28 Mayıs 2013 Grup Toplantısı Konuşmaları

Değerli Milletvekilleri,

Muhterem Misafirler,

Kıymetli Basın Mensupları,

Konuşmanın başında sizleri sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

9’uncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’in muhterem eşleri Sayın Nazmiye Demirel Hanımefendi dün hayata gözlerini yummuştur.

Ayrıca bir dönem partimizin Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan değerli dava arkadaşımız Sayın Turgut Nasün Bey de ebediyete intikal etmiştir.

Gerek merhume Nazmiye Demirel Hanımefendiye gerekse merhum Turgut Nasün Bey’e Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyor, sevenlerine ve ailelerine sabır ve başsağlığı temennilerimi iletiyorum.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Bir milletin yaşaması, varlık iddiasında bulunabilmesi ve ebediyetin kulvarında benliğiyle akıp gitmesi her şeyden önce fedakâr ve cefakâr nesillerinin mücadeleleriyle gerçekleşecektir.

Maziden atiye giden engebelerle dolu güzergahın emniyetli olması şartlar ne olursa olsun inisiyatif almaktan çekinmeyen, sorumluluktan kaçmayan, zorluklar karşısında yılgınlık göstermeyen idealist hayatlarla mümkündür.

Çok şükür, milliyetçi-ülkücü hareket bu konuda oldukça şanslı olmuştur.

Şehit olma pahasına, mağduriyet ve mahkûmiyetlerle karşılaşma ihtimaline rağmen, inançlarından taviz vermeyen, ülkülerinden geri dönmeyen ve fikirlerinden sapma göstermeyen aziz dava arkadaşlarımız bizlerin övünç madalyalarıdır.

Ülkücüler; vatan, millet, bayrak ve bağımsızlık yolunda candan vazgeçmeyi göze almış Türk milletinin yüz akları, cesaret timsalleridir.

Ülkücüler; Türk-İslam ülküsünü bayrak yapmış, ilkeli, sade, düzgün, doğru ve istikrarlı hayatlarıyla temayüz etmiş kutlu yüreklerdir.

Bir hilal uğruna verilen her can bizi biraz daha büyütmüş, çekilen her ızdırap bizi biraz daha hedefe yaklaştırmıştır.

Bugün bu salonda bulunuyorsak, Türk milletinin teveccühüne mazhar olabildiysek bunun gerisinde geçmişteki binlerce dava şehidimizin hakkı ve katkısı bulunmaktadır.

Dün hep birlikte idrak ettiğimiz Ülkücü Şehitler Günü’nde bu tarihi gerçekleri bir kez daha andık, yeniden paylaştık.

Her Mayıs ayının 27’si aziz şehitlerimizi dua ve hasretle yad ettiğimiz bir tarih dilimidir.

2011 yılından beridir, Kızılcıhamam’da yaptırdığımız Ülkücü Şehitler Anıtı’nda muhterem şehitlerimizi dua ve hayırla hatırlıyoruz.

Bundan böyle de haftanın hangi gününe tekabül ederse etsin, bu manevi vazifemizi iştiyakla ve kararlılıkla yerine getirmeyi sürdüreceğiz.

27 Mayıs aynı zamanda aziz dava insanımız, partimizin iftihar simgelerinden birisi olan Gümrük ve Tekel eski Bakanlarımızda merhum Gün Sazak Bey’in de şehit edilişinin yıl dönümüdür.

Dürüst ve ilkeli bir devlet adamının nasıl olması gerektiğini icraat ve yaşayışıyla gösteren merhum Sazak Bey bir ahlak ve fazilet sembolüdür.

Şehadetinin üzerinden 33 yıl geçmesine rağmen hala gönüllerdeki yerini korumakta, hala takdir ve şükranla anılmaktadır.

Yaygın bir yolsuzluk yuvası haline gelmiş bir kurumda, Sazak Bey’in soyguncuya göz açtırmayan, kaçakçıyı affetmeyen, sahtekarın yakasına yapışan erdem ve ahlaklı tutumunu devam ettirmek ve bunun şuurunda olmak hepimiz için manevi bir miras ve görevdir.

Temennim, Merhum Sazak Bey gibi yüksek karakterli, saygın devlet ve siyaset adamlarının tüm yönleriyle tanınması, Fatihalarla anılması, dürüstlüklerinin de anlaşılmasıdır.

Bu düşüncelerle, başta merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş Bey olmak üzere; Türk milleti sevdasını ve sadakatini her zahmet ve eziyete katlanarak ispatlayan aziz şehitlerimize ve Gün Sazak Bey’e Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum.

Yolları yolumuz, mücadeleleri pusulamız, emanetleri her şeyimizdir.

 

Muhterem Arkadaşlarım,

Yarın 560’ncı yıldönümünü kutlayacağımız İstanbul’un fethi, hem Türk hem de beşeriyet tarihi açısından dönüm noktalarından birisidir.

İstanbul’un fethi yalnızca bir şehrin ele geçirilmesini anlatan, yalnızca askeri bir başarıyı tescilleyen bir hadise olarak görülmemelidir.

Bunların önünde ve üstünde olmak üzere fetih; çağ açıp kapatan, insanlığın tarihsel yürüyüşünü doğrudan doğruya etkileyen çap ve boyuta haizdir.

Köhnemiş Bizans’ın yenilmesiyle Türk milletinin hakimiyetiyle tanışan İstanbul, kültürlerin kavşak noktasında olmasıyla da küresel ilişkileri yakından etkilemiştir.

Elbette fetih hareketi; Dünya ölçeğinde değişim ve dönüşüme yol açacak ve yankıları günümüze kadar sürecek stratejik bir kararın sonucudur.

İstanbul’un alınması ile Türkler; dönemin küresel güç dengelerini sarsmış, blokları sallamış, ittifakları zayıflatmış ve cihan imparatorluğuna ulaşmışlardır.

Böylelikle İstanbul, milletimizin Avrupa’ya ve hatta Dünya’ya açılması için bir sıçrama ve tutunma zemini olmuş, kutlu ceddimizin başkenti olarak insanlığın ağırlık merkezlerinden birisi haline gelmiştir.

Ve şüphesiz yerkürenin en büyük Türk kenti bu şekilde ortaya çıkmış ve kazanılmıştır.

İstanbul’un fethi, Türk milletinin Orta Asya’dan başlayan yaklaşık beş yüz yıllık yurt edinme arayışının, Avrupa içlerine yönelme iradesinin, hâkimiyet ve fütühat felsefesinin eşsiz ve paha biçilmez bir neticesidir.

Milletimizin merhamet, adalet, şefkat ve hoşgörülü yönetim tarzı İstanbul’un fethiyle çok geniş bir havzaya ve mücavir alanlara yayılmış, büyük bir nüfus yapısına sirayet etmiştir.

Mübarek ceddimizin sahip olduğu hasletler dini, dili, doğduğu memleketi neresi olursa olsun herkesi kavramış, herkese hitap etmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nu 624 yıl ayakta tutan sır takdir edeceğiniz üzere en başta budur.

“Osmanlı Barışı” adı ile tanımlanacak olan hakkaniyet ve insaniyete saygı esasına dayanan derin ve engin nitelikli birlikte yaşama ülküsü fetihle birlikte anlam ve uygulama alanı bulmuştur.

Avrupa’dan Afrika’ya kadar geniş bir coğrafi sahada, yüzyıllar boyunca Türkleri kurtarıcı olarak gören, kardeşliğin, barışın ve istikrarın temsilcisi olarak kabul eden halklar yönetimimiz altına girerek huzur ve refahla tanışmışlardır.

Milyonlarca kilometrelik bir alanda varlık, birlik ve kudret çatısı inşa eden aziz ceddimiz, medeniyetlere hakemlik yapmış, kıtalara yön vermiş, insanlığa ümit aşılamış, geleceğe mühür vurmuştur.

Türk milletinin yaklaşık bir asır önce çekildiği coğrafyalarda bugün yaşanan kargaşa, iç savaş ve gerilim, İstanbul’un fethi ile zirveye taşınan kuvvetli ama bir o kadar da vicdanlı ve insaflı yönetimin önemini bir kez daha ispatlamaktadır.

Bugünkü şartlarda bıraktığımız, terk etmek zorunda kaldığımız yerler istikrarsızlık içinde kıvranmaktadır.

Bilhassa komşu coğrafyalarda gökten yağan şiddet, yerden biten anlaşmazlık ve hercümerç sanki aziz ceddimize yüz çevirmenin bedeli olarak ortaya çıkmıştır.

Yüzyıllar boyunca barış ve güvenlik içinde bulunan eski hâkimiyet havzalarımızın ve İmparatorluk bakiyemizin, peş peşe elimizden çıktıktan sonra ateş topuna dönmesi, emperyalist hırsın oyuncağı haline gelmesi çok düşündürücü ve ibretlik bir tesadüftür.

Türk milletinin arkada bıraktığı her yerde hüzün, gözyaşı, sorun ve uzlaşmaz çelişkiler yükselmektedir.

Bu gelişmeler elbette hepimiz için müteessir verici bir durumdur.

Millet olarak, bölgesel ve küresel klasmanda sözü geçen lider bir pozisyona ulaşmak istiyorsak, ecdadımızın yüzyıllarca bir yönetim prensibi olarak kullandığı kardeşçe yaşama tercihini samimiyetle desteklemeli ve canlandırılmalıyız.

Efendimizin övgüsüne yüzyıllar öncesinden mazhar olan fetih hareketi ile İstanbul, İmparatorluk coğrafyasının beşeri, kültürel ve ticari bir kaynaşma merkezi olmuştur.

Ancak, bugün geldiğimiz aşamada tarihi güzelliğinden ve anlamından maalesef çok uzaktır.

Sürekli ve istikrarsız artan nüfus yapısı, yaşayan kardeşlerimizin hayat standartları arasındaki kapatılamaz uçurum, yerel yöneticilerin doğal ve tarihi zenginliğe verdiği tahribat ve artan asayişsizlik İstanbul’u bir kültür başkenti olmaktan hızla uzaklaştırmaktadır.

Büyük hükümdarımız Fatih Sultan Mehmet’in 560 yıl önce gerçekleştirdiği gibi İstanbul’un sağduyulu, nitelikli, kültürlü, kararlı ve milli tarihimize saygılı yönetimlere kavuşmasının zamanı gelmiştir.

Dün Bizans surlarına dikilen Üç Hilal, inşallah, asırlar sonra hak ettiği yerle tekrar buluşacak ve İstanbul’u ayağa kaldıracaktır.

Bunun için İstanbul’un yeniden fethi gerekmektedir ki, biz de bunu başaracak güç, inanmışlık ve kararlılık tümüyle vardır.

Türk ve İslam dünyasının sembolü olarak önemli bir dünya merkezi halini almış İstanbul’umuzun hak ettiği güzellikleri yeniden kazanabilmesi için tek çare ehil ve milli ellerce yönetilmesi, yani Milliyetçi Hareket Partisi’dir.

Bu muhteşem kenti bir Türk toprağı haline getirerek tarihe damgasını vurmuş olan başta büyük hakanımız Fatih Sultan Mehmet olmak üzere fütuhatta yer alan ecdadımıza ve tüm şehitlerimize  Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyor, hepsini minnet ve şükran hislerimle anıyorum.

 

Değerli Milletvekilleri,

İçinden geçtiğimiz şu günlerde, tarih kitaplarının yeni baştan yazımından bahsedilmesi ve bu konuda çalışmalar yapıldığıyla ilgili açıklamalar bizi bir hayli endişelendirmektedir.

Tarih her yönüyle yapılmış, yaşanmış ve yazılmıştır.

Önemli olan tarihi olaylardan ders ve sonuç çıkaracak özveriyi ve özeni gösterebilmektir.

AKP hükümetinin yaşanmış hatıralar ve olaylar demetini karalaması ve kirletmesi son derece sakıncalıdır.

Tarihimizin yeniden yorumu ve analizi başka bir şeydir, yeniden tarih yazımına girişmek bambaşka bir şeydir.

İktidar Türk tarihinin hangi devrinde oynamalar yapacak, hangi bölümünde tahrifat ve tahribatlara yeltenecektir?

Tarih kitaplarımızda olduğu iddia edilen ayrımcılık ve yanlışlar nelerdir ve nerede yazılıdır?

Türk tarihini siyasal emellere kurban vermek, bölücü yaklaşımlara dayanak yapmak olabilecek en büyük çirkinlik ve çirkefliklerden birisidir.

Bu son derece tehlikeli bir yöneliştir.

Tarih milli hafızamızdır.

Tarih milli kimliğimizin ve milli birliğimizin kaynağıdır.

Tarihi sorgulamak demek, milleti tartışmaya açmak demektir.

Yeni baştan tarih yazımı demek, nesillere bu zamana kadar içi boş ve hayal mahsulü bilgiler verildiği manasına gelecektir.

Tarih şuuru; bizi biz yapan, kendi köklerimize bağlayan ve geçmişten bugüne uzanan vakıalar zincirini süreklilik anlayışı bağlamında öğreten bir kırattadır.

Anlaşılan AKP hükümeti eski Türkiye-yeni Türkiye ayrımını cılkı çıkmış bir tarih yazımıyla kurumsallaştıracak ve temellendirecektir.

Tarihe bölücü ellerin, art niyetlerin ve zalim fikirlerin dokunması ve incitmesi büyük bir handikap ve hüsrandır.

Dikkatinizi çekmek isterim ki, bir milletin kaderiyle oynamak için önce tarihini anlamsızlaştırmak ve itibarsızlaştırmak lazımdır.

İşte AKP zihniyeti bunu yapmaktadır.

Milli Eğitim Bakanı’nın başka bir işi mi kalmamıştır?

Eğitim ve öğretimle ilgili her sorunu bitirmiş ve halletmiştir de, tarih kitaplarına mı gözünü dikmiştir?

Cumhurbaşkanı Sayın Gül’ün bile itiraf ettiği eğitimdeki başarısızlık deprem enkazı gibi ortada dururken, söz konusu bakan tarihi çarpıtmakla mı kendisini teskin edecek, acziyetini bu şekilde mi kapatacaktır?

AKP hükümeti tarihin nesini düzeltecektir?

Bu hak ve yetkiyi kimden almıştır?

Bugünkü AKP kadroları mevcut tarihi bilgileri okuyarak yetişmemişler midir?

Var olan tedrisatın eksiği, noksanı ve zaafı nelerdir?

Başbakan, Bizans’tan özür mü dileyecek, İmralı canisinin gönlünü mü alacak, methiyeler düzdüğü Haçlılardan af mı dilenecektir?

Gencecik dimağları hangi fitne ve fesatlarla zehirleyecektir?

Hükümetin Türk tarihinden rahatsız olması yeni bir bölücü cüretkarlıktır ve mutlaka engel olunmalıdır.

Buradan değerli tarihçilerimize ve üniversitelerin tarih bölümlerinde görev alan mümtaz öğretim üyelerimize meseleye müdahil olmaları konusunda çağrıda bulunuyorum.

AKP’nin tarih kitaplarının yeni baştan yazılması konusundaki adımlarıyla ilgili mutlaka gereken tavır ve dirayeti göstermelerini bekliyorum.

İhtaren bildirmek isterim ki, Türk tarihi masalarda değil, meydanlarda, kahramanlık destanlarıyla, asırlarca verilen mücadeleler ve zafer naraları eşliğinde yazılmıştır.

Türk milletinin geçmişinde kendilerine yer bulamayanların dönemsel güç ve iktidar kuvvetine dayanarak tarihi yapboz tahtasına çevirmeleri ters tepecek ve muhataplarını mahvedecektir.

Tarih yazdıklarını iddia eden Başbakan, bilsin ki, kaleme aldıkları tarih değil, küçülme, taviz, terör, bölücülük, pazarlık ve teslimiyet katalogundan başka bir şey değildir.

Başbakan ve bakanı şayet tarih yazmakta ısrar ediyorlarsa; önce “yüz soruda İmralı canisi ve kanlı, barutlu, mayınlı müzakere yöntemleri” veya ciltler dolusu “PKK’nın kanlı tarihi”ni yazmakla işe başlamalıdırlar.

İstanbul’un fethinin 560’ncı yıldönümünde tarih yağması için iştahlı şekilde talan sofrasına oturan AKP zihniyetini uyarıyor ve girdiği yanlış yoldan acilen dönmesini diliyorum.

 

Değerli Milletvekilleri,

“Milli Değerleri Koru ve Yaşat” adı altında 9 bölgede planladığımız açık hava toplantılarının üçüncüsünü 25 Mayıs 2013 Cumartesi günü “Vatan” ana temasıyla Adana ilimizde gerçekleştirdik.

Bursa ve İzmir’den sonra Adana’da da muazzam bir coşku seline şahit olmak hepimizi gururlandırmış ve motive etmiştir.

Adanalı kardeşlerim vatanın bölünemeyeceğini, parçalanamayacağını ve hainlere bırakılamayacağını gür bir sesle telaffuz etmişlerdir.

Yüzbinler miting alanına sığmamış, heyecan dalgası Adana’yı baştanbaşa sarmıştır.

Kıskananlar yine çatlamış, yine yere kapaklanmıştır.

Taş kalpliler yine fenalıklar geçirmiş, yine çuvallamışlardır.

AKP-BDP-PKK- Barzani ve İmralı canisinden oluşan kutsal ittifak korkuya kapılmıştır.

Türk vatanı Adana’yla müsterih olmuş ve tedirginliklerini üstünden atmıştır.

Bursa kuruluşumuzun kudretini yukarı çekmiş, İzmir bayrağı yükseklere taşımış, Adana ise vatanı yücelterek unutulmayacak bir destan yazmıştır.

Çukurova vatan üzerinde oyunlar oynayan gafillerin farkındadır.

Çukurova’nın asil ve mert insanları sahnelenen senaryoların bilincindedir.

Son vatanımızın bağımsızlığı, büyük milletimizin bin yıllık kardeşliği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası sakatlanamayacak ve bitirilemeyecektir.

Güvence Adana’dır, teminat tüm Türkiye’dir.

Vatanı sırf kuru toprak parçası olarak görenler Adana’da bozguna uğramışlardır.

Vatandan pay koparma arayış ve hesabında olanlar hezimet yaşamışlardır.

İnancım odur ki, vatan bilincinden, vatan ruhundan ve vatan ufkundan mahrum kim varsa Adana’dan sonra kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalacaklardır.

Çünkü Adana geçilmeden, Mersin aşılmadan, Ankara kenara itilmeden ve Türk milleti topyekûn yenilmeden vatan topraklarının kabus yaşaması ve karanlığa gömülmesi mümkün olmayacaktır.

Üzerinde yaşadığımız ve uğruna nice faninin şehadet şerbetinden içtiği bu helalimiz topraklar hayat alanımız ve bağımsızlığımızın garantörü olarak mahşere kadar bizim kalacaktır.

Türk vatanın gök kubbesindeki hürriyet ve asalet güneşi hiç batmayacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi bunun için vardır ve hıyanetin amacına ulaşmaması konusunda azimli ve yeminlidir.

Buradan Adana Vatan mitingimize Adana İl Başkanlığımıza ve emeği geçen tüm teşkilat mensuplarımıza takdirlerimi bildiriyor, teşrifleriyle bizleri sevindiren tüm kardeşlerimize teşekkürlerimi sunuyor hepsini en içten sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Allah’ın izniyle bundan sonra da Erzurum’da olacak ve birlik ana temalı açık hava toplantımızla mücadelemizi artırarak sürdürecek ve aziz milletimizle kucaklaşmayı devam ettireceğiz.

 

Değerli Arkadaşlarım,

Hepiniz görüyorsunuz ki, ülkemizi kuşatan tehlikelerin çember ve çerçevesi bir hayli genişlemiştir.

Bekamız, birliğimiz ve bütünlüğümüz yargılanmaktadır.

Ülkemiz diliyle kalbi arasında uçurumlar olan iktidar zümresi tarafından yenilginin, yozlaşmanın ve yılgınlığın ortasına itilmektedir.

Fildişi kulelerini mesken edinmiş AKP kontenjanlı elitler ve asalaklar nasırlaşmış hassasiyetleriyle, teslimiyetçi tutumlarıyla ve tavizkar özellikleriyle geleceğimizin önüne takoz koymakta, engel çıkarmaktadırlar.

AKP şuursuzluk içinde patinaj yaparken, Türkiye’yi de yıkmanın arayışındadır.

Denge ve ölçüyü tamamen kaybeden hükümet, ülkemizi sancılı ve sıkıntılı bir türbülansa ite kalka getirmiştir.

Her türlü kara ve karşı propagandaya rağmen, ülkemiz liyakatsiz, ehliyetsiz, kimliksiz ve şahsiyetsiz ellerde can çekişmekte, ömrü tüketilmektedir.

Son zamanlarda yaşanan travma ve trajedilerin seyrine bakıldığında, Başbakan ve hükümetinin fiyasko, kof, düşkün ve aciz nitelikli politikalarının bizi ne hallere düşürdüğünü rahatlıkla görmemiz mümkündür.

Başbakan ve hükümeti Türkiye’nin önünü kesmiş, yürüyüşünü bozmuş, hayallerini heba etmiştir.

Yaman çelişkiler, insafsız ve isabetsiz teşhisler, yüzeysel bakışlar, içi boş ham görüşler, milliyet ve millet inkârları ülkemizi korku filmlerini aratmayacak bir çalkantıya sokmuştur.

Şurası açık bir gerçektir ki, Başbakan Erdoğan’ın çelişkileri, yanlışları, sürekli birbiriyle ters düşen beyanları ülkemizin ayak bağı haline gelmiştir.

Başbakan Erdoğan kuru sıkı attıkça, ucuz nutuklarında sınır tanımadıkça ve ona buna sanal kabadayılık yaptıkça; kaybeden, fatura ödeyen aziz milletimiz olmuştur.

Her şeyiyle meydandır ki, dar görüşlü, dar kafalı, katı düşünceli, sabit fikirli ve milli kimlik yoksunu iktidar kadroları ülkemizin ufkunu kapatmış, umutlarını dağıtmıştır.

Dış politikada acizlik, vizyonsuzluk, gayri millilik; iç politikada yetersizlik ve zayıflık üst bir seviyeye sıçramıştır.

Türkiye’de çok ciddi bir güvenlik açığı her yönüyle gün yüzüne çıkmıştır.

Cellâtların nerede pusu kurduğu, bombalarını nerelere yerleştirdikleri ve ne zaman pimi çekecekleri belirsiz ve bilinmezdir.

Katiller Türkiye’ye üşüşmüş, kiralık cinayet failleri vatandaşlarımızı hedefe koymuştur.

Reyhanlı’da 52 kardeşimizin şehadetine neden olan alçak saldırı bunlardan yalnızca birisi olmakla birlikte ne ilk ne de son kıyım olacaktır.

Çünkü Başbakan Erdoğan ve hükümeti Türkiye’yi ölüm tüneline sokmuş, kıyma makinesine atmıştır.

Her fırsatta söylediğimiz gibi, sınırlarımızda son dönemde cereyan eden gelişmeler, hükümetin Türkiye’nin hudut güvenliğini tehlikeye attığını acı bir şekilde göstermiştir.

Bilinmelidir ki, bir ülkenin sınırları, o ülkenin namusudur.

Sınır emniyetini sağlamak, bir ülkenin bağımsızlığının, mevcudiyetinin ve egemenliğinin alâmetifarikaları arasındadır.

Bugün Türkiye’de sınır güvenliği namına hiçbir şey kalmadığını her sağduyulu insanımız kabul ve tasdik edecektir.

Gerçekten de sınırlarımız adeta delik deşik edilmiştir.

Silahlı PKK militanlarının sınırlarımızdan çıkıp çıkmadıkları esasen bilinmezken, Başbakan Erdoğan, “onlar girdikleri yoldan çıkmayı bilirler” diyerek bu katillere adeta akıl hocalığı yapmakta ve danışmanlık hizmeti vermektedir.

Suriyeli muhalif unsurlar, canları ne zaman isterse sınırlarımızdan girip çıkarken, Başbakan Erdoğan; “Suriye’deki muhalif güçler bu diktatörü indirecek” diyerek var olan çatışmaların en keskin tarafı olduğunu net ifadelerle ortaya koymaktadır.

Başbakan uyurken, istihbarat birimleri İmralı ve Kandil arasında mekik dokurken, cari faaliyetlerle oyalanırken, terör grupları ve yabancı istihbarat örgütleri sınır bölgelerimizde karargâh kurmuşlardır.

Yakın zaman içinde önce Cilvegözü’nde, son olarak da Reyhanlı’da alçakça düzenlenen bombalı terör saldırılarının bilançosu bunlardan mütevellit ağır olmuştur.

Bütün bu rezaletler yaşanırken Başbakan Erdoğan, olanları pişkinlikle izlemekte ve Türk milletine adeta Keloğlan masalları anlatmaktadır.

“Gereken cevabı misliyle veririz, şimdi büyük devlet refleksiyle hareket ediyoruz” gibi içi boş sözlerle aczini ve pısırıklığını gizlemek için binbir dereden su getirmektedir.

Sormak gerekir ki, ataletin, acziyetin, sünepeliğin, sinmişliğin ve korkaklığın adı ne zamandır büyük devlet refleksi olmuştur?

Suriye Devlet Başkanı Esad’a karşı lafa gelince şahin kesilen, mangalda kül bırakmayan Başbakan’ın, “Cilvegözü ve Reyhanlı saldırılarının arkasındaki güçleri biliyoruz” diyerek sürekli ezbere konuşması ve boşa sallaması hezeyanla eşdeğerdir.

Başbakan Erdoğan’ın hali, vakti ve durumu aynen şudur:

Ses var, görüntü yok; laf çok, eylem yok; boş konuşma çok, kararlılık ve yürek kesinlikle yoktur.

Başbakan Erdoğan Adana’da açık hava toplantımızı gerçekleştirdiğimiz gün içinde, Reyhanlı’yı ziyaret ederek, bombalı saldırıları Esad yönetimine tekrar ihale etmiş ve ellerinde belgeler olduğunu açıklamıştır.

Sayın Başbakan, sana sesleniyorum, Reyhanlı’da 52 canımızı alan katillerle ve azmettiricilerle ilgili elinde ne belge, ne bilgi ve ne bulgu varsa açıkla da milletimiz tüm gerçekleri öğrensin.

Başbakan bunları saklamamalı, gizlememeli ve sumen altı yapmamalıdır.

Böylesi önemli bir belge ya da belgelere gerçekten de sahipse ortaya koymalı ve milletimizin bilgisine sunmalıdır.

Meseleyi kuru laf kalabalığına ve karambola getirmemeli, ağırdan almamalıdır.

Şeffaf ve açık olmalı, kuşkuları gidermeli, endişeleri yok etmeli, korku bulutlarını dağıtmalıdır.

Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanlık makamında konu mankeni olarak oturmuyorsa 52 şehidimizin kanlılarından ve arkasındaki güçlerden bunun hesabını sormalıdır.

Yakalandığı iddia edilen şüphelilere değil, büyük resme odaklanmalıdır.

Türk milletinin canının yandığı yetmemiş midir?

Geçtiğimiz yılın Ağustos ayında Gaziantep’ten itibaren patlayan bombalar hala ikaz edici olmamış mıdır?

Ne zamana kadar sınırlarımız diken üstünde oturacaktır?

Hatay’da dökülen kanlar ne zaman temizlenecek, milletimiz ne zaman esenliğe, huzura kavuşarak müsterih olacaktır?

Üzülerek ifade etmek isterim ki, bu soruların hepimizi tatmin edecek bir cevabı Başbakan ve hükümeti tarafından verilemeyecektir.

Başbakan Erdoğan’ın bugüne kadarki sicili yalnızca hamasetle vakit geçiren bir siyasetçiye işaret etmektedir.

Çok konuşan, çok atan bu siyaset anlayışı, sarfettiği her sözünün altında kalmış, aslında mahcubiyetten kimsenin yüzüne bakacak da hali kalmamıştır.

Başbakan Erdoğan, asıl kimin gerçek bostan korkuluğu olduğunu anlamalı ve eliyle yüzünü yoklayarak gerçeklerle acı da olsa yüzleşmelidir.

Bu zatın Reyhanlı ziyareti ise orada yaşayan kardeşlerimize yeni bir zulüm olmuştur.

Reyhanlı’nın kanı dökülmüş, Başbakan açık hava toplantısı düzenleyerek acıları hafife, Reyhanlılı kardeşlerimi sanki alaya almıştır.

Reyhanlı’da cenaze vardır, kaldırılmamış tabutlar vardır; ama Başbakan fırsatçılıkla meşguldür.

Her hanede üzüntü, her hanede bezginlik ve bitkinlik vardır; gelin görün ki Başbakan bunlara duyarsız ve vicdansız yaklaşmıştır.

Reyhanlı ziyaretini önce 30 Mayıs diye ilan eden, arkasından da bizim mitingimize manidar şekilde denk getiren Başbakan acıları paylaşmaktan ziyade bunlardan nemalanacak ve siyasetine alet edecek kadar sorumsuz ve insafsızdır.

Reyhanlı’nın canı yanmışken, koştura koştura ABD’ye giden, vahşeti engelleyemeyen ve politikalarıyla da buna çanak tutan Başbakan’ın Reyhanlılı kardeşlerimin yüzüne utanç duymadan, ciğeri yanmadan nasıl bakabildiği de gerçekten merakımızı celbeden bir konu olarak karşımızdadır.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki itibar ve saygınlığı AKP’yle birlikte erimiş ve buharlaşmıştır.

Özellikle hükümetin BOP kapsamında, komşu coğrafyalarda izlediği politikalar ülkemizi zora ve dara düşürmekle kalmamış, bir de açmaza sürüklemiştir.

Başbakan Erdoğan’ın zalim Esad yönetimiyle kavgaya tutuşması, küresel çevrelerin ikili oynamaları AKP’ye arkası arkasına salvo olarak çarpmıştır.

Esad’a vadeler biçen, koltuğundan olacağını aylar öncesinden müjdeleyen hükümet sürekli duvara toslamış, sürekli yanılmış, sürekli cepten yemiştir.

Başbakan Erdoğan, Türkiye’yi Suriye çıkmazına hapsetmiş, kendisinin karar ve hareketlerini zayıflatmanın yanında, Türkiye’nin imkan ve jeopolitik gerçekleriyle uyuşmayacak yanlışlara imza atmıştır.

Türkiye’nin sözü yere düşmüş, inandırıcılığı havada kalmıştır.

Ve daha da vahimi hiçbir yaptırımı olmayan bir ülke konumuna sürüklene sürüklene getirilmiştir.

Başbakan Erdoğan ABD’nin ağzına baktıkça kaybetmiş, savaş diline teslim oldukça azarlanmış, hizaya sokulmuş, geri adım atmak zorunda bırakılmıştır.

Suriye politikası bu nedenle çelişkilere, öngörüsüzlüklere ve bir adım bile önünü göremeyen bir körlüğe çakılmıştır.

Dışişleri Bakanı’nın “Beşşar Esad’ın bu kadar gaddarlaşabileceğini tahmin edemedim” itirafları aslında dış politikadaki kafa karışıklığının ve basiretsizliğin tescili olarak okunmalı ve yorumlanmalıdır.

Başbakan Erdoğan ABD seyahatinin hemen öncesinde, “Biz gelesiye kadar Suriye’de çok şey değişecek” dese de, değişen ve yan çizen yine şahsı olmuştur.

Dışişleri Bakanı ne kadar inkâr etse de, ABD, Başbakan’ı Suriye konusunda diplomasiye ikna etmiş ve elini kolunu bağlamıştır.

Yine söz konusu bakanın “ben bu ülkenin sicilinde zalimlerle, diktatörlerle, yüz binleri katletmiş biriyle yan yana bir görüntü olmamasını ahlaki sorumluluk olarak görüyorum” sözleri de akla ziyandır.

AKP’li Dışişleri Bakanı herhalde Irak’ta, Afganistan’da yüzbinlerce Müslüman’ı kesip doğrayanlarla ve Türk milletinin kanını akıtan canilerle yan yana durmayı normal ve sıradan görmektedir.

Gerçeklerden bu kadar kopmuş, kendi ifadeleriyle bu kadar tenakuza düşmüş bir siyaset üslubu acaba Dünya’nın neresinde vardır?

Türk dış politikası böyle bir köhnemiş zihni perspektif ve sübjektif yargılarla yönetiliyorsa vay halimize demekten başka bir seçeneğimiz kalmayacaktır.

Sıfır sorun mucidinin, stratejik derinlik kâşifinin ve kıdemli dış politika dâhisinin Türkiye’nin başına daha fazla çorap örmeden kısa zaman içinde azledilmesi en samimi ve acil beklentimizdir.

Ne var ki, Başbakan’ın bakanından geri kalır yanı yoktur.

Bildiğiniz gibi, başta ikinci Cenevre Konferansına mesafeli duran Başbakan, birden bire Cenevre gönüllüsü bir hüviyete bürünecek kadar tutarlılığını kaybetmiştir.

Ortadadır ki, Suriye meselesi Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden bir kıvam ve cesamete bürünmüştür.

Terör grupları, Şam yönetimi ve kontrolsüz unsurlar sınırlarımızda başı boş şekilde provokasyon zemini aramakta ve açmaktadır.

PKK-PYD terör örgütleri, Suriye’nin kuzeyinde özerk bölge oluşturmak için her fırsatı kullanmakta ve kollamaktadır.

Başbakan Esad’la kavgaya tutuşurken, muhaliflerin ve PYD militanlarının tezgâhlarını görmezden gelmekte veya fark edememektedir.

Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, muhalif unsurlar en az Esad rejimi kadar milletimizi tehdit etmekte, Türkiye’nin bünyesine zarar vermektedir.

Suriye konusunda Türkiye’nin kazanma, hedeflerini gerçekleştirme ihtimali gün geçtikçe azalmaktadır.

Defalarca Suriye’deki olayları “tribünden izlemeyiz” diyen Başbakan, aslında Türkiye’yi çoktan stadyum dışına çıkardığını görememiş ve de idrak edememiştir.

Bir defa Ortadoğu; ABD-AB-Rusya ve Çin arasında stratejik bir mücadele, rekabet ve oyun sahasıdır.

Uzunca bir süredir Asya-Pasifik alanı ve Ortadoğu küresel politikaların ana ekseni ve damarı haline gelmiş durumdadır.

Buraların nüfus ve etki alanına alınması amacıyla, çok vahşi ve hiçbir kural tanımayan bir kapışma ve restleşme çoktandır alttan alta hız kazanmaktadır.

Her ne kadar İngiltere ve Fransa’nın aksi yönde yoğun çabası olsa da, AB’nin muhalif unsurlara uyguladığı silah ambargosu bir bakıma ABD’ye karşı yapılmış misilleme tarzlı bir politikanın sonucudur.

AKP hükümeti, kimi zaman AB’ye yaklaşmış, kimi zaman Rusya’ya göz kırpmış, en sonunda BOP’a tutunarak ABD’nin peşine düşmüştür.

Bu kapsamda olmak üzere, Başbakan’ın Barzani’yle dostluk çemberi kurması, enerji anlaşmaları yapması, İsraille barışması, İran ve Irakla karşı kutuplara yerleşmesi, Hizbullahla bile ters düşmesi küresel siyaset planının, son tahlilde okyanus ötesinin telkin ve dayatmalarının bir sonucudur.

Libya’ya yönelik NATO harekâtına baştan karşı çıkan, sonradan destek veren, Suriye’ye açıktan cephe alan Başbakan ve hükümeti başkent Ankara’nın politikalarını dışlayarak ABD’nin eteğine tutunmuştur.

Esasında Türkiye’nin en büyük problemi özde budur.

AKP, Türk milletinin ati ve baki çıkarlarını değil, küresel proje ve tasarımların avukatlığını yapmaktadır.

Şayet böyle giderse, Başbakan yanlıştan dönmez ve hatalarını kabullenmezse, ülke ve millet olarak ağır bir bilançoyla karşılaşma riskimiz çok fazladır.

Türkiye’nin bölgesel konumu, stratejik ve tarihi özellikleri daha çok uzlaştırıcı, yatıştırıcı ve barış yanlısı politika izlenmesini şart koşmaktadır.

Yakın coğrafyalardaki iç savaş ve isyanlara doğrudan doğruya taraf olacak siyaset konsepti, dış politika önermesi önceden kestirilmesi mümkün olmayan bela ve badirelere neden olacaktır.

Bu nedenle Türkiye sevdalısı ve sorumlu muhalefet anlayışına sahip bir parti olarak Türk dış politikasının, Türkiye’nin mahvına sebep olmadan tahsis ve tamir edilmesi gerektiğine inanıyor ve bunu tavsiye ediyoruz.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Geçtiğimiz hafta gündeme en çok oturan konulardan birisi de alkol kullanımının sınırlandırılmasını da içeren kanun değişikliği olmuştur.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak alkol satışını ve kullanımını daraltacak bu düzenlemeye doğal olarak olumlu yaklaştık.

Bilinmelidir ki, bizim bu tavrımız asla AKP’ye verilmiş bir destek değildir.

Buradaki maksadımız Türk gençliğinin kötü alışkanlıklardan korunması için atılmış ve Parti Program ve ilkelerimizle uyumlu bir adımdır.

Nitekim 2011 Seçim Beyannamemizin 143’ncü, Parti Programımızın 102’nci sayfasında; sigara, alkol ve her türlü uyuşturucu madde kullanımına, kumar ve benzeri alışkanlıklara, fuhuş, anarşi ve teröre karşı gençlerimizi koruyacağımız ve bilinçlendireceğimiz yer bulmuştur.

Bu itibarla kişisel özgürlük alanlarına saygı duymakla birlikte, gelecek nesillerimizin ruh, beden ve zihin sağlığını güçlendirmeyi siyaset kurumunun asli vazifelerinden birisi olarak kabul etmekteyiz.

Bizim sorumluluğumuz büyük Türk milletine ve gelecek kuşaklaradır.

 

Kötü alışkanlıklarla mücadele ise boynumuzun borcudur.

Türk gençliğinin büyük çoğunluğunun elbette kötü alışkanlardan uzak durduğu bizce malumdur.

Yine de tedbir almak, kötü yollara kapı açacak bağımlılık ve düşkünlüklerden baskı ve zorbalıklara tevessül etmeden herkesi muhafaza etmek siyasetimizin hedeflerinden birisidir.

Ancak Başbakan’ın “gece-gündüz içen, kafası kıyak bir nesil istemiyoruz” sözü ise maksadını tamamen aşmıştır.

Başbakan onu bunu bırakmalı, sokaklardaki tinercilerin, köprü altında yatan çocukların, evsiz barksız yavruların derdine düşmelidir.

Kıyak kafa konusunda tecrübesi varsa kendisine saklamalı ve gençlerimizi töhmet altına bırakacak yanlışlardan ve ithamlardan uzak durmalıdır.

Bu düşüncelerle konuşmama son verirken siz değerli milletvekili arkadaşlarımı ve muhterem misafirlerimizi bir kez daha sevgi ve saygılarımla selamlıyor; hepinizi Cenab-ı Allah’a emanet ediyorum.

Sağ olun, var olun.

 


Kategorisi: Lider'den

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter