4 Haziran 2013 Grup Toplantısı Konuşmaları

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,

Çok Kıymetli Misafirler,

Basınımızın Değerli Mensupları

Konuşmama başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Bu haftaki grup toplantımızı ülkemizin gerilim düzeyi yüksek bir döneminde gerçekleştiriyoruz.

Türkiye yaklaşık bir haftadır Taksim Gezi Parkı merkezli olaylara kilitlenmiştir.

Bu kapsamda sokaklar karışmış, şehirler kaynamış, istikrarsızlık kanalı çok yönlü açılmıştır.

Türkiye allak bullak olmuştur.

Şiddet, baskı, zulüm ve anlaşmazlıklar her tarafa yayılmıştır.

Taksim’de çatlayan fay hattı ülkemizi baştanbaşa sarmıştır.

Milletimiz gelişmelerden endişelidir.

Toplumsal kutuplaşma hiç olmadığı kadar artmıştır.

Demokratik kültür, bireysel hak ve özgürlük talepleri, hoşgörü ve uzlaşma beklentileri ağır yara almıştır.

Başbakan ve hükümeti yanan toplumsal ateşin üzerine benzinle gitmiş, bunun yanında hiçbir tepkiyi kaale almamış ve bildiğini okumayı sürdürmüştür.

Türkiye bir korku sarmalına hapsedilmiştir.

Risk ve tehditlerin hacim ve hızı ileri bir safhaya ulaşmıştır.

Sağduyunun rehberliği, soğukkanlılığın öncülüğü arka plana itilmiştir.

Hakikaten yaşananlar alarm vericidir.

Gündeme gelen hadiseler, ilişkiler, ittifaklar, açıklamalar, restleşmeler kontrolsüz gidişatı çığırından çıkarmaktadır.

Taksim Gezi Parkı odaklı kurgulanan çatışma ve çekişme dinamiklerinin, siyasi ve toplumsal bir fecaate kapı aralaması an meselesidir.

AKP hükümeti kriz üretmektedir.

AKP hükümeti cepheleşme imal etmektedir.

AKP hükümeti biz-siz ayrımını güçlendirmektedir.

İşin aslında en büyük tehlike de buradadır.

76 milyonun iktidarı olma iddiasını yalnızca retorikte kullanan Başbakan Erdoğan, her alanda birlikteliği sabote etmekte,“ben yaptım oldu” hodbinliğiyle sabırları zorlamaktadır.

Başbakan’ın her sözü olay olmaktadır.

Her beyanı toplum huzurunu baltalamaktadır.

Her icraatı memnuniyetsizler bloğunu tahkim etmektedir.

Kimseyi dikkate almamaktadır.

Eleştirilere kulak asmamaktadır.

İkazlara dikkat etmemektedir.

Başbakan başına buyruk ve ölçüsüzdür.

Başbakan kibirli, kinli, kaba ve keskindir.

Başbakan kendi ve zihniyeti dışındaki herkesle ihtilaf içindedir.

“Ben milletin hizmetkârıyım dedikçe” gerçekte otoriter eğilimlerini somutlaştırmaktadır.

Hizmetkârlık ezberini diline dolayıp da, bu kadar aksini yapan ve aksine hareket eden bir siyaset figürü pek az görülmüştür.

Başbakan Erdoğan sert ve cebri yöntemlere iyice abanmıştır.

İnsafını, merhametini ve hoşgörüsünü kaybetmiştir.

Başbakan ve hükümeti artık husumetin, hıncın ve hizbin adresi haline gelmiştir.

Ve oynamadık, tahriş etmedik, bozmadık bir şey bırakmamıştır.

Son vakalar bir bakıma, 10,5 yıllık AKP iktidarının kenarda ve dışarıda bıraktığı toplum kesimlerinin; dikkate almadığı, umursamadığı istek ve beklentilerin taşması ve taşkınlık göstermesi olarak yorumlanmalıdır.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin çeşitli vesilelerle uzun zamandır tam bir isabetle öngördüğü tehlikeler bir bir kristalize olmaya başlamıştır.

Türkiye’mizin bugünkü tablosu, bugünkü vahim durumu AKP’nin benimsediği yanlış ve yozlaşmış siyasetin kaçınılmaz bir ürünüdür.

Bilmek lazımdır ki, Başbakan’ın Balkon konuşmaları, ertesi günü bizzat kendisi tarafından çiğnenmiştir.

Birlik, kardeşlik, huzur ve istikrar ifadeleri yine kendisi tarafından anlamsızlığa mahkûm edilmiştir.

Başbakan için bir tek makbul ve meşru olan kendisi ve yandaşlarıdır.

Bunun dışındaki herkes terbiye edilmesi, ayar verilmesi ve hizaya getirilmesi gereken kalabalıklardır.

İnkar edilemez bir şekilde ortadadır ki;

√       10,5 yıldır aklına eseni yapan Başbakan’dır.

√       Mazlum edebiyatı yaparak zorbalıkta rekor kıran Başbakan’dır.

√       Türkiye’yi bölüp parçalayarak demokratikleştireceğini sanan gafil Başbakan’dır.

√       Kendi dışındakilere hayat hakkı tanımayan Başbakan’dır.

√       Küçümsemeyi, azarlamayı, hakir görmeyi ve ötekileştirmeyi marifet sayan Başbakan’dır.

√       Demokrasinin altını kazan, özgürlüklerin içini boşaltan, güvenliği yere seren ve güveni boğazlayan yineBaşbakan’dır.

Türk milletinin, 10,5 yıldır Recep Tayyip Erdoğan ve hükümetinden çekmediği kalmamıştır.

Adalet ve Kalkınma Partisi;

√       Milli ve manevi değerleri tahrip ederek,

√       Milletimizi bölecek söylem ve eylemleri genişleterek,

√       Cumhuriyet’in temel kurum ve emanetlerine savaş açarak,

√       Teröristlere sevimlilik yapıp, müzakerelere teslim olarak,

√       Devleti partizanlığın ve yandaşlığın tuzağına çekerek,

√       Hukuku, dirlik ve düzeni çatlatarak siyasetini bugüne kadar getirmiştir.

AKP’nin ucuz yaklaşımları, iftira, ihanet ve talanla özdeşleşen uygulamaları Türkiye ve Türk milleti için yıkım ve çözülmenin şifrelerini ifşa etmiştir.

Ne var ki bunlara karşılık, bizzat partimiz tarafından dile getirilen iyi niyetli ihtarlar, somut teklifler, dikkat çekici önermeler muhatap görmemiştir.

Ne kadar diretsek de, ne kadar uğraşsak da ve ne kadar mücadele versek de AKP bozuk sicilinin izinden gitmeyi tercih etmiştir.

Baştan beri Türkiye’nin tıkanma ve tükenme sürecine doğru adım adım gittiğini haber veren; uzlaşma, hoşgörü ve diyalog öneren Milliyetçi Hareket Partisi’nin sesi, gözünü intikam bürümüş AKP tarafından duyulmamış ya da duyulmak istenmemiştir.

Başbakan ve partisi;

√       Milletimizin kardeşlik bağlarını yıpratan ve kopma derecesine kadar incelten tavrını sürdürmüş,

√       Yapay ve sistematik çatışma alanları inşa ederek ayrımcılığı körüklemiş,

√       Yandaş ve karşıt iki cephe oluşturarak toplumsal yapıyı provoke etmiş,

√       Geçmişin acılarını kaşıyarak ve kanatarak nifak mevzileri açmış,

√       İnanç istismarından medet umarak, basit hesap ve hedefler uğruna Türkiye’nin ahengini, Türk milletinin bin yıllık kazanımını etnik ve mezhep ayrımcılığı üzerinden heba etmeye kalkışmıştır.

AKP’nin sürdürdüğü siyaset yöntem ve stratejisi Türkiye’nin aleyhine ne varsa hayata geçirmiştir.

Bu siyaset anlayışı istismarcılıkta tavan yapmıştır.

AKP’nin zorlamaları demokrasimize zararlar vermiştir.

AKP’nin dayatmaları milli ruh ve kimliğe darbeler vurmuştur.

Tüm bu gelişmelerin izdüşümünde diyebiliriz ki, iktidar bunalımlardan istifade etmiş, krizleri kullanmış ve toplumsal gelgitleri hanesine yazmıştır.

Düne kadar bilinçli bir şekilde huzursuzluk üretmiş, duyguları ajite etmiş, insanımızı ayırmış ve kamplaştırmıştır.

Ancak Taksim’de yaşanan ve ülkemizin geneline yayılan olay ve protestoların diğerlerinden farklı özellikler gösterdiği de bir gerçektir.

Başbakan ve partisi bu defa zora girmiş, bu kez köşeye sıkışmış ve tökezlemiştir.

 

Değerli Arkadaşlarım,

Elbette Taksim Gezi Parkı’yla vasat bulan eylem ve gösteriler farklı yönleriyle ele alınmalı, mesajlar doğru okunmalı ve ortaya çıkan gerçekler derinlemesine analiz edilmelidir.

Bunu da yapması gereken en başta Başbakan ve hükümetidir.

Taksim geriliminin ana ve sıklet merkezi Başbakan’ın kuru inadı, hoşgörüsüz tavrı ve “benden başkası hükümsüzdür”anlamına gelen miadı dolmuş siyaset dilidir.

Olan biten tüm vakaları yalnızca sökülen ağaçlara, Topçu Kışlası’nın yapımına ve alış veriş merkezi inşasına bağlamak bir tarafı eksik bırakacaktır.

Şüphesiz Taksim’de yeşili kapatmak, ağaçları kesmek ve Gezi Parkı’nı gezilemez yer haline getirmek olayları tetiklemiştir.

Ancak meselenin gerisinde birikmiş öfke ve kızgınlıkların da bir hayli tesiri görülmektedir.

İktidarın bugüne kadarki tutum ve tercihleri, ceberrut eğilimleri Taksim’de ters tepmiş ve kabaran toplumsal dirençle karşılaşmıştır.

Başbakan Erdoğan tepkileri ilk başta basite almış, doğan krizin yine kendisine yarayacağını sanmış, ancak bu kez yanıldığı ve yanlışa düştüğü günler sonra meydana çıkmıştır.

Taksim Gezi Parkı’ndaki gelişmelerin bize göre iki boyutu bulunmaktadır.

Birinci olarak, bu Park’taki ağaçların kesilmesi, yeşilin imhası ve buranın rant alanı haline getirilecek olmasıdır.

Başbakan Erdoğan’ın İstanbul’un göbeğindeki yeşil alanı katlederek AVM yapma istediği muhterem İstanbullara saygısızlıktır.

Hele hele, durup dururken Topçu Kışlasını yeniden yapma tercihi, eli boş ve hezeyanlarla vakit geçiren bir siyasetçinin sapması olarak görülmelidir.

Buna karşılık olmak üzere, Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği, söz konusu Park üzerine, Topçu Kışlası süsü verilerek alışveriş merkezi yapılmasına imkan tanıyan 27 Şubat 2013 tarihli ve 139 sayılı Kültür Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu’nun kararını iptal istemiyle İstanbul 6’ncı İdare Mahkemesi’ne götürmüştür.

Taksim’deki protestoların alevlendiği 31 Mayıs 2013 tarihinde de anılan İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararını gecikmeli olsa da vermiştir.

Ne var ki, bu durum bile olayların yatışmasına yetmemiş, Dünya gündemine oturan ilkel ve üzücü görüntülerin önüne geçememiştir.

Başbakan Erdoğan Mahkeme’nin bu kararını sorgulamış ve maksatlı bulmuştur.

Arkasından da, Taksim Meydanı’ndaki Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkarak yerli-yabancı turistlerin gurur duyacağı bir opera binası yapacaklarını ilan etmiştir.

Başbakan Erdoğan’ın birden bire yeşeren bu opera merakı gözümüzden kaçmamıştır.

Herhalde kendisinin eşbaşkanlık unvanının yanına tenor sıfatını iliştirmesi de yakında gündeme gelecektir.

Aklımızın almadığı husus, Taksim’in bir tek eksiğinin opera binası mı olduğudur?

Başbakan, Atatürk Kültür Merkezi’nden ne istemekte, bu binanın neresi kendisini rahatsız etmektedir?

Yoksa isminin başında Atatürk olmasından mı gocunmaktadır?

Başbakan Erdoğan kime sormuş, kimin tavsiyelerine uymuş ve kimlerden etkilenmiştir de AKM’nin yıkım butonuna basmaya karar vermiştir?

Ayrıca Anıtkabir de hedefte midir?

Türkiye’yi yıkım projesiyle mahvetmeye ve bölmeye girişmesi yetmemiş midir?

Türkiye’nin her tarafında AVM açarken ve bu yolla İstanbul’un her köşesindeki esnaflarımızı dışlarken Taksim’e AVM’nin temelini kazmak maksadıyla yıkım ekibi görevlendirmesinin ne manası, ne gereği vardır?

Gezi Parkı’nın suyu mu çıkmış, İstanbul’un nefes aldığı mekân Başbakan’ın uykularını mı kaçırmıştır?

Anlaşılan Başbakan’ın birilerine verdiği söz vardır.

Taksim’in yağması, ağaçların kesilmesi, yeşilin bitirilmesi konusunda fikir birliği içinde olduğu kimseler söz konusudur.

Bunu da ne pahasına olursa olsun hayata geçirme konusunda kararlı olduğu ortaya çıkmıştır.

Gezi Parkı’na dozerlerle girilmesi, buna karşı koyanlara sert muameleler gösterilmesi toplumsal infialin ilk kıvılcımını tutuşturmuştur.

Sabaha karşı düzenlenen polis baskınları, yaka paça yapılan gözaltılar, biber gazlı müdahaleler, insanlıkla bağdaşmayan şiddet sahneleri Gezi Parkı’nı kâbusa çevirmiştir.

AKP hükümeti saldırdıkça kalabalıklar artmış, tahammülsüzlük gösterdikçe olaylar büyümüş ve yurt sathına yayılmıştır.

Siyasi irade polisi göstericilerin üzerine salmıştır.

Orantısız saldırıları ve yürekleri burkan şiddet tablosunu onaylamadığımız gibi telin ettiğimizi de buradan ifade etmek istiyorum.

Ve mutlaka polise gazlı, plastik mermili ve tazyikli suyla saldırı emri verenler hakkında gerekli tüm hukuki işlemlerin yapılmasını ve bunun da geciktirilmemesini bekliyorum.

Dikkatimizi çeken bir konu da, Başbakan’ın ihanet sürecini birlikte götürdüğü ve iki ayaklı posta arabası olarak kullandığı bazı bölücü siyaset temsilcilerinin Taksim’de ön planda yer almış olmasıdır.

Daha da ilginç olanı, İmralı canisinin kanlı posterlerinin sallandığı, PKK paçavralarının taşındığı ve bölücü örgüt militanlarının da suyu bulandırmak ve fırsatı ganimete çevirmek için meydanlara inmeleridir.

Şurasını hemen ifade etmeliyim ki, samimi ve duyarlı bir şekilde Taksim Gezi Parkı’na sahip çıkan, demokratik duruşlarını gösteren vatandaşlarımızla bölücü militanları aynı kefeye koymak söz konusu değildir.

Taksim’in hayat hakkına sahip çıkan kardeşlerimiz her türlü övgüyü hak etmektedir.

PKK sempatizanlarının, marjinal sol örgütlerin kalabalıkları kendi menfaatlerine çevirmek için olağanüstü gayret gösterdikleri de aşikardır.

Bunların, demokratik haklarını seslendiren masum vatandaşlarımızın arasına sızarak ülkemizi belirsizliğe çekmeye çalıştıkları görülmektedir.

Nitekim etrafa verilen zararların, cam ve çerçeveleri indirecek kadar sahnelenen aşırılıkların, belediye otobüslerine, özel otomobillere, çevredeki esnaf ve işyerlerine verilen hasarların, maskeli yüzlerin polise taş ve sopalarla saldırmasının, parti binalarının ateşe verilmesinin başka türlü izahı olmayacaktır.

Bizim açımızdan, milli varlığımız olan ormanları yakan, yeşili kapatan, çevreyi kirleten, insan ve doğa sevgisinden zerre kadar nasiplenmemiş terör gruplarının Gezi Parkı’na sahip çıkması eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur.

Çevreyi yakıp yıkanları, etrafa zehir saçanları ve her neviden şiddet taraflarını buradan kınıyor, herkesi olgunluğa ve sağduyuya davet ediyorum.

Muhalefet potansiyelini Türkiye’yi anarşiye ve asayişsizliğe sokmak için kışkırtanların arkasında kimler vardır?

Taksim kalkışmasını ve alaborasını gerçekte hangi mahfiller teorilendirmiş ve kimlere ihale etmiştir?

Buradan Başbakan ve hükümetiyle neyin pazarlığı yapılmaktadır?

Türkiye nereye götürülmek istenmektedir?

Bölücü mihrakların da sahneye çıktığı olaylarla nereye varılmak istenmektedir?

Milliyetçi Hareket Partisi’nin bölücü ve yıkıcı oluşumlarla bırakınız yan yana gelmesini, şerefli isminin birlikte anılması dahi alçaklık ve müfteriliktir.

Başbakan Erdoğan’ın geçtiğimiz cumartesi günü Türkiye İhracatçılar Meclisi’nde yaptığı konuşmasında partimizi değişik unsurlarla aynı kategoriye alma, aynı karede gösterme izansızlığı asılsızdır, yalandır ve saptırmadır.

Yeri gelmişken tekraren ifade etmeliyim ki, parti olarak Taksim’deki olayların değil içinde olmayı, kıyısında köşesinde dahi bulunmamız mümkün değildir.

Biz dibi görünmeyen kuyulardan su içmeyiz, tahrik ve kışkırtmalardan pay kapmak niyetiyle pusuya yatmayız.

Biz yangından mal kaçırmak için köşe başında saklanan, karanlıktan faydalanarak heybesini doldurmaya çalışan çapsızlıkta hamd olsun olmadık, olmayız ve olmayacağız.

Netiz, tutarlıyız, özgüven içindeyiz ve sapsağlam şekilde ilkelerimiz ve ülkülerimiz neyi gerektiriyorsa onun peşindeyiz.

Ve bugünkü ülke manzarasından, toplumsal elektriklenmeden oldukça muzdaripiz.

Gelişmelerin seyrinden de kaygılıyız.

Çünkü biz, Türkiye sevdalısı, Türk milleti aşığı milliyetçi-ülkücü hareketiz.

Türkiye’yi küçük düşürecek hiçbir eylemin içinde olmayız.

Türk milletini üzecek ve korkutacak hiçbir tertip, tezgah ve komplonun safında yer almayız, almayacağız.

Bu itibarla, Taksim’de neden MHP yok diyenlere, sanal alem üzerinden bizi eleştirenlere, aslı astarı olmayan suçlamalarla kafaları bulandırmaya çabalayanlara gözümüz de, gönlümüz de, kapımız da kapalıdır, kapalı duracaktır.

Biz vatan mücadelesi verirken dört-beş ağaç gölgesine yatanlar acaba neredeydi?

AKP-BDP-PKK ve İmralı canisinin birlikte yürüttükleri süreç ihanetine karşı onurlu ve cesur şekilde duruş gösterirken, şimdilerde bize akıl verenler nerelerde geziyorlardı?

Ağacın derdine düşenler, konu vatan toprakları ve Türk milletinin bölünmez bütünlüğü olunca hangi caddelerde boy gösteriyorlardı?

Bugünlerde ortalığı karıştırmak için diş bileyen ana muhalefet partisi, sözde çözüm ve barış süreci zehir saçarken aklı nereydi? Neyle meşguldü? İktidara ne hakla kredi açmakla oyalanıyordu?

Milliyetçi Hareket’in hiçbir mensubu olayların içinde yer almayacaktır.

Hiçbir mensubumuz tartışma, keşmekeş ve anlaşmazlıkların görüş açısında bulunmayacaktır.

Bunun aksine hareket eden kim olursa olsun aramızda ve yanımızda bulunamayacaktır.

Bizim için AKP’nin devrileceği, görevden alınacağı tek yer sandıktır ve bunu da yapacak olan Türk milletinin kutlu iradesidir.

Sokakların sisinden ve kontrolsüzlüğünden sonuç çıkmaz, çıksa da kimsenin hayrına olmaz ve yanına kar kalmaz, kalmayacaktır.

Biz bu sebeple bakışımızı sokaklara değil, siyasetin er meydanına çevirdik.

Sorunların çözüm yeri meydanların demokratik zemini ve son tahlilde de demokratik vasıtalardır.

Biz bunun için Bursa’dan, İzmir’den, Adana’dan ayağa kalktık.

Şimdi de Erzurum’dan birlik ve beraberlik diyerek haykıracağız.

Başbakan’dan rahatsız olanlar, otoriter mizacından bunalanlar, hükümetten dertlenenler mutlaka meşruluğun yolundan ayrılmamalı ve Milliyetçi Hareket’in iktidarla mücadelesine arka çıkmalıdır.

Biz AKP’nin üstesinden Allah’ın izniyle geliriz.

Biz Başbakan’a yaptıklarının hesabını sorarız.

Kimse merak etmesin, yapılanları bu iktidarın yanına bırakmama konusunda söz verdik, yemin ettik ve geri dönüşü olmayan bir kararlılık gösterdik.

Şayet Türkiye’de sokakları mobilize ederek, aynı şekilde saf ve tertemiz beklentileri provoke ederek siyasal değişimi içte ve dışta uman varsa; bilsinler ki, ateşle oynamaktadırlar.

Doğrudur, Başbakan diktatörlüğe kaymaktadır.

Doğrudur, polis aldığı talimatlar gereğince şiddete başvurmaktadır.

Doğrudur, AKP tıpkı Nazileri aratmayacak derecede sanki gaz odaları kurmaktadır.

Doğrudur, Başbakan ve hükümeti insanlarımızın özelini işgal etmekte, her şeyine burnunu sokmaktadır.

Doğrudur, Başbakan Türk milletini bölmeye odaklanarak küresel kanlı projelere taşeronluk yapmaktadır.

Ne olursa olsun, çare demokrasidir.

Ne olursa olsun, tek seçenek meşruiyet sınırlarında kalmaktır.

Ne olursa olsun, gaz altında kalınsa da gaza gelmemektedir.

Türkiye’nin gergin atmosferinin soğuması ve yumuşaması için Başbakan Erdoğan da aklını başına almalıdır.

Kendisini ve iktidarını gözden geçirmelidir.

Tepkileri küçümsememeli, hele ki, üç beş çapulcu diyerek şuursuzca beyanlar vermekten uzaklaşmalıdır.

Başbakan Erdoğan’ın böyle bir ortam ve gündem içinde gitmekten vazgeçmediği yurtdışı seyahati öncesinde, bir basın mensubuyla polemiğe girerek “şu anda evlerinde bizim zorla tuttuğumuz bu ülkenin en az yüzde 50’si var” ifadeleri talihsizlik, aynı zamanda da büyük bir sorumsuzluk örneğidir.

Sayın Başbakan sen kimsin ve kimi tehdit ediyorsun?

Kendi partinin bir belediye başkanı gibi sende, Taksim’deki itirazları bir kaşık suda boğmak merakında mısın?

Bu aziz milleti birbirine düşürme ihtimaliyle mi övünüyorsun?

Kara gömleklilerini ve bindirilmiş kıtalarını nerede konuşlandırdın?

Son çare olarak tıpkı Tunus’un devrik diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali gibi ülkeden kaçtığın gün, Türkiye’nin de iç savaşa sürüklenmesini mi sağlayacaksın?

Lütfen dikkat buyurunuz, bu dil son derece tehlikelidir.

Ve Başbakanlık görevini deruhte etmiş birisi aba altından sopa göstererek sokaklarla iletişim kurmakta, hala gözdağları vermektedir.

Başbakan Erdoğan’ın siyaset tasarımı kazaya uğramış ve çökmüştür.

Muhafazakâr demokrat siyaseti kötürüm kalmış, yatalak hale düşmüştür.

Başbakan Erdoğan’ın politikaları iflas etmiştir.

Tüm sözleri, vaatleri ve hedefleri berhava olmak üzeredir.

AKP’ye oy vermiş muhterem vatandaşlarım Başbakan’ın ipe sapa gelmez bütün konuşmalarından rahatsızdır.

Öyle ki, Sayın Cumhurbaşkanı Gül de demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığına yerinde ve zamanında bir şekilde temas etmiş, Başbakan’a ders vermiştir.

Millete rağmen bir şey olmaz ve olması da düşünülemeyecektir.

İstanbullu kardeşlerimin onayı olmadan Gezi Parkı’nda AVM bulunamaz, Topçu Kışlası kurulamaz ve AKM de yıkılamaz.

Başbakan Erdoğan açtığı gedik büyümeden, dışarıda ve içerde el ovuşturan akbabalar daha fazla meseleyi başka yerlere çekmeden sorumlu, vicdanlı ve faziletli hareket edecek tavrı göstermelidir.

Bunun taviz vermekle, sokağa teslim olmakla bir alakası yoktur.

Zaten 10,5 yıldır ödün vere vere, önüne gelene teslim ola ola hali ve mecali kalmamıştır.

Başka bir Türkiye yoktur.

Gidecek başka bir Türkiye yoktur.

Gidecek başka bir vatanımız yoktur.

Yeterince kavgadan çekmiş, yeterince düşmanlıklar yaşamış ve yeterince kötülüklere muhatap kalmış Türk milletinin, yeni bir bataklığa saplanmasına, yeni bir felaketle karşılaşmasına hep birlikte engel olmalıyız.

Birbirimize girerek, Allah muhafaza Taksim’den Tahrir çıkartmaya yönelerek, Türk baharı için ayin yapan küresel mihrakların, yabancı istihbarat elemanlarının ekmeğine yağ sürerek hiçbir sonucu elde edemeyiz.

Biz bu aziz vatan coğrafyasında, tek millet halinde kalarak, bağımsızlığımızı koruyarak, demokrasimizi çalıştırarak, mevcut şartları daha iyi yaparak, ifade hürriyetine azami saygı ve riayet göstererek sorunlarımızı çözeriz, çözmek zorundayız.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Taksim Gezi Parkı’ndaki gelişmelerin bize göre ikinci boyutu az önce kısmen ifade ettiğim gibi, yılların birikmiş tepkisidir.

Başbakan’ın tahrik edici üslubu olayları kontrolden çıkarmıştır.

Bu zihniyetin iki ayyaş sözü kurşun gibi herkesi vurmuştur.

İçen herkes alkoliktir sözü bomba etkisi yaratmıştır.

“Kafası kıyak nesiller istemiyorum” açıklamasının yanında kindar nesil tavsiyesi korkuları ve olumsuzlukları beslemiştir.

Kürtaj’dan tiyatrocularla itişmeye kadar her mesele toplumsal yapıyı sarsmıştır.

Dizi filmlerle cebelleşmesi, öğretmenleri azarlaması, çiftçilerimize hakaretler yağdırması, teröristlere kucak açması, eğitim hayatındaki aceleci ve uzlaşmadan kaçan düzenlemeleri, toplumun her kesimiyle sürtüşmesi milli vicdanların nefret duymasına yol açmıştır.

Etnik ve mezhep temelli tacizleri milletimizin huzurunu kaçırmış, süreç ihanetine muhalif duranları kandan geçinmekle suçlaması bardağı taşırmıştır.

Dış politikanın iflası, Türkiye’nin itibar ve haysiyetinin iki paralık olması, bombacıların ölüm saçması, sınırlarımızın ona buna peşkeş çekilmesi toplumsal enerjinin yığılmasına, bir noktadan da patlamasına neden olmuştur.

Taksim’den tüm yurda yayılan olayların vahim bir evreye girdiği anlaşılmaktadır.

Tencere-tavalarını eline alan caddeleri doldurmuş, ışıklar yakılıp söndürülmüş, dalga dalga olaylar mesafe almıştır.

Başbakan Erdoğan’ın “tencere-tava hep aynı hava” sözleri de 10,5 yıldır büyük baskı ve kuşatma altında kalan kardeşlerimizle alay etmekten başka bir anlama gelmemiştir.

Biz de Başbakan’a diyoruz ki, “tencere dibin kara, seninki herkesten kara.”

Uluslararası toplumdan üst üste mesajlar gelmektedir.

Başta ABD olmak üzere, AB ülkeleri, medya organları, sivil toplum kuruluşları ve sanatçılar peş peşe açıklamalar yapmaktadır.

Düşündürücü olanı ise, Türkiye’de daha hazin ve dramatik olaylar yaşanırken, terör saldırılarından dolayı kan gövdeyi götürürken hiç sesi çıkmayan ABD’nin arka arkaya demeçler vermesidir.

ABD’nin başına taş mı düşmüş, aklı yeni mi başına gelmiş; yoksa vahşi küresel projelerini uygulamak için verimli bir saha mı bulduğunu zannetmiştir?

İnancım odur ki, Türkiye’yi Ortadoğu’nun davulu başka tokmağı bambaşka ellerde olan ülkeleriyle bir görülmesine Türk milleti müsamaha göstermeyecektir.

Hepiniz şahitsiniz ki, dünyanın gözü sanki ülkemize çevrilmiştir.

Suriye’de emellerine ulaşamayanlar, Arap Baharı virüsünün Türkiye’ye sıçradığını duyurmaktan çekinmemişlerdir.

Üstelik Suriye yönetimi bile vatandaşlarını Türkiye’ye gitmeme konusunda uyararak kendi kanlı ve ölümle bütünleşen yüzünü gizlemeye kalkışmış, Başbakan’ın “Men Dakka Dukka” beyanları da bumerang gibi kendine dönmüştür.

İşte Türkiye bu hallere düşürülmüştür.

Başbakan Erdoğan’ın, Türkiye’nin böylesi bir ortamında yurtdışına gitmesi ise tam anlamıyla basiretsizlik ve sorunlardan kaçmaktır.

Ülkesini bugünkü kargaşada yüz üstü bırakan birisinin, yarın daha büyük bir sorun karşısında firar etmeyeceğinin garantisini kimse veremeyecektir.

Türkiye’nin toplumsal güvenliğinin pamuk ipliğine bağlı olduğu izlenimi fazlasıyla gün yüzüne çıkmıştır.

Ekonomi de gelişmelerden olumsuz etkilenmiş, borsa çakılmış, döviz fırlamış; gelişme ve büyüme aldatmasıyla şişirilmiş sözde istikrar balonu anında sönmüştür.

Türkiye kritik bir eşiktedir.

Türkiye bir hengamenin içindedir.

Türkiye tarihi bir virajdadır.

Ya alevlenen yangını hep birlikte önleyeceğiz, ya da hep birlikte yanmaktan kurtulamayacağız.

Ya hep birlikte tıkanıklığı aşacağız, ya da ağır bir hezimetle karşılaşacağız.

İçinden geçtiğimiz zaman diliminde, sağduyunun kaybolması büyük badirelere yol açacaktır.

Burada en önemli görev Cumhurbaşkanı Gül’e,  Başbakan Erdoğan’a ve hükümetine düşmektedir.

AKP’nin dürüst ve vatansever nitelikli milletvekili arkadaşlarım parti yöneticilerini, toplumsal muhalefete kırıcı ve itici davranmama konusunda uyarmalı, bu partiye oy veren kardeşlerim de bu konuda çağrıda bulunmalıdır.

“Başbakan Erdoğan’ı yedirmeyiz” diyerek sanal delikanlılık yapanlar, bizzat Başbakan’ın kendi kendini yiyip bitirdiğini de mutlaka görmelidirler.

Bu şartlar altında, toplumsal direniş Başbakan tarafından ciddiye alınmalı, gereği yapılmalı, istekler dinlenmelidir.

Olaylar daha fazla sürmeden milletimin tüm fertleri demokratik tepkisini sandığa saklamalı ve AKP’nin haddini burada bildirmelidir.

Başbakan Erdoğan kuru sıkı atmaktan çark etmelidir.

Vaziyet vahamet seviyesindedir.

Türkiye dünya gündemine oturmuş durumdadır.

Medya artık haberleri tarafsız vermeli, aşırılıkları tekrar tekrar göstermemeli, milletin gücünü yabana atmamalıdır.

Aziz milletimin tüm fertleri sakin olmalı, serinkanlı hareket etmeli ve temkinliliğin istikametinden ayrılmamalıdır.

Türkiye’yi Tunus’a, Mısır’a, Libya’ya ve Suriye’ye çevirmek için kolları sıvayanlara alan ve ortam açılmamalıdır.

Biz büyük bir millet olarak bu kısır döngüyü aşacak kuvvet, dirayet ve ferasete kimselerde olmadığı kadar sahibiz.

Bu yüzden dikkat ve uyanık olunmalı, karanlık hesaplar yapanlara duvar örülmelidir.

Sanal medya üzerinden üretilen safsata, söylenti, tezvirat ve yönlendirmelere bakılmamalı, duygusallıklara prim verilmemelidir.

Diğer yandan Başbakan Erdoğan ve hükümeti bundan sonra sözde çözüm sürecinden bahsedemeyecektir.

Zira 63’lüklerin önemli bir bölümü Başbakan’ı eleştirmiş, PKK alçakça yeni bir saldırı düzenlemiş ve bir askerimiz de yaralanmıştır.

Türk milleti daha fazla bu siyaset bezirgânına tahammül edemeyecektir.

Bu nedenle Başbakan Erdoğan Türkiye’yi düzlüğe çıkaracak, toplumsal yaraları saracak ve işbirliğini tesis edecek siyasi iradeyi kalan iktidar yıllarında göstermelidir.

Unutulmasın ki, devletle milleti karşı karşıya getirme heves ve arayışında olan hiçbir siyasetçinin sonu hayırlı olmamış, hiçbirinin ömrü huzur içinde geçmemiştir.

Başbakan maziden ders çıkarmalı, “diklenmeden dik durduk” sözleriyle kendisini avutmamalı, teselli etmemelidir.

Bu aşamada son olarak diyeceğim şudur:

Sayın Başbakan Türkiye’ye hemen dönmelisin, görevinin başına geçmelisin ve Taksim gerilimini azaltmak için tüm çaba ve gayreti sarfetmelisin.

İmralı canisine gösterdiğin ilgi ve yakınlığın, PKK’ya sevgi ve şefkatinin hiç olmazsa birazını sana ve politikalarına karşı çıkanlara göstermekten sakınmamalısın.

Çünkü son olaylar Türkiye’nin bekasını, toplumsal dengesini sallamış ve ihmale gelmeyecek kadar da derinlik kazanmıştır.

 

Değerli Milletvekilleri,

İstanbul’a yapılacak üçüncü köprü birçok tartışma ve fikir ayrılığını da beraberinde getirmiştir.

Bilindiği üzere İstanbul’un fethinin 560’ncı yıldönümü olan 29 Mayıs günü, üçüncü köprünün temeli atılmıştır.

Yeni köprünün yapılacak olması öncelikle trafiğin yükünü azaltacak ve yollarda israf olan zamandan tasarruf sağlayacaktır.

İstanbullu kardeşlerimin trafik çilesi bir nebze de olsa hafifleyecektir.

Bu bizim için sevindiricidir.

Partimizin hedefleri arasında trafik yükünün azaltılması amacıyla alternatif yolların yapımı da bulunmaktadır.

Kuşkusuz buraya kadar herhangi bir mesele yoktur.

Fakat Cumhurbaşkanı Sayın Gül’ün temel atma töreninde yaptığı konuşmasında üçüncü köprüye Yavuz Sultan Selim isminin verildiğini açıklaması özellikle Alevi kardeşlerimiz tarafından tepkiyle karşılanmıştır.

Bizim için üçüncü köprünün daha başlangıçta görüş ayrılıklarına maruz kalması önemli bir sorundur.

İki kıtayı birleştirecek köprünün diyalog zeminini dinamitlemesi oldukça da düşündürücüdür.

AKP hükümetinin büyük hünkârımız Yavuz’un ismini tercih ederek köprüye vermesi bize göre maksatlı bir adımdır.

Daha önce de söylediğimiz gibi, birinci köprüye Cumhuriyet’i, ikinci köprüye Osmanlı’yı sembolize eden isimler verilmişken; üçüncü köprüye de Selçuklu İmparatorluğu’nun hatırasını yaşatmak için Sultan Alparslan isminin verilmesi doğru olacaktır.

Başbakan ve hükümeti yine kimseyi dinlememiş, yine kimsenin fikrini almamış ve merhum hünkârımızın ismini köprüye vererek geçmişin hala çözülemeyen uzlaşmazlıklarını diriltmiştir.

AKP’nin amacı, mezhep eksenli mesaj vermek ve Türk milletini çok çetin bir muammaya gömmektir.

Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimizi dışlama ve incitme pahasına yapılan siyasi tercihlerin milletimizin kardeşliğini ve birliğini sakatlayacağı açıktır.

Bunun yanında Ortadoğu’da iyice kemikleşen ve kesif bir hal alan mezhep ayrışmasını, Allah korusun ama Türkiye’ye ithal etmek, önü alınamayacak, tahmini dahi yapılamayacak açmazlara sebebiyet verecektir.

Bilhassa Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimin Yavuz Sultan Selim ismine itirazlarıyla gün yüzüne çıkan 5 asırlık bitmek bilmeyen gerilimle ilgili şimdilik şunları söylemek istiyorum:

Ne kadar görmezden gelsek de, Anadolu’daki Müslüman Türklerin Alevi-Sünni olarak ikiye ayrılması Osmanlı-Safevi mücadelesinin bir neticesidir.

Gerçek manada, Osmanlı-Safevi rekabeti genel hatlarıyla Doğu ile Batı’nın binlerce yıldan beri süren bu coğrafyadaki hâkimiyet çekişmesidir.

Safevi Devleti, Şah İsmail öncülüğünde 16’ncı yüzyılın başında İran’da kurulmuş bir Türk devletidir.

Bu devletin kurucuları Antalya, Maraş, Amasya, Sivas ve Tokat gibi değişik vatan köşelerinden kopup giderek yine bir Türk Devleti olan Akkoyunluları yıkan aziz ceddimizden başkası değildir.

1514 tarihinde iki Türk devletini Çaldıran ovasında karşı karşıya getiren ise mezhep ikiliğinden ziyade, bölgesel hâkimiyet ve ticaret yolları üzerindeki egemenlik arayışıdır.

Her tarihi hadiseyi döneminin şartlarında ele almak lazımdır.

Beş asır evvel yaşananları bugüne taşıyarak tarihten husumet çıkarmak asla doğru ve adil değildir.

Bizim için Yavuz Sultan Selim Han çıktığı Mısır seferinden kutsal emanetlerle dönen, Sina Çölü’nü dua ve cesaretle geçen, İmparatorluğun büyümesinde eşsiz katkıları olan büyük bir değerimizdir.

Ve samimiyetle söylemek isterim ki, Şah İsmail de en az Yavuz Sultan Selim kadar bizim için saygıdeğer ve yeri dolmayacak bir hünkârımızdır.

Beş yüzyıl önce Çaldıran’da dökülen kan, ne kadar üzülsek de Türk’ün, Türkmen’in kanıdır.

Biz ne Yavuz’dan ne de İsmail’den vazgeçeriz.

Yavuz ne kadar Türk ise İsmail’in de o kadar Türk olduğunu benimser ve kabulleniriz.

Yüzyıllarca Anadolu’daki bitmek bilmeyen dedikodunun, suçlamanın ve ithamın kimseye fayda getirmeyeceğini de bilir ve inanırız.

Bu sebeple geçmişin acılarını deşmek ve bugüne taşımak yerine, tüm yaşananlardan ibret alınmalı, yeni bir dargınlığa, burukluğa ve sonuçsuz küslüğe geçit verilmemelidir.

Alevi İslam inancına mensup muhterem kardeşlerim AKP’nin tuzağına düşmemeli, planlanan bölgesel ve yerel ölçekli mezhep karşıtlığı kampanyasına kapılmamalıdır.

Ve Şah İsmail’in hakkını teslim ettikleri kadar Yavuz Sultan Selim’e de gönülden bağlanacak olgunluğu göstereceklerine içtenlikle inanıyorum.

Bu düşüncelerle, siz değerli milletvekili arkadaşlarıma ve sayın misafirlere başarılarla dolu bir hafta geçirmenizi diliyor, hepinizi Cenab-ı Allah’a emanet ediyorum.

Sağ olun, var olun


Kategorisi: Lider'den

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter