izliyoruz ki, Suriye’de her gün yüzlerce kişi hayatını kaybetmekte, bu ülkede barbalığın en uç örnekleri yaşanmaktadır.

Esad ve muhalifler ölüm masasında iktidar kavgasına tam gaz devam ederken, masum Suriyeli kardeşlerimizin ciğeri sökülmekte, canı alınmaktadır.

Esad yönetimi şehirleri bombalanmakta, masum sivilleri katletmektedir.

Diğer yandan muhalif unsurların Esadla görüşmeyeceklerini beyan etmesi ve tüm beklentilerini Esad’ın gitmesine bağlamaları Suriye’yi iyice yokuşa sürmektedir.

Bu arada sınırlarımızın hemen dibinde, şaibe yüklü ve tehlike düzeyi yüksek oluşum ve ittifaklar gözle görülür şekilde vasat bulmaktadır.

AKP’nin destek verdiği Özgür Suriye Ordusu, PKK’nın bir kolu olan PYD ile anlaşma yapmış ve müşterek hareket etme kararı almıştır.

Bize göre bu gelişme şu anlama gelmektedir.

İmralı’da teröristbaşına teslim olan AKP hükümeti, Suriye’nin kuzeyinde de bu onursuzluğunu sürdürmüş ve PKK’yla sarmaş dolaş hale gelerek ittifaklık hukukunu bir kez daha tesis etmiştir.

Denize düşen AKP zihniyeti, PYD yılanına sarılmış ve Türkiye’yi büyük bir yanlışın içine çekmiştir.

Esad’ın gitmesi için PKK’dan medet uman bu kafa yapısı, bağımsız Kürdistan’ın çatısını kendi elleriyle inşa etmekten zerre gocunmamış ve utanmamıştır.

Başbakan Erdoğan’ın geçtiğimiz ayın son günlerinde, Birleşik Arap Emirlikleri seyahati dönüşünde; “Suriye’nin bütünlüğü bizim için çok önemli. Irak’ta yaşanan sıkıntının da biz yaşanmasını istemiyoruz” beyanları laf kalabalığından ve yalan dolu sözlerden başka bir anlama gelmemiştir.

Kendisinin Kuzey Suriye gibi bir oluşuma Türkiye olarak müsaade etmeyeceklerini söylemesi, fiiliyattaki politikalarıyla çelişmektedir.

Sınırlarımızın hemen ötesinde PYD militanları cirit atarken, AKP’nin kurdurduğu muhalif gruplar bölücü terör örgüt uzantılarıyla anlaşma metinleri imzalarken, Başbakan’ın kuru sıkı atması kimseyi inandırmaya yetmeyecektir.

İlginçtir ki, Başbakan Erdoğan Irak’ın kuzeyini de sorunlu gördüğünü itiraf etmiştir.

Bugün şikayet ettiği Irak’ın kuzeyindeki peşmerge oluşumunu meşrulaştıran, değişik tarihlerde Ankara’da ağırlayan ve hatta Barzani’yi büyük kurultayına davet ederek “Türkiye seninle gurur duyuyor” diyerek alkışlatan Başbakan’dan başkası değildir.

Ne olmuştur da, Başbakan’la Barzaniarasında görüntüde soğuk rüzgarlar esmeye başlamıştır?

Başbakan Erdoğan daha ileriye gitmiş ve Irak’ın kuzeyindeki derme çatma yönetim için şu sözleri kullanmıştır:

“Irak’takini bölünme olarak kabul etmiyorlar, eyalet sistemine geçiştir diyorlar. Eyalet sistemine geçişse Süleymaniye için Kerkük veya Musul için aynı sistemi niçin düşünmüyorsun? Biz, Kerkük için diyoruz ki, oraya özel statü tanıyalım, aynı şeyi Musul’da, Süleymaniye’de yapalım. Ama bunların hiç birisine yanaşmıyorlar.”

Elbette Kerkük’ün, Musul’un özel bir statüsü olmalıdır ve bu mutlaka sağlanmalıdır.

Başbakan’a göre, şayet Erbil Irak’tan koparılırsa Kerkük’ün, Musul’un veya Süleymaniye’nin de böylesi bir hakkı doğacaktır.

Daha düne kadar, Bağdat yönetimiyle ters düşme pahasına Barzaniyle yedikleri, içtikleri ayrı gitmeyen Başbakan Erdoğan’ın, birden bire tavır değiştirmesi ve kendi çizgisiyle uyuşmayan bir pozisyona girmesi oldukça manidardır.

Bu siyaset çelişkisinin, Irak ve Suriye’nin bölünmesine karşı çıkması eğer samimiyetten kaynaklanmıyorsa, vizyona soktuğu yeni bir oyunun habercisidir.

Irak’ın kuzeyinde petrol ve doğal gaz anlaşmaları yapmak için durmadan mesai sarfeden, ancak bunun Bağdat yönetimi ve ABD tarafından engellenmesine çaresizce sessiz kalan AKP yönetimi çıkarları doğrultusunda takip ettiği politikalardan çark etmenin kıyısına kadar gelmiştir.

Dışişleri Bakanı’nın yandaş bir gazeteye verdiği mülakatta, “Bize 4 yıl önce Kuzey Irak’la ilişkinizi geliştirin diyenler, şimdi Kuzey Irak’la geliştirdiğimiz ilişkilerden rahatsız oluyorlar. Neden?” diye sorgulayıcı bir profil çizmektedir.

Bu sözler, AKP’nin nasıl bir kukla haline döndüğünün, başkalarının dayatmalarına nasıl rıza gösterdiğinin açık ve kuşkuya yer bırakmayacak bir itirafnamesidir.

AKP’nin kiminle yakınlaşacağını, kiminle çatışacağını, kimlerle ilişki kuracağını milli beklentiler ve başkent Ankara jeopolitiği değil de, Atlantiğin karşı kıyısı tayin etmektedir.

Bu milletimiz adına utanç tablosu ve inanılması zor bir hayal kırıklığıdır.

AKP hükümeti yabancıların piyonu olmuştur da, MHP dışında kimseler bu acı gerçeği bugüne kadar fark edememiştir.

AKP’nin dış politikası, BOP terziliğinde dikilen sömürgeleşmiş, yozlaşmış ve cılkı çıkmış bir kanlı gömlektir.

Başbakan Erdoğan meğerse bunu aceleyle giymek için milli görüş gömleğini, yılanın deri değiştirmesi gibi üstünden atmıştır.

Değerli Milletvekilleri,

Irak’ta yaşayan Türkmen kardeşlerimizin sorunları gün geçtikçe vahim bir hal almaktadır.

Başbakan’ın Kerkük ve Musul için yaptığı yorumlar, pratikteki uygulamalarla uyuşmamaktadır.

AKP zihniyeti, Irak Türkmen Cephesi’ne peşmerge yönetimiyle masaya oturması için baskı uygulamaktadır.

Türkmen Kenti Kerkük’ün nüfus yapısını bozmak ve Türkmenleri tasfiye etmek için, her türlü kirli girişimden çekinmeyen Barzani yönetimiyle işbirliği tavsiyelerine ve tehditlerine direnen Irak Türkmen Cephesi içten içe eritilmek ve yönetim yapısı değiştirilmek istenmektedir.

Aslında Başbakan her ne kadar gizlemeye çalışsa da amacı, Kerkük’ün Erbil’e bağlanmasını oldu bittiye getirmek ve buna karşılık Kerkük petrollerinden eşini dostunu nemalandırmaktır.

Kerkük’e özel statü tanınması gerektiğinden bahseden Başbakan, esasen hedef saptırmakta, bilinen siyasi tavrını saklamakta ve Türkmenlerin kaygısına kapıldığı imajı vermektedir.

Ancak gerçek durum, asıl manzara elbette bu değildir.

Bugüne kadar Türkmenlere yapılan zorbalıkları, eziyetleri, cinayetleri ve saldırıları görmezden gelen, Türkmenliğin silinmesine göz yuman Başbakan’ın sızlanmaları sahte, sözleri beyhudedir.

Türkiye’nin, Türkmenelindeki kırmızı çizgileri bizzat AKP hükümeti ve yakın dostu Barzani tarafından çiğnenmiş ve anlamsızlığa mahkum edilmiştir.

Başbakan, Türkmen şehirlerinde;

√ Nüfus dengesiyle oynanırken sessiz kalmıştır.

√ Askerimizin başına çuval geçirilirken, polislerimiz şehit edilirken, Türkmenler eritilirken en ufak tepki koymamıştır.

√ Ve küresel platformlarda hiçbir zaman Türkmenlerin ağırlaşan problemlerini gündeme taşımamış, ahde vefa göstermemiştir.

Başbakan Erdoğan, elinde Mehmetçiğin, Türkmen kardeşlerimizin çıkmayacak kan lekesi bulunan peşmerge başıyla sıra gecelerinde yanak yanağa ve şen şakrak bir halde eğlenirken her şeyi unutmuş ve kendisinden geçmiştir.

Türkmenlere kıyılırken Barzani’nin ayakları altına kırmızı halılar sermekle meşgul olmuştur.

Dün Türk devletinin muhatap almadığı çürümüş peşmergeyi, az önce de vurguladığım gibi, Batı’nın telkinleri, tavsiyeleri ve zorlamalarıyla bağrına basmıştır.

Açıktır ki, Başbakan ve hükümeti Türkmenlere sırt çevirmiş, feryatları kulak ardı yapmıştır.

Şimdi de Türkmen öğrenciler AKP’nin yeni engel ve bariyerleriyle karşılaşmaktadır.

Geçen yıla kadar, Türkmen liselerinden mezun olan evlatlarımızın, Irak Türkmen Cephesi tarafından tespit edilerek Ankara’da bulunan Türkmen Kültür Merkezince Türkmen kontenjanı adı altında Türkiye’deki üniversitelere yerleştirilmeleri bilinen bir kural ve işleyiştir.

Ancak Türkmen öğrencilerimize özel olarak tahsis edilen bu hak, Irak kontenjanı olarak değiştirilmiş, öğrenci seçme görevi Irak Türkmen Cephesinden alınarak Bağdat Türk Büyükelçiliğine, üniversitelere yerleştirme görevi de Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı’na verilmiştir.

Bu durum karşısında, Türkmen kardeşlerimizin ülkemizdeki üniversitelere girmesi de zorlaşmış ve sınırlandırılmıştır.

Irak’taki Türk kültürünün yaşatılmasına AKP eliyle darbe vurulmuş ve engel çıkarılmıştır.

Bizim çağrımız hükümetin bu uygulamasından süratle dönmesidir.

AKP hükümeti, Türkmenlerin asırlardır yaşadıkları topraklarda huzur, güven, barış içinde bulunmaları için lazım gelen samimiyet ve iradeyi hiçbir mazerete başvurmadan sergilemelidir.

İlave olarak, Irak’ta Türkmen kardeşlerimizin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde, mahallerde güvenliğin, Türkmenlerden oluşan polis ve askeri birlikler tarafından temin edilmesi maksadıyla özel bir düzenleme yapılması sağlanmalı ve AKP bu konuda her desteği ve mücadeleyi ortaya koymalıdır.

Unutulmasın ki, aklımız, kalbimiz ve gönlümüz Irak’lı Türkmen kardeşlerimizledir.

Onlar; bizim sözümüz, onlar bizim vicdanımız, onlar bizim emanetimiz ve onlar bizim iddiamızdır.

Türkmensiz Irak, Türkmensiz Suriye ve Türkmensiz insanlık asla düşünülemeyecektir.

Türkmenler; Barzani’ye rağmen, AKP’nin sefalet ve art niyetlerle dolu politikalarına inat var olacaklar, bir kalacaklar ve tertemiz bir şekilde Türklüğün bayraktarı olmayı sürdüreceklerdir.

Muhterem Arkadaşlarım,

Türkiye çok yoğun, çok girift ve çok çetin bir kaos sürecinin içinde çırpınmaktadır.

Türk milleti meşum bir saldırı altında tutulmakta, Türk devleti linç edilmenin, laçka bir hale getirilmenin sınır hattında tutulmaktadır.

AKP’nin, hayasızca, kalleşçe, pervasızca ve hiçbir korkuya kapılmaksızın PKK ve teröristbaşı ile sürdüğü müzakereler bize bunları göstermektedir.

Sicili kararmış bölücüler, kravatlı eşkıyalar, ihanetten sabıkalı müptezeller işbaşındadır.

Bölücü terör kompartımandan yer kapmaya çalışan, Kandil’deki inlerde ikmal arayışında olan karanlık yüzler coşku içindedir.

İmralı canisini özgürlüğüne kavuşturma, Türkiye’yi PKK’ya teslim etme izansızlığının ve ahlaksızlığının tahsildarlığına soyunan çapulcular devrededir.

Biliniz ki, Türkiye kan ağlamakta, günahkârların peş peşe restine şahit olmaktadır.

Biliniz ki, Türk milleti AKP kumpasıyla, AKP ihanetiyle karşı karşıyadır.

Her şey gün gibi ortadadır.

Başbakan Erdoğan ile İmralı canisinin derin ortaklıkları, AKP ile PKK’nın aynı tende, aynı bedende, aynı can oldukları tüm çıplaklığıyla su üstüne çıkmıştır.

İçiniz burkularak okuduğunuzdan eminim ki, 23 Şubat’ta İmralı canisinin BDP’li bölücülerle yaptığı konuşmalar aradan beş gün geçtikten sonra bir gazete tarafından deşifre edilmiştir.

Afişe ve ifşa edilen bu diyaloglar içinde, bizim için sürpriz veya şaşırtıcı bir şey yoktur.

İmralı canisinden barış incileri, çözüm formülleri, insanlık temennileri bekleyen safdiller, kararmış vicdanlar, taş kalpliler ve zeka özürlüsü bedbahtlar şayet irkilmedilerse, erken gelen bu terbiyesiz, aşağılık ve kalleş sözlerle köşeye sıkıştıklarını er ya da geç göreceklerdir.

İmralı canisi ve ölüm çetesi bildik ve malumlarımız olan tezlerini, planlarını ve hain amaçlarını AKP’den aldıkları destek ve gördükleri himayeyle üst bir noktaya taşımışlardır.

Bizim için, BDP’lilerle Öcalan arasındaki görüşmelerin kim ya da kimler tarafından, niçin sızdırıldığının fazlaca bir önemi yoktur.

Fakat işin içinde provokatör arayanların, köstebek izi sürenlerin, siyasi dedektiflik görevini deruhte edenlerin, savunmaya geçerek karşı tarafı suçlayanların ve sabotörler işbaşında diyerek ön almaya çalışanların bu sızmada topyekun parmağı olduğu bariz gerçekliktir.

AKP zihniyeti, Oslo’dan sonra tekrar iş üstünde yakalanmış, siyasi şerefini, siyasi kalitesini ve siyasi ahlakını tam olarak İmralı’nın köhneliğine gömmüştür.

Eğer gerçekten de AKP suçlu arıyorsa BDP’ye, BDP derin kulak arıyorsa AKP’ye bakmalıdır.

Siyasetin bu iki şer cephesi, iblisin bu iki yeryüzü müdavimi Türk milletine psikolojik operasyon tezgahı kurmuş, kamuoyu algısını yönetmek için beraberce kaynattıkları bölücülük kazanına varlığımızı ve hayat haklarımızı atmışlardır.

Öcalan’ın hezeyanlarını yayımlayan gazeteye yönelik olarak Başbakan’ın kullandığı argo ifadeler aslında suçüstü basılan bir zanlının telaş ve çırpınışıyla eşdeğerdir.

Bize kalırsa, Başbakan Erdoğan “Batsın böyle gazetecilik” diyerek havanda su dövmeyi bırakmalı, ille de batacak ve yerin dibine geçecek birisini arıyorsa tez elden aynanın karşısına geçip BOP’çuluktan simsiyah kesilmiş yüz hatlarına dikkat kesilmelidir.

Yeri gelmişken, Başbakan’ın ağır hakaretlerini sineye çekip “Üstümüze almıyoruz” diyerek alttan alan ve tarafsız, objektif, sorumlu basın ahlakını savunmaktan uzaklara düşenleri esefle karşıladığımızı da belirtmekte yarar görüyorum.

Değerli Milletvekilleri,

Tümüyle sabittir ki, İmralı canisi AKP’yi topaç gibi çevirmekte, kum torbası gibi görmekte ve türlü manevralarla kendisine bağlamaktadır.

Gelişmeler bize, Başbakan Erdoğan’ın Abdullah Öcalan’la siyam ikizi haline geldiğini, aynı tarlanın mahsulü olduğunu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlamaktadır.

Canibaşı hepimizin bildiği kişi olup, aynıdır; BDP değişmemiştir ve yerinde durmaktadır; PKK ise olduğu yerde çivilendiğinden asla taviz vermemektedir.

Şu işe bakınız ki, AKP dümeni kırılmış metruk bir tekne gibi oradan buraya, şuradan oraya savrulmakta, bölücü terörün kıyılarında umut arayacak kadar dengesizliğin, densizliğin ve acziyetin dibini boylamaktadır.

İmralı canisinin BDP’lilere açıkladığı görüşleri, her ne hikmetse sızıntının kim tarafından yapıldığı kadar konuşulmamış, hele hele Başbakan birkaç dolaylı söz dışında bunun yanından bile geçmemiştir.

Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz hafta sonu Balıkesir’de, “Artniyetli haberlere, dedikodulara, söylentilere, medya üzerinden kurulan tuzaklara itibar etmeyin, biz açıklama yapmadıkça, teyit etmedikçe bütün söylentiler, dedikodular yalandır, iftiradır, asılsızdır” sözlerini rahatlıkla ve yüzü kızarmadan ulu orta kullanılabilmiştir.

Bir insanın alenileşmiş rezil düşünceleri böylesine çarpıtabilmesi için ya ar damarının çatlaması veya basiretinin bağlanması yeter sebep olacaktır.

Öncelikle şu hususun altını kalın olarak çiziyorum ki, Başbakan Erdoğan İmralı canisinin BDP’lilere hezeyanlar içinde açıkladığı düşüncelerin neresinde kendisine bir rol biçmektedir?

Bu kepazeliklere onay vermiş, bu şerefsizliğe destek sağlamış mıdır?

Başbakan Erdoğan İmralı canisiyle neyi görüşmekte, neyin pazarlığını yapmakta, neleri vaat etmektedir?

14 yıl evvel mevta olmuş, kadavra haline dönmüş, sinmiş, bitmiş, İmralı kodesine tıkılmış bir katili, tekrar Türk milletine ve devletine diklenen ve kafa tutan cürete getiren esas amil Başbakan’ın kapalı kapılar arkasında verdiği umutlar mıdır?

Başbakan Erdoğan; şeytanla, canavarla, şehidimizin, gazimizin varlığına namlu çeviren günahkarla hangi sözde çözüm ve barış projeleri altında buluşmaktadır?

Bunlar mutlaka cevaplandırılması ve açığa çıkarılması gereken sorulardır ve Başbakan gecikmemelidir.

Bildiğiniz üzere, İmralı canisinin BDP’li bölücülere söyledikleri sürpriz sayılmasa da, yenilir yutulur türden değildir.

Şu sözler caninin ağzından dökülmüş ve kayıt altına alınmıştır:

“AKP’ye altın tepsi içinde iktidarı biz sunduk. Bize bir teşekkür etmediler.”

“MİT’e darbe planlandı. Başbakan sıranın kendisine geleceğini gördü ve vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı, ben devreye girdim ve süreci başlattım.”

“Parlamentoda komisyonlar kurulacak, hakikat komisyonları kurulacak, akil adamlar denetiminde olacak. Çekilme o zaman olur. Çekildiğimiz anda gerillayı daha da büyüteceğiz. Çekilme Parlamento kararıyla olacak.”

“Ne ev hapsi, ne de af bunlara gerek kalmayacak. Herkes, hepimiz özgür olacağız. Başarılı olursak ne KCK tutuklusu kalır ne başkası. Bu olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak. Ölen ölecek.”

“Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Bey’in Başkanlığını destekleriz. Biz AKP’yle bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz. Yalnız başkanlık ABD’deki gibi olmalı.”

“Vatandaşlık maddesini yazdırıyorum: Özgür iradesiyle Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlılığını ifade eden her birey Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.”

“Sizin Türk milliyetçiliği dediğiniz faşist bir örgütlenmedir. Alet olamayız. Millet Arap, Türk ve Kürdü kapsar. Hedefimiz, Kürt-Türk ilişkilerinin özgür bir temelde anayasal bir ifadeye kavuşturulmasıdır”

“Kürtler kendilerini özgürce ifade edecek ve yönetecektir. Şu anda yasa dayatırsak büyük alerji yaratır. AB yerel yönetim özerklik şartına şerh kalkarsa bu mesele önemli ölçüde çözülür.”

İşte Başbakan Erdoğan ve hükümeti kısaca belirtmeye çalıştığım bu görüşlerin sahibi bir kanlı teröristle Türk milletini masaya yatırmış ve Türkiye’yi yem olarak sırtlanın önüne koymuştur.

Merakımız, Başbakan’ın bu sözlere ne diyeceği, ne tepki vereceğidir.

Temas etmek istediğim bir başka nokta ise, İmralı canisinin başta vatandaşlık tanımı olmak üzere, milliyetçiliği kötüleme ve milleti etnik kimliklere indirme arayışının aynısıyla Başbakan’da da görüldüğü ve karşılık bulduğudur.

Başbakan ve canibaşı benzer kavramlarla, benzer fikirlerle ve süreç diye başlatılan sözde çözüm vasıtasıyla tam bir yıkım ikizi haline gelmişlerdir.

İmralı, Başbakan’ın göz yummasıyla teröristbaşının yeni karargâhı haline dönmüştür.

Başbakan Erdoğan ile İmralı canisi müzakere yapa yapa benzeşmişler, birbirlerinden etkilenmişler, aynı düşünce kirine bulaşmışlardır.

En sonunda İmralı canisi de anayasa hazırlığına İmralı’dan müdahil olmuş ve tekliflerini TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na ulaştırmak üzere ulaklarına vermiştir.

Görüldüğü kadarıyla AKP, PKK ile anayasa yapmak amacıyla kolları sıvamıştır.

Acaba TBMM Başkanı Sayın Cemil Çiçek bunlara ne diyecektir?

Öcalan’dan başkanlık konusunda açık çek alan Başbakan tahmin ediyoruz ki rahatlamış ve rahata ermiştir.

Önemli olan da zaten budur.

Türkiye’nin ne olacağı, Türk milletinin hangi zulümlere maruz kalacağı ve ne tip bir bölünme fırtınasına tutulacağı önemsiz ve anlamsızdır.

Yapılan hesaplar, içine girilen ihanet ilişkileri Başbakan Erdoğan’ın başkan olmasına, Öcalan ve militanlarının genel afla özgür kalmalarına kadar hız kesmeyecektir.

Bu çerçevede özerk Kürdistan AKP iktidarda kalırsa gözle kaş arasında inşa edilecek ve Kürt kökenli kardeşlerimizin iliği kurutulacaktır.

Ana muhalefet partisi CHP’nin de ne dediği, ne söylediği ve nerede durduğu belli değildir.

CHP Genel Başkanı süreç denilen çöküş ve çözülme sürecine negatif yaklaşmadıklarını, ama bilgi alamadıklarını şikayetle belirtmektedir.

Ana muhalefet partisi lideri ayrıca, “Neden ben yokum, ne konuşuyorsunuz bana da söyleyin, kredi verdim, paylaşın, şeffaf olun” türünden sözlerle rol kapmak derdine düşmüştür.

CHP’nin bir genel başkan yardımcısı ise İmralı canisinin vatandaşlık tarifinin, kendilerinin milliyetçilik anlayışıyla örtüştüğünü vurgun yemişçesine dile getirmiştir.

AKP-CHP-BDP-PKK yapılanması, aslında Sevr masasının dört bacağı, bölünmenin dört gözü, yıkım ve çözülmenin dört ası olarak durmadan zehir kusmakta ve milletimize pusu kurmaktadır.

İnanıyorum ki, bu olanları AKP’ye oy vermiş kardeşlerim, CHP’ye destek sağlamış kardeşlerim ve bu iki parti içindeki vatansever Türkiye sevdalısı milletvekili arkadaşlarım öfkeyle, kızgınlıkla izlemektedir.

Bu karşılıklı itişmelere, söz düellolarına ve gelgitlere muhakkak ki Kürt kökenli vatandaşlarımın da bir itirazı olacaktır ve olmalıdır.

Bu kardeşlerim, Türk milletinin eşit ve onurlu birer mensubu olduklarını, Hakkari’nin kaderinin İstanbul’dan ayrı tutulamayacağını iyi bilmelidirler.

Doğu ve Güneydoğu bölgemizde yaşayan insanlarımız, PKK’nın, İmralı canisinin ve AKP’nin baskı ve tasallutundan mutlaka kurtulmalı ve kurtarılmalıdır.

Milliyetçi Hareket Partisi buna taliptir ve doğudan batıya, kuzeyden güneye her bir kardeşimi Cenab-ı Allah’ın eşsiz ve yeri dolmaz emaneti olarak görmeye dün olduğu gibi bugün de vardır ve devam edecektir.

Aramızdaki ayrık otlarını milletimin tüm fertleriyle birlikte temizleyeceğimize, bölücüleri, terör tüccarlarını, ara bozucuları ve BOP suyundan içenleri dışlayarak Türk milletini güçlü, Türkiye’yi küresel ölçekte sözü dinlenen itibarlı bir ülke yapacağımıza inanıyor, tüm gayretimizin buna dönük olduğunun bilinmesini istiyorum.

Bize göre, cinayet örgütünden insanlık adımları beklenmemeli, Nevruz vadeli dillendirilen senaryoların daha maliyetli olarak milletimize fatura edileceği, terör örgütünün asla silah bırakmayacağı anlaşılmalıdır.

Başbakan farkında mıdır bilemem, ama analarımızın gözyaşını döken bizzat kendisi ve canlandırdığı terör örgütüdür.

Anaların ağlamasın diyenler, bu zamana kadar anaları inim inim inletmiştir.

Kandan geçinen, kayıplarımıza neden olan ve Türkiye’yi küresel ölüm karaborsasında satışa çıkaran Başbakan ve hükümetidir.

Ayrıca bize bulunmaz Hint kumaşı olmadığımızı söyleyerek kim olduğumuzu soran ve AKP’ye ve CHP’ye randevu vermeyişimizi sızlanarak dillendiren Başbakan’a diyeceklerim şunlardır:

Doğrudur, biz Hint Kumaşı değiliz, olmaya da niyetimiz yoktur.

Bizim İmralı canisine pazarlık yapan, sözde çözüm limanına demirleyen ve Türk milletini çöküşe götüren hiç kimseyle görüşecek bir şeyimiz yoktur.

Başbakan tercih hakkını kullanmış ve teröristbaşıyla randevulaşarak tarafını belli etmiştir.

Bunun için bizimle görüşecek, konuşacak ve iletecek bir şeyi de kalmamıştır.

Milliyetçi Hareket Partisi Hint kumaşı değildir, ama Başbakan’ın panzehiri, bölücülük mikrobunun aşısı, terörün hasmı, kardeşliğin aşığı, huzurun bekçisi, istikrarın gözcüsü, gerçek barışın sözcüsü ve Türk milletinin ta kendisidir.

İmralı karanlığında yönünü kaybedenler, Kandil kuyusuna atlayanlar bizi anlayamaz, bizimle boy ölçüşemez.

Terör postacılığına kadar işi götürenler bizimle aynı hizada ve seviyede bulunamaz.

Mardin’de milliyetçiliğe ve Türklüğe küfür edip, Balıkesir’de tek millet diyerek münafıkça çark edenler bizimle buluşamaz, bizimle herhangi bir şey paylaşamaz.

Çünkü biz Milliyetçi Hareketiz, zikzak çizenlerden, patinaj yapanlardan, kötülüğün çukuruna, karambolun kucağına, kimliksizliğin uçurumuna düşenlerden ve yaşarken siyasi ceset haline gelenlerden hamd olsun olmadık, asla da olmayacağız.

Değerli Milletvekilleri,

Başbakan konuşmalıdır. Başbakan cevap vermelidir. Başbakan yüreği ve cesareti varsa susmamalıdır.

AKP’yi iktidara getiren teröristbaşının içinde olduğu nifak cephesi mi yoksa büyük Türk milleti midir?

Başbakan’ı vatana ihanetten koruyup kolları arasına alan İmralı canisi midir?

Başbakan’ın Öcalan’a toz kondurmaması kendisine bir şükran ve vefa gösterisi midir?

Başbakan Erdoğan kimin namına, kimlerin hesabına çalışmaktadır?

Görevli olarak milletimizin içine mi sızmış, manevi değerlerimizi istismar ederek, yüce dinimizin buyruklarını siyasi malzeme yaparak gözleri mi boyamıştır?

AKP’nin Türk ordusuna düzenlediği operasyonlar PKK’ya ve İmralı canisine verilmiş bir sözün mü gereğidir?

BDP’lilerin emirle başlattıkları mektup trafiğine eskortluk yapan, PKK’yı sözde çözüm sürecine monte eden, bölücülerin Türk milletini kundaklamasına seyirci kalan bir siyasi iradenin Türk milletini temsil ettiğinden bundan sonra nasıl bahsedilecektir?

Gazimize saldıran, palavralarla vakit geçiren, orantısız sallayan, şehitlerimizi inciten, önüne gelenin şehit ve gazi derneği kurduğunu vicdansızca açıklayan bir siyasetçinin, ellerindeki silahla dağlarımızı mesken tutan canileri parlatmasını, övmesini ve iyi dileklerde bulunmasını hangi akıl, hangi vicdan ve hangi insafla açıklamak mümkündür?

Başbakan İmralı canisiyle ortaklık kurup, gemiciklerden oluşan filolarını bir bir denizlerde yüzdürürken hiçbir mesele yoktur da, şehit ve gazilerimiz acılarını paylaşmak ve seslerini duyurmak maksadıyla yasal dernekler kurunca mı sorun olmaktadır?

Gazilerimize, şehit yakınlarımıza şuursuzca saldıran, ağız dolusu kaba sözler sıralayan Başbakan’ın, İmralı canisine en ufak bir serzenişte dahi bulunmamasını ne biz, ne de aziz milletimiz asla unutmayacaktır.

Başbakan Erdoğan teröristlerin sınır dışına çıkmaları çağrısını yinelerken, onlara dokunulmayacağını söylemektedir.

Sormak isterim ki, kendisi bu hukuksuzluğu, bu kanun tanımaz ve takmaz yetkiyi kimden ve nereden almaktadır?

Bu zihniyetin içten içe bağlı olduğu siyasi başkenti Vashington mudur? Londra mıdır? Brüksel midir? Erbil midir? Erivan mıdır? Değilse, neresidir?

İmralı canisinin boğazına urgan geçirdiği, PKK’nın ayağına pranga vurduğu bir hükümet bundan böyle Türkiye’yi nasıl ve ne şekilde yönetebilecektir?

Meclis’teki bir avuç bölücünün her gün fevri ve fitne saçan sözlerini büyük Türk milleti daha ne zamana kadar duymaya mecbur bırakılacaktır?

Kandil’e giden bölücüler mal bulmuş mağribi gibi konuşmakta, en başta da PKK’nın kaçırdığı kardeşlerimiz üzerinden istismar kampanyası sürdürmektedir.

PKK, elinde tuttuğu kamu görevlilerimizi ezmek ve rencide etmek amacıyla görüntüler vermekte ve bu evlatlarımızın görüşlerini tehdit ve silah zoruyla kamuoyuna servis etmektedir.

Olanlar insanlık dışıdır.

Başbakan Erdoğan İmralı’ya methiyeler düzerken, bölücü örgüt askerimizi, polisimizi ve kaymakam adayımızı kullanarak fırsatı ganimete çevirmenin kurnazlığıyla vakit kazanmaktadır.

Sanki iki devlet savaşa girmiştir de, karşılıklı olarak tutsak değiş tokuşu yapacak bir hava oluşmuştur.

Cezaevlerimizde işledikleri suçlardan dolayı cezasını çeken teröristler AKP’nin verdiği tavizlerle tutsak olarak değerlendirilir olmuştur.

Bu olacak şey değildir.

AKP hükümeti aklını başına almalı, hüküm giymiş ve halen tutuklu bulunan teröristlerle, PKK’nın elinde tuttuğu evlatlarımızı aynı kategoride görme aymazlığından ve böylesi tehlikeli bir tutumdan uzaklaşmalıdır.

Muhterem Milletvekilleri,

AKP’nin yönetimindeki bölücülük korosu bize, sizin çözümünüz nedir diyerek sürekli saldırmaktadır.

Eğer çözümden kasıt Türkiye’nin bölünmesi ve milletimizin parçalanması ise biz bu şekildeki bir çözümü değil elimizin tersiyle itmeyi, ayaklarımızın altında lime lime ezer ve ufalarız.

Bizim çözüm üslubumuzda, çözüm anlayışımızda teröre yardım ve yataklı yapmak, bölücülüğü diriltmek yoktur, olmayacaktır ve kesinkes bulunmayacaktır.

Bu itibarla, AKP-BDP-PKK’nın çözüm ve barış yaklaşımını hiçbir şart altında kabullenmeyeceğimiz ve benimsemeyeceğimiz ortadadır.

Önce şunu belirtmek istiyorum, bizim yegane tercihimiz Türk milletinin birliğini ve kardeşliğini savunmak ve ayakta tutmaktır.

Çözüm diyerek bölünmeye ortak olacağımız sanılıyorsa, bunu dünya gözüyle kimseler göremeyecektir.

Millet şemsiyesi altında toplanmak, terör ve şiddet müelliflerine prim vermemek en başta gelen irademiz ve tavizsiz tutumumuzdur.

Biz değişik zaman ve tarihlerde bölücü terörün bitirilmesi konusundaki tekliflerimizi ve Türkiye’nin içinde bulunduğu bunalımlı atmosferi gidermek için görüşlerimizi açıkladık, muhataplarımıza ilettik.

Başbakan’ın okuması, yazması varsa bunları önüne koyup gözden geçirerek istifade etmesi en samimi tavsiyemizdir.

Geldiğimiz bugünkü aşamada, tekraren bildirmek isterim ki, Milliyetçi Hareket Partisi’nin görüşleri özet olarak şunlardan ibarettir:

1- Her adımı Türk milletine ihanet olan, Türk devlet geleneğine aykırılıklarla malul bulunan ve açıkça da anayasal suç haline gelen sözde barış ve çözüm süreci derhal kesilmeli, İmralı canisiyle müzakereler bitirilmelidir.

2- Dış politika uygulamaları süratle gözden geçirilmeli, komşu ülkelerin siyasi birliğini ve toprak bütünlüğünü savunan ve koruyan, milli menfaatlerimiz doğrultusunda yeni bir dış politika konsepti kurgulanmalı ve kurulmalıdır.

3- Uluslararası hukuka aykırı şekilde, Irak’ın kuzeyinde yuvalanan başta Mahmur olmak üzere bölücü örgütün tüm kampları dağıtılmalı, Birleşmiş Milletler nezdinde lobi çalışmaları ve diplomatik girişimler yoğunlaştırılmalı, Kandil imha edilmeli, gerekirse bölgesel aktörlerle işbirliği halinde terör sorununun üzerine gidilmelidir.

4- Sınır güvenliğimiz her düzeyde ve tam olarak sağlanmalıdır.

5- Bölücü örgüt mensupları silahlarını ön şartsız güvenlik güçlerimize teslim etmeli ve militanlar Türk adaletine teslim olmalıdır.

6- Yeni Büyükşehir Kanunun, belediye sınırlarını il sınırı olarak düzenleyen hükmü iptal edilmelidir.

7– Anayasa çalışmalarında milletimizin birliğini, kimliğini, dilini sakatlayacak, devletin idari düzenini bozacak her türden düzenleme reddedilmelidir.

8– Bölücülükle mücadele eylem planı hazırlanmalı, terörün insan, mali ve finansal kaynakları kurutulmalı ve eylem sahaları yok edilmelidir.

Başbakan Erdoğan unutmasın ki, yaptıkları ve tercih ettiği politikaları vatana ihanet suçunu oluşturmaktadır.

Böyle giderse kendisi ve hükümeti mutlaka hain damgasıyla damgalanacak ve Türk milletine hesap vermekten kaçamayacaktır.

Herkes bilmelidir ki,

√ Çözülme ve bölünme sürecine, çözüm ve barış kılıfı geçirilmesi,

√ Teröristlerle pazarlıkların diyalog ve müzakere sözleriyle hafifletilmesi,

√ Demokratik özerkliğin yerel yönetimlerin güçlendirilmesi kamuflajıyla yutturulması,

√ Federasyonun başkanlık modeli kabuğuna gizlenmesi,

√ Bölünmüş devlet yapısının demokratik cumhuriyet ismiyle kapatılması,

√ Mütarekenin kabullendirilmesi için silahları susturma ve ellerin tetikten çekilme propagandasının seferber edilmesi,

√ Genel af direncini kırmak için normalleşme sözlerinin kullanılması,

√ Analar ağlamasın istismarıyla barış taleplerinin örtüştürülmesi,

√ Milli birlik ve kardeşlik uyutmasıyla terörle mücadelenin sulandırılması ve tavsatılması,

√ Ve Türk kimliğini Anayasadan çıkarmak için eşit vatandaşlık ifadesinin bahane olarak ileri sürülmesi hiç kimseyi kandırmaya yetmeyecek, aziz milletimizi de Allah’ın izniyle ikna edemeyecektir.

AKP ve kol kola girdiği bölücü şebekenin dili;

√ Rahmani değil, şeytanidir.

√ Birlik ve beraberliğe çağrı değil, kavgaya ve bölünmeye davettir.

√ Çözüme değil çöküşe, barışa değil batışa ve bitişe neden olacaktır.

Bunun için Milliyetçi Hareket Partisi AKP’nin sözde çözüm sürecine tümüyle karşıdır, ihanete direnmeye kararlıdır, her şeyiyle milletimizin yanındadır ve var gücüyle de melanetin aşamayacağı milli siper olmayı sürdürecektir.

Başbakan ve partisi çözüm şakşakçılığının sonunda milletimizin kahrından, bedduasından kurtulamayacak ve mutlaka Türk adaletinin önünde hazır ol vaziyette yaptıklarının bedelini ödeyecektir.

Mühür vursalar da dilimize, kelepçe geçirseler de kolumuza, zincir taksalar da ayağımıza yine vatan deriz, yine millet deriz ve yine Türklük ve milliyetçilik uğruna düşeriz çetin yollara, kul olmayız Allah’tan başkasına ve çakmak çakmak gözlerimizle, hilal gibi bakışlarımızla meydan okuruz zifiri karanlığa.

Bu duygularla konuşmama son verirken siz muhterem milletvekili arkadaşlarımı ve değerli misafirlerimizi bir kez daha sevgi ve saygılarımla selamlıyor, hepinizi Cenab-ı Allah’a emanet ediyorum.

Sağ olun, var olun.


Kategorisi: Lider'den

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter