26 Mart 2013 TBMM Grup Toplantısı Konuşmaları

Değerli Arkadaşlarım,

Muhterem Misafirler,

Basınımızın Kıymetli Mensupları,

Bu haftaki Meclis grup toplantımızın başında hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

İster yüzeysel bakalım, ister esas bakımından irdeleyelim, Türkiye’nin belli başlı üç önemli sorunu bulunmaktadır.

Bu kapsamda ilk sırayı işsizlik ve işsiz kardeşlerimizdeki kaygı verici yığılma almaktadır.

Tüm iddiaların aksine bir işi olmayan vatan evlatlarının sayısı gün geçtikçe artış göstermekte, bunların iş bulmaları gittikçe imkânsızlaşmaktadır.

Bu haliyle aileler perişan, çocuklar buruk, hayaller bulanıktır.

Bize göre, en son açıklanan işgücü istatistikleri, işsizlik konusundaki ağır tabloyu göstermesi bakımından son derece dikkate değerdir.

Buna göre, ülkemizde işsiz sayısı 2 milyon 790 bin kişiye, resmi işsizlik oranı yüzde 10,1’e, tarım dışı işsizlik de yüzde 12,4’e yükselmiştir.

Üstelik gençler arasındaki işsizlik oranı yüzde 19,8 seviyesine ulaşarak hepimizi derinden üzmüştür.

Sırf bu veriye bakarak bile, her beş gencimizden birisinin işsiz, güçsüz, yarınsız, umutsuz ve mutsuz olduğunu rahatlık söylememiz mümkündür.

Yarınlarımızın teminatı, Türkiye’nin geleceği, Türk milletinin devamlılığının garantisi gençlerimizin işsiz kalması, bir işe sahip olmamaları hepimizi düşündürmeli ve herkesi endişelendirmelidir.

Dağılan yuvaların, çatırdayan beraberliklerin, sorgulanan toplumsal dirliğin en başta gelen sorumluluğu işsizlikte aranmalıdır.

İş aramayıp da çalışmaya hazır olan 2 milyon 69 kişiyi de değerlendirmelerimizin arasına aldığımızda, ki doğal ve doğru olanı budur, toplamda işsiz sayısı 4 milyon 859 bine ulaşacaktır.

Bu durum karşısında, işsizlik oranının gerçek manada yüzde 16,4 düzeyine sıçrayacağı tüm açıklılığıyla anlaşılacak ve ortaya çıkacaktır.

Şurası nettir ki, işsizlik; sefaletin, yokluğun, yoksulluğun, anarşinin, çatışmanın ve toplumsal girdabın kaynağıdır, sevk ve idare merkezidir.

Başbakan Erdoğan’ın, geçmişte defalarca sarfettiği, “Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok” sözleri, bir yönüyle başarısızlığın itirafı, diğer yönüyle ekonomi politikaların iflası ve tam olarak da işsizlerimizi umursamayan itici yaklaşımın ifadesidir.

Yandaşlar malı götürmüş, ihaleyi kapmış, küpü doldurmuş, rahata gömülmüş, devleti soymuş, hazineyi yağma etmiş; ancak işsizler, yoksullar, muhtaçlar avutulmuş, oyalanmış ve kandırılmıştır.

AKP döneminde milyarderlerin sayısı artmış, hırsızların iştahı kabarmış, ama milletimizin geliri azalmış, hayat standardı düşmüş, elinde avucunda bir şey kalmamıştır.

Bu zihniyet dar gelirliyi, orta halliyi, garip gurebayı, fakir fukarayı yüz üstü bırakmış, ufak tefek yardım ve desteklerle aldatmış, hakkı olanı gasp etmiştir.

Başbakan Erdoğan 10 yıl içindeki milli gelir artışından övünmektedir; fakat bu paranın kimlerin eline geçtiğini, kimlerin kontrolüne girdiğini ve kimlerin banka hesabını kabarttığını ne hikmetse saklamayı tercih etmektedir.

Geride kalan zaman içinde artan gelir değil pahalılıktır.

Çoğalan zenginlik değil; zam, faiz, masraf, borç, şikâyet ve derttir.

Başbakan’ın iftihar ettiği milli gelir; vatandaşlarımızın cebini boşaltma pahasına, etrafındakilerin, yanında duranların ve işbirlikçilerin cebini doldurmuş ve taşırmıştır.

Vatandaş minimum imkânla, yandaş maksimum ihyayla taltif edilmiştir.

Vatandaş parasızlıkta uzmanlaşmış, yandaş debdebede ustalaşmıştır.

Vatandaşın hanesine makarna, yandaşın hanesine mal, mülk sahibi olmak düşmüştür.

Vatandaşımız nafaka derdindedir, AKP yandaşı nam ve nakit biriktirme hesabındadır.

Vatandaşımızın eli nasırlı, gözü yaşlı, şikâyeti kabarıktır; AKP nalıncı keseri gibi her şeyi kendisine yontmakta, nakış nakış yolsuzluğu dokumaktadır.

Gelir dağılımındaki adaletsizlik almış başını yürümüştür.

Ekonomik büyüme frene basmış ve irtifa kaybetmiştir.

√       Ekonomik maluliyet ve mahkûmiyet her taraftadır.

√       Ekonomik afet her hanededir.

√       Ekonomik problem her insanımızın peşindedir.

√       Ekonomik yetersizlik her kardeşimizin yakasından yapışmıştır.

Tarım çökmüş, esnaf bitmiş, sanayici dara düşmüştür.

Küçük ve orta ölçekli işletmeler imdat çağrısı vermektedir.

Emeklimiz aç ve açıkta, çiftçimiz bungun ve borçlu, memurumuz sinmiş ve sindirilmiştir.

İşçimizin içler acısı durumunu söylemeye gerek bile yoktur.

Başbakan Erdoğan’ın hala ekonomide gelişme ve büyüme masalları anlatması, başarı hikâyelerinden dem vurması eğer şaşkınlık ve panik hali değilse, biliniz ki, milletimizin aklıyla alay etmek, umursamazca dalga geçmektir.

Bu zihniyet yalan ve dolanı bırakmalı, bankaları; eşe, dosta ve hısımlara nasıl peşkeş çektiğini, kredi musluğunu ardına kadar nasıl açtığını, kamu kaynaklarını nasıl ulufe gibi dağıttığını açıklamalıdır.

Banka mağdurlarının, borç içinde yüzenlerin, çileli anaların, hüzünlü babaların, simit parası dahi bulamayan körpe yavruların, işsizlerin, yoksul bıraktıklarının hesabını vermelidir.

Ekonomi çözüm beklerken, insanımız yardım eli gözlerken, herkes umut ışığı görmek isterken; Başbakan’ın, Türk milletinin çözülmesi ve Türkiye’nin çökmesi için verdiği mücadele elbette kabul edilemeyecek, elbette makul karşılanamayacaktır.

Bizim açımızdan ortada ne bir başarı, ne övgüyü hak eden zafer havası, ne de ekonomisini istikrara ve intizama sokmuş bir siyaset ekolü vardır ve olmamıştır.

AKP hükümeti, ekonomide sınıfta kalmış, küresel ekonomik ilişkilere tümüyle angaje olmuş, ithalata kökünden bağlanmış, başkalarının tasarrufuna bel bağlamıştır.

Bundan sonra hükümetin, ekonomide mucize yaratmasına ihtimal vermek dahi, olmayacak duaya âmin demekten farksızdır.

 

Değerli Milletvekilleri,

Türkiye’nin ikinci sorunu ise eğitim alanındaki açmazlar, bu çerçevedeki kapatılamayan gedikler ve ciddiyetle ele alınması gereken aşınmalardır.

Bildiğiniz gibi, geçen hafta sonunda Yüksek Öğretime Geçiş imtihanı yapılmış ve 1 milyon 851 bin evladımız kendilerine ayrılan sürede ter dökmüşlerdir.

En başta YGS’ye umut bağlamış her kardeşime hedefledikleri puanları almalarını temenni ediyor, girecekleri LYS neticesinde de istedikleri üniversitelerde okuma şansı bulmalarını içtenlikle diliyor, hepsine başarıla diliyorum.

Temenni ederim ki, sınavlarda yeni bir kopya skandalı yaşanmaz ve verilen emekler heba olmaz.

Bugünden eğitim ve öğretim alanına yapılan yatırımlar, sergilenen özverili tutumlar ve belirlenen hedeflere sıkıca tutunmalar başarıyı ve beklenen sonucu getirecektir.

Bundan kuşku duymuyorum.

Bugünkü şartlarda eğitim sistemi öncelikle milli vasıftan bihaber ve insan odaklı kurgudan azadedir.

AKP hükümeti, Türk milletinin geleceğini planlamak, Türkiye’nin milli gerçeklerine ve milli bünyesine müzahir bir eğitim yapısı kurmak yerine, siyasal gayeler güden bir anlayışın takipçisi olarak her şeyimize yazık etmektedir.

Çünkü eğitim ve öğretim; sosyolojik bütünleşmenin, kardeşlik duygularının, iyi bir insan olmanın, milli kimliğin, milli varlığın ve sonuç olarak Türk milletinin alâmetifarikasıdır.

Ezbere dayanan eğitimle, yalnızca sınıf geçmeye odaklanmış bir bakış açısıyla, milliğe mesafeli müfredat bütünüyle mesafe almak, gelişmiş milletlerle açılan arayı kapatmak hayal ötesidir.

Gençlerimiz en verimli, en heyecanlı, en üretken ve en diri çağlarında sınav kaygısıyla, birbiri ardına ulanarak devam eden sınav maratonlarıyla canlarından bezmektedir.

Bunların yanında aileler her şeylerini seferber ederek, kaldırılması kolay olmayan külfetlerin altına girerek, evlatlarının okuması, meslek sahibi olması ve kimseye el açmaması için çırpınmaktadır.

Her şeyden önce bu durum son derece saygıdeğer ve takdire şayandır.

Biliyoruz ki, yeterince doymayan, iyi bir eğitim alamayan ve özellikle de umduğu işi bulamayan gençlik toplum için dezavantaj haline gelecektir.

Heba edilen potansiyeller, hüsrana uğrayan beklentiler, ülkemiz kalkınmasına yönlendirilmeyen beşeri kaynak olumsuzlukları katlayacak, geleceğin kararmasına yol açacaktır.

Bunun için çok yönlü, çok boyutlu, dengeli, tutarlı, milli ve manevi değerlerle bezenmiş istikrarlı bir eğitim sistemine gereklilik vardır ve bu ihtiyaç düne göre bugün hissedilir derecede artmıştır.

Milliyetçi Hareket Partisi bilhassa üniversite imtihanını gereksiz görmekte ve kaldırılması gerektiğine inanmaktadır.

Bunun yerine, ilköğretim ve orta öğretimde etkili bir yönlendirmeye bağlı olarak, uygulanacak müfredat ile orta öğretim başarısını ve orta öğretim sonunda yapılacak “Olgunlaşma İmtihanı”nı esas alan ve fırsat eşitliğini gözeten üniversiteye geçiş sistemini önermekte ve bunu vaat etmektedir.

İnşallah Milliyetçi Hareket’in milli ve herkesi kucaklayan iktidarında Türk gençliği üniversite kapılarında beklemeyecek, boyun bükmeyecektir.

Aileler üzülmeyecek, kopyacılara fırsat verilmeyecek, sınav çetelerine müsaade edilmeyecek ve çocuklarımız bezginliğe itilmeyecektir.

Biz varız, biz buradayız ve Allah izniyle her meselenin de üstesinden geliriz.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Türkiye’nin üçüncü ve şu an itibariyle en önemli meselesi asayişsizlik, toplumsal şiddet, terör ve bölücülük konusudur.

Üzülerek söylemeliyim ki, kadınlara yönelik şiddet artarak devam etmektedir.

Suçlular serbest, çeteler rahat ve vahşet haberleri sarsıcıdır.

Sokaklar suça ve toplumsal yapımız gözü dönmüşlere havale edilmiştir.

Buna ek olarak, bölücü terörün palazlanması, desteklenmesi, müzakereler yoluyla ilgi ve yakınlık gösterilmesi Türkiye’nin başına türlü musibetleri açmış, özellikle milli güvenliğimizi ve milli birliğimizi zaafa uğratmıştır.

Bu meyanda yapacağım tespit ve değerlendirmelere geçmeden evvel, hafta sonunda Bursa’da gerçekleştirdiğimiz ve hepimizin iftihar endazesi olan ‘Kuruluş Mitingi’ne ve Manisa ilimizde göğsümüzü kabartan gelişmelere kısa da olsa temas etmek istiyorum.

23 Mart günü Bursa’da düzenlediğimiz Kuruluş temalı açık hava toplantımızda, muhterem vatandaşlarım yeri göğü inletmiş, Türk milletini yüceltmiş, Türkiye’nin sahipsiz olmadığını haykırmışlardır.

Kuruluşumuzun aziz anıları, milletimizin çağları aşan kudreti hamd olsun, Bursa’da ayağa kalkmış, zalime mesaj, dosta güven vermiştir.

Bursa Kent Meydanı’nı dolduran yüzbinlerce milliyetçi vatansever kardeşlerimiz, Türkiye ve millet sevdalısı faziletli yürekler gök kubbeyi çınlatmış, vatanımızın her yöresine heyecan vermiştir.

Bursa’da tertip ettiğimiz, ‘Kuruluş Mitingi’mize siyasi görüşü ne olursa olsun, hevesle iştirak eden her bir kardeşimize en derin sevgi ve saygılarımla birlikte teşekkürlerimi sunuyorum.

Hepsiyle gururluyum, hepsine müteşekkirim.

Bursa Türk milletinin sözü ve sözcüsü olmuştur.

Bursa kuruluş hatıramızın küllenen ateşini alevlendirmiştir.

Bursa Cumhuriyet’e, Gazi Mustafa Kemal ve kurucu kahramanların ve muhterem şehitlerimizin kutlu emanetlerine sadakat göstermiştir.

Diyarbakır’da inen Türk bayrağı çok şükür Bursa’da yükselmiş; haine, bölücüye, müzakereciye, eyyamcıya, etnikçi soytarılara şamar gibi çarpmıştır.

Şimdi Allah nasip ederse, Milli Değerleri Koru ve Yaşat adı altında düzenleyeceğimiz ve ana teması “Bayrak” olan ikinci açık hava toplantımızı 20 Nisan 2013 günü İzmir’de şevkle ve inanmışlıkla yapacağız.

Türk Bayrağını tahrik olarak gören, bayrağa sahip çıkmayı şov olarak değerlendiren eşbaşkanlar, bakalım İzmir’den sonra ne yapacaklar ve nereye saklanacaklardır.

Kıvancımız olan İzmir’i, gâvur diyerek suçlayan gafiller, bu kutlu vatan parçasının Türk mü gâvur mu olduğunu meydanlardan yükselen milli kararlılık beyanlarıyla tekrar işitmek durumunda kalacaklar, bölücülükten her yanı mikroplaşmış kafalarına mutlaka da sokacaklardır.

Bursa’dan sonra ikinci durağımız Manisa olmuştur.

Her yıl düzenlenen ve geleneksel hal alan 473’ncü Mesir Şenliği’nde Manisalı kardeşlerimin coşkusuna şahit olmak bizleri oldukça motive etmiş ve doğru yolda olduğumuzu teyit etmiştir.

Ayrıca Manisa Belediye Başkanımızın mesai arkadaşlarıyla birlikte göstermiş olduğu başarılı çalışmaları, anlamlı yatırımları bizleri oldukça sevindirmiş ve onurlandırmıştır.

Açılışını yaptığımız belediye hizmetlerinin Manisalı kardeşlerime tekrar hayırlı, uğurlu olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

Buradan tüm Manisalı kardeşlerime şükranlarımı sunuyor, önümüzdeki yıl yapılacak Mahalli İdareler Seçimleri’nde yeniden Milliyetçi Hareket Partisi’nde karar kılacaklarına ve oylarıyla destek vereceklerine içtenlikle inandığımı belirtmek istiyorum.

 

Değerli Milletvekilleri,

Milli kimliği kabullenmeyen, millet nedir bilmeyen, milliyetçilik nedir anlamayan, üstelik namus ve şeref simgesi şanlı bayrağımızı bez parçası olarak tanımlayan vicdansızlar PKK terör örgütünün eline düşmüş, yemini yutmuştur.

Türkiye AKP’nin kurumuş, kapanmış, kaçık, kaçkın, kahredici, kamburlaşmış politikaları altında ezilmiş, aynı zamanda erimeye başlamıştır.

Kayıtsız şartsız bölücülüğün kaydırağına binen, menfaate dayalı olarak da İmralı canisiyle dostane ilişki kuran Başbakan ve hükümeti, kontrolsüz şekilde karanlığa doğru hızla kaymaya yüz tutmuştur.

Ne ibretliktir ki, Türkiye bölücü terör örgütünün peş peşe gelen diklenmelerine ve meydan okumalarına sahne olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.

Hükümet ise tüm bu olup bitenleri ezile büküle izlemekte ve dizginleri gönüllü olarak verdiği İmralı canisinin şımarıklılığını çözüm diyerek alkışlamaktadır.

Aziz milletim artık fark etmiştir ki;

√       AKP’nin çözümü Türkiye’nin mahvıdır.

√       AKP’nin çözümü Türk milletinin imhasıdır.

√       AKP’nin çözümü milli devlet yapısının inkârıdır.

√       AKP’nin çözüm süreci isyankârları beslemek, büyütmek, kuşandırmak ve saldırı aşamasına getirmektir.

√       AKP’nin çözüm süreci tabi olarak milli ve manevi değerlerimizin çöküşünden başka bir anlama gelmemektedir.

AKP hükümetiyle birlikte;

√       Karalanan birliğimizdir, kırpılan bütünlüğümüzdür ve buharlaşmak üzere kaynatılan hayat haklarımızdır.

√       Kırılan milli benliğimizdir, kapatılan milli ruhumuzdur, kundaklanan milli heyecanımızdır.

√       Doğranan kardeşliğimizdir, didiklenen milli huzurumuzdur, dibe çekilen yaşama sevincimizdir.

Türkiye’nin nabız atışı zayıflamakta ve soluk alıp verişi yavaşlamaktadır.

Büyük milletimiz, AKP’nin kapalı gişeye çevirdiği çözüm furyasında her tarafından yara almakta, her yanından ısırılmakta, tümüyle darp edilmekte ve üzüntü verici şekilde dejenerasyona uğramaktadır.

İmralı canisi süreç ve çözüm kayyumu sıfatıyla, AKP’yi kendisine kapı kâhyasına dönüştürmekte, bundan dolayıdır ki bir dediği iki yapılmamaktadır.

Geçtiğimiz hafta kutladığımız Nevruz Bayramı her şeyi gözler önüne sermiş, Türkiye’nin ne hale geldiğinin delilli ispatlı örneği olmuştur.

Başbakan Erdoğan’ın yardım ve kolaylaştırıcı girişimleriyle İmralı canisinin başına talih kuşu konmuş, PKK paçavraları meydanları kaplamış, bölücülük propagandaları süreç kaporası sayesinde zıvanadan çıkmıştır.

Türkiye’yi yönetmekle sorumlu ve görevli bir hükümet, on yıllardır mücadele ettiğimiz terör örgütü PKK’yı şehre taşımış, militanlarına zafer havası yaşatmış, canibaşının mesajlarının pervasızca okunmasına zemin açmıştır.

Başbakan Erdoğan bu manzarayı olumlu karşılamış ve umut verici bulmuştur.

Bu ortam içinde Türk bayrağı inmiş, Türk milleti incinmiş, Türk devleti hafife alınmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin en bunalımlı dönemlerde bile, hakeza krizlerle iç içe geçmiş devirlerinde dahi bu şekilde bir çirkinlik, iğrençlik ve kepazelik yaşanmamıştır.

Acaba ne zamandan beridir, kanlı teröristleri övmek, suçun ve suçluların propagandasını yapmak meşru, masum ve olağan görülmektedir?

Türk Ceza Kanunu’nun 215’nci maddesinde yer ve ifade bulmuş olan; “İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” kuralına neden hala riayet edilmemektedir?

Terör, cebir, şiddet ve tehditle işlenen suçların veya bu suçları işleyen faillerin övülmesinin, bu övgünün beraberinde kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikeyi ortaya çıkarma ihtimalinin yüksek olacağı gözden uzak tutulmamalıdır.

Öte yandan Türk bayrağının inmesine göz yummaya, canilerin mesajını sanki doğal ve sıradan bir halmiş gibi göstermeye hukuk kitaplarının hangi sayfasında müsaade ve cevaz vardır?

Açıkça Türkiye’nin çözülmesi ve çökmesi için bir teröristin kanlı mesajları ne zamandan buyana olumlu görülür ve müspet karşılanır olmuştur?

Sorarım sizlere, Cumhuriyet’i savunmakla görevli savcılar, hâkimler nerededir, nereye gitmişlerdir?

Şayet, 21 Mart tarihinde Diyarbakır’da olanlar suç değilse, bundan sonra suç olarak neyi göreceğiz, nelere suç diyeceğiz?

Yine terör ve bölücülük propagandası yapmak normal hale geldiyse, lütfen birisi söylesin, Türkiye Cumhuriyet’i nasıl ayakta kalacak, Türk milleti nasıl varlığını koruyacaktır?

Böyle bir devlet,  art niyetlilerin eline geçmiş böyle bir ülke dünyanın neresinde vardır?

Bu tarz bir hukuk anlayışı ve adalet mantığı yeryüzünün neresinde mevcuttur?

Bağımsız, objektif, yalnızca vicdanlarıyla baş başa olan vatansever hukuk insanları devreye girmek için neyi beklemektedir?

Enkaza çevrilmedik, çiğnenmedik, öğütülmedik, entrikayla, asılsız sözlerle, kuru laf kalabalığıyla haklanmadık daha neyimiz kalmıştır?

Rengini şehit kanlarından almış, milletimizin bağımsızlık sembolü olarak hürmetle selamladığımız, hayranlık duyarak dalgalanmasını izlediğimiz ay yıldızlı al bayrağımızı lekeletmeye, kirletmeye, hakir görmeye hangi faninin, hangi bedbahtın gücü yetecek ve hakkı olacaktır?

Olanları görmezden mi gelelim, yapılanları sümen altı mı yapalım, nasıl olsa bir kereden bir şey olmaz diyerek bayrağın aşağılanmasına sessiz mi duralım?

Ey AKP, ey bölücüler, ey bayrak nedir bilmeyenler, ey dönekler, ey düşman ağzıyla konuşanlar, bu şanlı bayrak size rağmen var olacak, size rağmen nazlı nazlı dalgalanacaktır.

Ve biliniz ki, Türk milletinin önüne düşerek tüm çapsızların ve çapulcuların temizlenmesine ön ayak olacaktır.

Dikkat ediniz, BDP’nin bir eşbaşkanı, 21 Mart Nevruz Bayramı’nda, PKK’ya terörist damgası vurmak isteyenlerin iflas ettiğini aklınca zırvalamış, teröristbaşı için yasal güvence isteyecek hadsizliğe kadar işi götürmüştür.

Hükümeti ve devleti etkileme gücüne ulaştıklarını sözlerinde esneme payı bırakmadan dile getirmiştir.

Görülmektedir ki, AKP’nin başına BDP yuları geçirilmiş, aralarındaki ilinti, ilişki, illiyet bağı tüm hatları görülecek şekilde yüzeye çıkmıştır.

Başbakan Erdoğan öylesine taviz ve teslimiyet döngüsüne düşmüştür ki, hükümetinin kimi temsil ettiği, kimlerle karanlık diyaloglara girdiği hakikaten de meçhul bir duruma gelmiştir.

Acaba Başbakan en başta İmralı canisine neleri vaat etmiş, bölünmüş Türkiye için neleri gözden çıkarmıştır?

İmralı canisinin çeyizi, PKK’nın ödülü, BDP’nin kazancı, peşmergenin sabırsızlıkla beklediği ödünler nedir, neleri kapsamaktadır?

Vatansever ve mukaddes değerlere bağlı olduklarını bildiğim önemli sayıdaki AKP’li milletvekili arkadaşlarım acaba, PKK’yla el sıkışılmasını, zulme ortak olunmasını nasıl kabullenmektedir?

Hükümet bu oyuna nasıl gelmiş, bu tuzağa, bu esarete nasıl düşmüş, bu tutsaklığa nasıl gözü kapalı eyvallah etmiştir?

Başbakan lafı dolandırmadan, dolambaçlı yollara sapmadan, dümdüz şekilde ve dobra dobra konuşmalıdır.

Başbakan Erdoğan İmralı canisine neyi ya da neleri peşkeş çekmiş, hangi sözleri vermiş, niçin kefil olmuş, halaskarlığını nasıl içine sindirebilmiştir?

PKK terör örgütünün galibiyetini tanımıştır da toprak ve tazminat mı vermeyi aklından geçirmektedir?

Başbakan’ın çözümü, Başbakan’ın barışı, Başbakan’ın süreci nereye dayanmaktadır, neleri kapsamaktadır?

Anlaşılan Başbakan bu sözlerimizden, bu suallerimizden rahatsızdır.

Bu kapsamda kendisi, hafta sonunda Eskişehir’de yaptığı bir konuşmasında aynen şunları ifade etmiştir: “Muhalefet İmralı’ya söz verdiniz, diyor. Siz bu iddiayı ispat etmediğiniz müddetçe namertsiniz. Bizim oraya verilmiş bir sözümüz yok. Bizim millete verilmiş bir sözümüz var.”

Başbakan Erdoğan millete değil, başkalarına verdiği sözleri bir bir tutmaktadır.

Ve herhalde Başbakan, Türk milletine PKK ve canibaşıyla nasıl haşır neşir olacağına dair bir söz de vermiş değildir.

Sayın Başbakan, belki unutmuşsundur, belki aklından çıkarmışsındır, belki de hafıza kaybına uğramışsındır.

Yine böylesi bir polemiğin içine gömülerek İmralı canisiyle görüşme konusunda şeref bahsini ileri sürmüş, yaptığın müzakere ve temasları inkâr etmiş ve gözlerin yerinden çıkarcasına bizi de şerefsizlikle suçlamıştın.

Çok değil, kısa bir süre sonra Başbakan’ın şerefsizliktir dediği iddiamız sabitlenmiş, şereften kimin nasibini alamadığı belli olmuş, böylece kötü söz sahibine faiziyle birlikte aynen iade edilmiştir.

Eğer Başbakan Erdoğan, şeref masasında kaybettiklerini namertlik kartını ileri sürmekle geri alacağını düşünüyorsa, çok yakın zaman içinde, yine yaş tahtaya basacağını ve isminin başına yeni bir sıfat ekleneceğini muhakkak ki görecek ve tekrar mahcubiyetten kimselere bakacak yüzü kalmayacaktır.

 

Değerli Arkadaşlarım,

AKP’nin PKK ve İmralı canisiyle yürüttüğü müzakere ve pazarlık trafiği gittikçe hızlanmakta ve sahasını genişletmektedir.

Anlaşılan Başbakan tüm umutlarını kara gün dostu terörist Öcalan’a bağlamıştır.

Şu talihsizliğe ve köhnemişliğe bakınız ki, Başbakan Erdoğan, PKK ve İmralı canisiyle ortak ihanet komisyonunda buluşmuş, var olan tüm değerlerimizin, kabullerimizin, ilke ve esaslarımızın kavrama noktasından tutarak deşmeye ve dağlamaya yönelmiştir.

PKK’ya ve İmralı canisine sözde çözüm ve barış adına kefil olanlar, bu da yetmezmiş gibi kefaret altına girenler vicdanlarını rehin bıraktıkları için milli perspektifi ve milli konsepti tamamen dışlamışlardır.

Bildiğiniz gibi, İmralı canisi geçen haftaki ölüm metninde, PKK’lı militanların sınır dışına çekilme aşamasına geldiklerini duyurmuştur.

AKP, yandaş basın, satılmış kalemler, çürümüş beyinler, donmuş kalpler hemen bu kurnaz ifadenin üstüne atlamışlar ve PKK’nın sınır dışına çıktığını canlı yayınlardan, manşetlerden veya değişik vasıtaları kullanarak gündeme getirmişlerdir.

Oysa ki canibaşı böyle bir şey dememiştir.

Kaldı ki PKK’nın buna niyeti de görülmemiştir.

PKK’nın sınır dışına çekileceğini müjdeleyen ihanet senfonisi bir kez daha karavana atmış, milletimizi yanıltmak ve kandırmak için her pis tezgâhtan, her ahlaksız komplodan istifade etmeye tevessül etmişlerdir.

Hepsinden daha da önemlisi, PKK’nın yuvalandığı, saldırılarını ve suikastlarını planladığı terör kamplarının sınır dışında olmasıdır.

Sınır ötesinde kan ve ölüm denklemi kuran, pusuları icra etmek ve can almak için elleri tetikte bekleyen katiller, nasıl olacak da sınır dışına yeniden çıkacaklardır.

Kandil neresi, mahmur kampı neresi, Türkiye sınırları içinde mi?

Bu hayaldir, temelsizdir, boştur ve avuntudur.

PKK’nın ateşkes kararı da stratejik olmayıp, yalnızca günü kurtarmaya yönelik taktik mahiyetli bir hamledir.

Bugüne kadar PKK, sekiz defa sözde ateşkes kararı vermiş, ama kısa süre sonra kanlı saldırılarını artırarak ölüm saçmıştır.

Şimdiki de diğerlerinden farksız olmayacaktır.

Üstelik kanlı örgütün elebaşları, sözde ateşkesin karşılıklı olacağını küstahça iddia edebilmiştir.

Ayrıca adıyla müsemma olan PKK’lı Karayılan, terör örgütünün sözüm ona sınır dışına çekilmesi için hükümete ve Meclis’e görev hatırlatması yapmış, yasal güvenceler istemiştir.

Bu teröristin, AKP’nin hışmına uğrayan, köşesi elinden alınan, kalemi epey zaman önce kırılan ve 12 kötü adamdan birisi olarak performansı pek de fena sayılmayan Hasan Cemal’e geçtiğimiz günlerde verdiği üçüncü mülakatı ibretliktir.

Buna göre, AKP’nin Oslo ihanetine 2008 yılının Eylül ayında başladığı anlaşılmaktadır.

PKK’lı Karayılan, sözde barışın ön şartı olarak İmralı canisinin özgür kalmasını vurgulamıştır.

Devamla Başbakan’ın “Silahları ayaklarınızın altına alın ve gelin siyaset yapın” sözlerine karşılık olarak KCK tutuklularının salıverilmesini talep etmiştir.

Bunun yanı sıra, PKK’nın anayasadan beklentisi de üç aşamalı olarak ifade edilmiş, bunlar yeni vatandaşlık tanımı, kimliklerin tanımı ve Türk milletinin tanımı noktasında düğümlenmiştir.

Hatta PKK’lı Karayılan tıpkı 2009 yılının mayıs ayında söylediği gibi, Akil Adamlar Heyeti kurulmasını dayatmış ve dillendirmiştir.

AKP’de bunu kabul etmiş olacaktır ki, kimliği, niyeti, ideolojisi, maksadı zifiri karanlık olan yeni bir kötüler listesi organize ederek düğmeye basmıştır.

Görünen gerçek şudur; AKP zihniyeti PKK’nın zorlamalarına çoktan ikna olmuş ve onay vermiştir.

Akil Adamlar Heyeti oluşturulması, PKK’ya çözüm çekilişinden çıkan meblağı yüksek ve kabarık bir ikramiye olarak belirginlik kazanmıştır.

Başbakan Erdoğan geçtiğimiz hafta sonunda Eskişehir’e giderken PKK’nın muhatabı olarak hükümeti göstermiştir.

Ve Akil Adamlar Heyeti’nin; akademisyenlerden, iş dünyasından, sivil toplum kuruluşlarından ve medyadan temsilciler almak suretiyle yedili gruplarla teşkil edileceğini söylemiştir.

Bu açıklamasında, akılları durduran, milli vicdanları sükûtu hayale uğratan bir tespit ve yorumda da bulunmuştur.

Başbakan Erdoğan’a göre, bu yedili gruplar Türk milletine psikolojik harekât yapacaktır.

Başbakan’a göre bu zevat, toplumsal algının yönetilmesiyle, milletimizin PKK konusunda hazırlanmasıyla meşgul olacaktır.

Bu olacak, pas geçilecek ve küçümsenecek bir şey değildir.

Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, yetki aldığı, vekâletini üstlendiği aziz milletimize harekat yapmak için kolları sıvamıştır.

Bu, bir nevi yargısız infazdır.

Bu, bir tür soğuk savaş şartlarından kalma alışkanlığın tezahürüdür.

Bir Başbakan, siyasi sorumluluğunu taşıdığı milletine nasıl olur da çürümüş, kimliksiz ve kimlere hizmet ettiği malum aklını kaybetmişlerin kurduğu bir heyet marifetince psikolojik savaş açmaya cüret edebilmektedir?

Bu siyasi anlayış Türk milletini ne zannetmektedir?

Bize kudurmuş diyerek hakaret eden bu zihniyetin, asıl kudurmuşun kim olduğunu görmesi için daha nelerin yaşanması gerekecektir?

Ayan beyan ortadadır ki, PKK, AKP’yi kıskıvrak yakaladığından basiretini bağlamış, bastırdıkça almış, aldıkça da akılsızlığın ve körlüğün mahzenine süre süre sokmuştur.

Diğer taraftan partimizin dimdik duruşundan rahatsız olanlar, milli heyecanından kıvrananlar kan durursa, terör biterse bizim de biteceğimizi, baraja takılacağımızı ve kapımıza kilit vuracağımızı bayat ve bayağı sözlerle açıklamışlardır.

Allah’a şükürler olsun ki, Milliyetçi Hareket Partisi bu omurgasızların, bu küfre batmışların, bu iftira seline kapılmışların oyunlarını boza boza, tuzaklarını yara yara, bunlar gibileri yene yene 44 yılını geride bırakmıştır.

Aynısını yine yapacak, bozguna uğramak için kaşınanların yine cesaretle ve milletimizin eşsiz desteğiyle üstesinden gelecektir.

Kabul edilsin ki, bunların dilekleri gerçekleşseydi, gökten ne yağacağını herkes görürdü.

Bu çevrelerin, küçücük kafalarıyla, kompleksli şahsiyetleriyle, narsist tutumlarıyla, egoist tavırlarıyla ve gayri milli özellikleriyle MHP hakkında hüküm vermeleri, asılsız yorumlarda bulunmaları boylarını ve hadlerini fazlasıyla aşacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi; Türk milletinin içinden çıkan, yine milletin huzuru, kardeşliği, dirliği, refahı ve iyiliği için varını yoğunu ortaya koyan, üstelik Türkiye’nin var olması için her şeyi göze alan milli ruhtur, milliyetçi şuurdur.

Şiddet ve barbarlığın yanında hizalanmış, katillerin elinden su içmiş, onların bilirkişiliğine intisap etmiş çok yüzlüler ne bizi anlayabilecek ne de bizimle birlikte olabileceklerdir.

İlave olarak, hafta sonunda Bursa’da gerçekleştirdiğimiz Kuruluş Mitingimizde, meydanı şereflendiren vatandaşlarımın hep bir ağızdan beyan ettikleri ve Türkiye’nin batışına, milletin çözülmesine itiraz eden, bizzat millet iradesinin inisiyatif almasına vurgu yapan sözlerine karşılık “Merak etmeyin onun da zamanı gelecektir” ifadesini kararlılıkla kullandım.

Bugün de bu sözümün sonuna kadar arkasındayım.

Asla dilemeyiz ama, hükümetin teslim olduğu, teröristlerin hâkimiyet kurduğu, Türk milletinin bölündüğü, son yurdumuzun parçalandığı bir ortamda bizim duyarsız, tepkisiz kalacağımız mı zannedilmektedir?

Herkes bilsin ki, yeri ve zamanı geldiğinde ne yapacağımız ve neyi göze alacağımız mutlaka görülecek, tümüyle de anlaşılacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi geçilmeden hain niyetler amacına ulaşamayacaktır.

Türkiye sevdalısı cesaret timsalleri aşılmadan Türk milleti ayrılamayacak, dağıtılamayacak ve Türk vatanı ufalanamayacaktır.

Bizim sözlerimizden dolayı tarihi hata yaptığımızı söyleyen, miting meydanımızın kalabalığından kâbuslar gören bilinci kaymış zavallılar da; tarihi ihanetin içine çoktan battıklarını, milletimize tarihi kötülüğün daniskasını yaptıklarını günü geldiğinde idrak etmek durumunda kalacaklardır.

 

Muhterem Arkadaşlarım,

31 Mayıs 2010 tarihinde İsrail askeri güçlerinin, Gazze’de tecrit edilen Filistinli kardeşlerimize insani yardım malzemesi götüren sivil gemilerimize saldırması son yılların en barbar hadisesi olmuştur.

Mavi Marmara gemisindeki 9 vatandaşımız maalesef bu hunhar saldırıda hayatını kaybetmiştir.

Biz daha o günlerde, bu saldırıyı Türk milletine karşı açık bir düşmanlık olarak gördük ve böyle değerlendirdik.

Gerek 31 Mayıs 2010 tarihli yazılı basın açıklamamızda, gerekse de 1 Haziran ve 8 Haziran 2010 tarihli Meclis grup toplantılarımızda bu konuya ayrıntısıyla değindik ve hükümete tekliflerimizi sıraladık.

İsrail’in vahşi saldırısı gerçekleştiği esnada Başbakan Erdoğan Şili’de, Dışişleri Bakanı da Brezilya’da bulunmuş, hatırı sayılır bir süre kimseden çıt çıkmamıştır.

Arkasından, Dışişleri Bakanlığı İsrail’e sonuçlarına katlanırsınız mesajı vermiş, Başbakan Erdoğan’da yetti artık türünden boş çıkışlarla İsrail’e rest çekmiştir.

Maalesef AKP zihniyeti izleyen yıllarda bu mütecaviz harekete karşı gerektiği gibi karşı koyamamış ve lazım gelen cevabı verememiştir.

Başbakan Erdoğan hamaset nutuklarıyla vakit geçirmiş, onuru yara alan Türk milletinin müsterih olması için hiçbir derinlikli ve sonuç alıcı yöntem geliştirememiştir.

Biz başından beridir, İsrail tarafından özür ve tazminat meselesinin yerine getirilmesinden bahsettik, bu görüşümüzden de bir an olsun ayrılmadık.

Başbakan Erdoğan’ın, bizim tarafımızdan söylendiğini iddia ettiği, “İsrail özür dilemez, beklemeyin,” sözleri ise tam anlamıyla yalan ve iftiradan ibarettir.

Kendisinin İsrail’e yönelik olarak sarfettiği; “terörist, bozguncu, sapık, vahşi, barbar, katil, cani” sözleri gerçek olup henüz tazeliğini korumaktadır.

Üstelik Mavi Marmara saldırısından çok kısa bir süre sonra, İsrail’in OECD’ye üye olmasına onay veren de Başbakan ve hükümetinden başkası olmamıştır.

Şimdi kalkıp İsrail Başbakanı’nın Obama talimatlı ve bölgesel hesaplar öyle gerektirdiği için özür dilemesini iç siyasete malzeme yapılması, istismarcılığının tekrar tescili olarak görülmelidir.

Anlaşılan İsrail, kaz gelecek yerden tavuğu esirgememiş, yaklaşık 3 yıllık süründürme ve oyalamadan sonra, Suriye ve İran’ı baz alan gizli gündem nedeniyle özür dilemiştir.

ABD Başkanı iki tarafı da terbiye etmiş,  telefon diplomasisiyle aralarını bulmuştur.

Elbette bu özür meselesinin birçok düşündürücü tarafları, sorgulanması gereken yanları vardır.

Ancak teknik ayrıntıya girmeksizin ifade etmek gerekirse, AKP hükümeti bölgesel projeler kapsamında İsrail’e yanaştırılmış, BOP’un hedeflerine, küresel planların emellerine kanalize edilmiştir.

Başbakan Erdoğan, Avusturya’da Siyonizm’e yönelik kullandığı sözlerini bu şekilde tamir etmiş ve beklendiği gibi ABD’nin tepkilerini de frenlemiştir.

Obama’nın Ortadoğu seyahati sırasında gerçekleşen bu özür meselesi tesadüf görülmemeli, İsrail’in bir tavizi olarak değerlendirilmemelidir.

Hedef Suriye’dir, hedef İran’dır ve hedef İsrail’in güvenliğini sağlama alarak, Kürdistan’ın kurulmasına yol ve alan açmaktır.

Tüm bu gerçekler ortadayken, özür meselesinden siyasal rant ummak, billboardları Başbakan’a minnet sözleriyle donatmak ilkel bir mantığın ürünü, fırsatçı zihnin telaşı olarak görmek lazımdır.

Başbakan Erdoğan keşke Filistin’in üzerine düştüğü kadar Türkiye’nin hakkını savunabilseydi, keşke İsrail’e söylediği ağır sözlerin küçük bir bölümünü PKK’ya ve himaye eden güçlere yönelik seslendirebilseydi.

Ama PKK’ya gelince hava gazı olan bu kafa yapısı, istimara gelince havalarda gezmiş, İsrail’e de, düne kadar verilen izin çerçevesinde hava atmaktan geri durmamıştır.

Ne var ki, bu aldatma ve kandırmaya artık kimse inanmamakta, kimse de itibar etmemektedir.

AKP sinsiliği bundan sonra tezgâhını başka yerlerde açmalı ve maharet sahibi olduğu istismarın yenilerini aramalı ve bulmalıdır.

Bu düşüncelerle konuşmama son verirken, siz değerli milletvekili arkadaşlarımı ve saygıdeğer misafirlerimizi bir kez daha sevgi ve saygılarımla selamlıyor, başarı, sağlık ve mutlulukla geçecek bir hafta diliyorum.

Sağ olun, Var olun.



Kategorisi: Lider'den

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter