2 Aralık 2014 Tarihli Grup Toplantısındaki Konuşmaları

Değerli Milletvekilleri,

Saygıdeğer Misafirler,

Kıymetli Basın Mensupları,

Bu haftaki Meclis grup toplantımıza başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Hayatın normal akışı içinde her an ve her durumda güçlüklerle karşılaşmamız mümkündür.

İnsanlığın uzun tarihi bir bakıma doğumdan ölüme kadar geçen süre içinde vasat bulan ve farklı sebeplere dayanan güçlüklerle başa çıkmanın anlatımıdır.

İnsan hayatının hazır bir reçetesi olduğunu iddia edemeyiz.

Dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren, ruh ve vücut sağlığımızın ilelebet istikrar ve garanti altında olacağını da söyleyemeyiz.

Yaşadığımız sürece engellerle karşılaştığımız bir gerçektir.

Hayatı anlamlı ve değerli kılan engellerle başa çıkılması, bunlara göğüs gerilmesidir.

Tanım itibariyle engel; bir şeyin gerçekleşmesini önleyen mahzur, müşkül veya pürüzdür.

Ne var ki, bu tanımdaki statik ve tek yönlü yaklaşım engeli ya da engelli olmanın gerçek yüzünü açıklamaktan nispeten uzaktır.

Bir insanın doğuştan ya da sonradan herhangi bir nedenle bedensel, zihinsel, ruhsal, duyusal ve sosyal yeteneklerini farklı derecelerde kaybetmesi bir engele maruz kaldığının işaretidir.

Bize göre, bu engel ve engelli halin hayatın biteviye çehresi içinde sorun olarak görülmesi eksik ve hatalı bir bakıştır.

Engelli olmak yetersizlik, acziyet, düşkünlük, acınacak bir durum olarak değerlendirilmemelidir.

Kaldı ki, engelli hakları, engelli kardeşlerimizin, engelsiz fertler gibi eşit haklara erişimini sağlamak için vardır ve bu pozitif ayrıcalık herkes tarafından kabullenilmelidir.

Yarın karşılayacağımız “3 Aralık Dünya Engelliler Günü” engelliliğin manası üzerine derin ve çok boyutlu bir tefekkür için hepimize fırsat verecektir.

Aynı zamanda bir vicdan muhasebesi yapmak için 3 Aralık bir dönüm noktasıdır.

İster engeli olsun, ister olmasın her insanımız problemlerle boğuşmaktadır.

Akıl ve vicdan sahibi hiç kimse bu yakın ve somut gerçeğe itiraz edemeyecektir.

Fakat önceliği elbette engelli kardeşlerimize vermeliyiz ve onlara hak ettikleri ilgiyi samimiyetle göstermeliyiz.

Engelli olmanın utanacak, sıkılacak, dert edecek, kahredecek kayıp ve kusur olmadığını bıkmadan, usanmadan anlatmalıyız.

Şunu da ifade etmeliyim ki, engelli vatandaşlarımızı hatırlamak ve beklentilerini hatırlatmak için sadece 3 Aralığı ya da 10-17 Mayıs haftasını beklemek hakkaniyetli ve insaflı bir tutum değildir.

Engellilerin arzu, istek ve ihtiyaçları yılın tamamında gündemin ön sıralarında yer almalıdır.

Hiçbir ayrıma takılmadan insan olmanın sağladığı tüm imkânlar engelli kardeşlerimize de sunulmalıdır.

Bu kapsama giren sosyal, siyasal ve ekonomik imkanlar bir lütuf olmayıp engeli bulunan her kardeşimizin anasının ak sütü gibi hak ve helalidir.

Engelli olmayı dışlanmak ve toplumsal ilişkilerden ayrı tutulmak için bir bahane olarak görmek insani olmayacağı gibi, ahlak ve vicdanla da bağdaşmayacaktır.

Ülkemizde engelli vatandaşlarımız; sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, istihdam, ulaşabilirlik ve erişebilirlik, politik haklar, sosyal yaşama katılım gibi birçok alanda türlü sıkıntılar içinde yaşamak zorundadır.

Ayrıca engelli kardeşlerimizin yaşadıkları bu sorunların ailelerini, yakınlarını ve çevrelerini içine alan geniş bir etki alanına sahip olduğu da bilinmektedir.

Var olan bu sorunların çözümünde devletin, özel teşebbüsün ve sivil toplum kuruluşlarının ortak bir çaba sarf etmeleri ve el birliği yapmaları mecburidir.

Ve üstelik bu konudaki ihmaller serisi toplumsal maliyetleri de ağırlaştıracaktır.

Engelli vatandaşlarımızın bağımsız, ayakları üstünde durabilen ve mutlu fertler olarak yaşayabilmeleri için yapılması gerekenler daha çoktur.

Unutmayalım ki, engelli olmak bir tercih ya da talep edilen bir durum değildir.

Bugün bir engelimizin olmaması, yarın olmayacağı anlamına gelmeyecektir.

Bu itibarla her insan bir yönüyle engelli adayıdır.

Engelli kardeşlerimize verilen destek ve sunulan katkılar insani ve ahlaki bir sorumluluk olmakla birlikte, aynı zamanda herkesin geleceğini de güvenceye alması demektir.

Bir insanın kalbi engelli değilse, duygu ve değerleri engellenmemişse mesele yoktur.

Zihin yerine zihniyette engel yoksa ümitsizlik ve yılgınlık doğru olmayacaktır.

Engelli kardeşlerimizin var olan sorunlarını biliyor ve iktidarımızda hak ettikleri yardım ve desteği daha fazla vereceğimizi şimdiden kararlılıkla ilan ediyorum.

Engelliliğin önündeki tüm engelleri kaldıracağız.

Engelsiz bir hayat için lazım gelen tüm çabamızı göstereceğiz.

‘3 Aralık Dünya Engelliler Günü’ münasebetiyle bütün engelli kardeşlerimize sevgi ve saygılarımı sunuyor, hepsine Cenab-ı Allah’tan huzurlu bir hayat geçirmelerini niyaz ediyorum.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Adil bir toplumun mahiyeti ve nasıl düzenlenmesi gerektiği yönündeki siyasi ve entelektüel arayışlar binlerce yıldır sürmektedir.

Özellikle adalet kavramı etrafında yoğunlaşan verimli tartışma ortamı ve bu çerçevede biriken literatür azımsanmayacak düzeydedir.

Adalet, eşitlik, özgürlük, ahlak ve etik konularındaki canlı ve her seferinde bir adım ileriye giden düşünce atmosferi insanlığın gelişmesinde elbette önemli pay sahibidir.

Her çağda farklı tema ve tonlarda ortaya çıkan yoksulluk, eşitsizlik ve şiddet; etnik, mezhep ve kültürel temelli anlaşmazlıklarla birlikte insanlığı meşgul etmiştir.

Adaletin, toplumsal kurumların ilk erdemi olduğu geniş kabul gören bir fikri uzlaşmaya dayanmaktadır.

Keza eşitliğin, insan onuruna yakışır ve yaraşır bir yaşam sürmenin aynı derecede bir erdem olduğunu da inkar edemeyiz.

Milliyetçiliğimizin ana sütunlarından birisi adalet, eşitlik ve millet sevgisi ise; bir diğeri şüphesiz ki demokrasi ve insan haysiyetine duyduğumuz bağlılık ve saygıdır.

İlham ve gücümüzü aldığımız milli tarihimiz, insanlık için hakikaten de kılavuzluk görevini üstlenmiş, bir iftihar ve istikrar kutbu olarak karanlıkları çerağ gibi aydınlatmıştır.

İnsan olmanın manevi güzellik ve nimetini idrak etmiş yüksek bir terbiye ve öğretinin toplumun en ücra köşelerine kadar nüfuz ettiği Türk-İslam asırları hepimizin gurur kaynağıdır.

Kadın-erkek arasındaki eşitliğin ve bu eşitliği sağlam esaslara bağlayan adalet ve ahlak cevherinin yine asırlar önce Türk medeniyetinde imrenilecek seviyelerde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Batılı yaşam tipine öykünen, küresel sömürü mekanizmalarının arasında fikren ve siyaseten can çekişen özünü ve özgüvenini kaybetmiş kimliksiz elit ve zümrelerin, geçmişimize at gözlüğüyle bakmaları gerçekleri değiştiremeyecektir.

Bugün hasretini çektiğimiz ne varsa geçmişimize damga vurmuştur.

Bugün insanlığın ihtiyaç duyduğu davranış kurallarının ve sosyal kurumların tamamı asırlar evvel Türk-İslam medeniyetinin surlarından güneş gibi parlamıştır.

Milletimiz, Avrupa’da kadınların cadı avına tabi tutulup diri diri yakıldığı devirlerde insan olmanın şeref ve itibarıyla müşerref oluyordu.

Kadınların adaletsizliğe, haksızlığa ve vicdansızlığa maruz kaldığı farklı toplum ve ülkeler içten içe kanarken; Türk kadını devlet yönetiyor, cephelerde mücadele veriyor, insan olmanın haklı onurunu taşıyordu.

Gerek yüce dinimizin buyrukları gerekse de zengin kültür ve tarihi mirasımız kadına saygı ve nezaket konusunda nasıl bir maziden süzülerek geldiğimizi ispatlamaktadır.

İşte böylesi bir ufuk ve vicdan derinliğinin sonucudur ki, 5 Aralık 1934 tarihinde Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verilmiştir.

Bu hak, dönemin şartları düşünüldüğünde radikal bir reformdur.

Kadınların da oy kullandığı ve 5.Dönem TBMM’nin belirlendiği 8 Şubat 1935’de 17 kadın milletvekili Meclis’e girmiş, izleyen dönemde yapılan ara seçimle bu sayı 18’e ulaşmıştır.

Bugünlerde gelişmiş ülke kategorisine adını yazdıran birçok ülkenin, 1930’lu yıllarda kadınlara seçme ve seçilme hakkını çok görmelerini dikkate aldığımızda, Cumhuriyet’in 11’inci yıldönümünde çok önemli demokratik bir karara imza atıldığı iyi görülecektir.

Tür kadını hiçbir zaman geri planda olmamıştır.

Türk milletinin ölüm-kalım mücadelesi olan kurtuluş savaşında ön saflarda hiç kuşku yok ki Türk kadını da durmuştur.

Gazi Mustafa Kemal, 21 Mart 1923 tarihinde yaptığı bir konuşmasında, “Dünyada hiç bir milletin kadını ‘Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım. Milletimi halâsa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet gördüm’ diyemez”sözleri bir hakkın sadakatle teslimidir.

İşgal yıllarının en ızdıraplı günlerinden birisi olan 18 Mayıs 1919’da İstanbul Darülfünun’da yapılan bir toplantıda; “kim demiş bir kadın küçük şeydir, bir kadın belki en büyük şeydir” ifadeleri yüksek cesaret sahibi bir kadına aittir.

19 Mayıs 1919’da İstanbul Fatih’te yapılan mitinge katılan ve Halide Hanım’ın başını çektiği kadınlar adeta ağız birliği etmişçesine şöyle haykırmışlardır:

“Bugün elimizde top, tüfek denilen alet yok; fakat ondan büyük, ondan kuvvetli bir silahımız var; Hak var, Allah var. Tüfek ve top düşer. Hak ve Allah bakidir. Topunun yüzüne tükürecek kadar, evlatlar, analar, kalbimizde aşk ve iman, milliyet duygusu var.”

Bu sözler Türk kadınının asaletinin, milli his ve sevdasının izhar ve ilanıdır.

Bu sözler, dünyaya meydan okuyan Türk kadının müşterek ses ve hal özetidir.

20 Mayıs 1919’da Üsküdar’da yapılan bir mitingde Asri Kadınlar Cemiyeti adına konuşan Sabahat Hanım’ın cesaret ve yürekliliğini rahmet ve şükranla hatırlıyoruz.

İşgal ve esarete sükut ve tevekkül içinde sessiz kalanların yüzüne Türk milletinin bağımsızlık tebliğini tokat gibi vurmasını hayranlıkla yad ediyoruz.

Çok şükür bu mertliğin mirasçıyız, bu soylu duruşun nesliyiz.

13 Ocak 1920’de Sultanahmet Meydanı’nda İstanbul “Türk’tür ve Türk kalacaktır” temalı mitingde vatan ve millet için mücadeleye hazır olduklarını cümle aleme duyuran Muallimler Cemiyeti Başkanı Nakiye Hanım’ın sözü yerde kalmamış, bundan sonra da kalmayacaktır.

Aziziye tabyalarında devleşen Nene Hatun Türk kadının şeref madalyasıdır.

Batı cephesinde korkusuzca savaşan Asker Saime Türk kadının şeref tacıdır.

Pozantı’da işgalcileri rezil eden Kılavuz Hatice Türk kadının şeref simgesidir.

Güney cephesinde destan yazan Tayyar Rahmiye Hanım Türk kadının iffet ve izzet sembolüdür.

Edirne Yanıkkışla’da düşmanla göğüs göğüse çarpışan Fatma Seher Hanım Türk kadının atan kalbi, pes etmeyen vicdanıdır.

Binbaşı Ayşe, Gördesli Makbule, Süreyya Sülün Hanım, Nezahat Hanım ve ismini saymakla bitiremeyeceğim nice Türk kadını, nice Türk anası istiklal mücadelesinde hayranlık uyandırmıştır.

Top mermisinin üstünü yavrusunun battaniyesiyle örten fedakar analarımız bize bağımsızlık hediye etmişler, çektikleri kağnılarıyla vatan bırakmışlardır.

Unutmayınız ki, Hayme Ana’nın dua ve rehberliği sayesinde Söğüt’te dikilen fidan Dünyayı gölgesine alan kocaman bir çınar olmuştur.

İl Bilge Hatun ve evlatları Türk milletine liderlik yaparak Orta Asya’dan sancağımızı kaldırmışlardır.

Bütün bunlar olmuş ve oluyor iken, Cumhurbaşkanı Erdoğan 24 Kasım günü, hem de kadınların yüzüne baka baka; “kadın ile erkeği eşit konuma getiremezseniz, o fıtrata terstir” diyebilmiştir.

Bizi üzen bir başka husus ise, bu sözlerin sarfedildiği salonda hazır bulunan hanımefendilerin, Erdoğan’ın yakışıksız ve ucube yorumlarını alkışlamalarıdır.

Şundan eminim ki, bu zihniyet cahiliye döneminin tortularını tıpa tıp zihninde taşımaktadır.

Erdoğan geçmişte de “kadın kadındır, erkek erkektir. Bunların eşit olması mümkün mü” diyecek kadar ileri gitmişti.

Velakin kadın-erkek eşitliğini reddeden bu anlayışa hanımefendilerin destek vermesi neresinden bakarsak bakalım yürek yaralayıcı bir durumdur.

Erdoğan, “kadınların ihtiyacı olan eşitlikten ziyade eşdeğer olabilmektir” değerlendirmesini yapmaktadır.

Değer nedir bilmeyen, değerli olmak nedir tanımayan; hele ki, değerler piramidi göçmüş ve rutubetlenmiş birisinin eşdeğerden ne anladığı muammadır.

Devletin en tepesinde cinsiyetçi körlüğe takılmış birisinin bulunması milletimiz adına ilave külfet ve talihsizliktir.

Kadın erkek eşitliğini fıtrata ters bulan Erdoğan, sanıyorum 17-25 soygununu fıtrata ve fıtratına tam olarak uygun bulmuştur.

Soma’da 301 madencimizin kaybı işin fıtratıdır.

Ama çalıp çırpmak, rüşvet alıp yasakçı bir yönetimi kurumsallaştırmak fıtrata müzahirdir.

Erdoğan sıkıştı mı, gündem değişikliğine ihtiyaç duydu mu; ya fıtrata, ya paralele, ya başörtüsüne, ya da maneviyat sömürüsüne aracısız bağlanmaktadır.

Nasılsa inanan ve aldanan çoktur.

Ancak PKK’yla pazarlık yapmak fıtrata ters değildir.

Garip gurebanın, fakir fukaranın hakkından zorla kesip kaçak ve karanlık saray yaptırmak ve bu sarayı millete açıyorum derken komandolara teslim etmek herhalde fıtrattandır.

Her gün kadınlar cinayete kurban gidip gazetelerin 3’ncü sayfaları kandan ve katliamdan geçilmezken vicdan firarını hatırlayan yoktur; ama konu kadın-erkek olunca fıtratçı fesatlar birden bire kendilerini göstermektedir.

Kimse gücenmesin, kimse darılmasın; biz böyle bir fıtratı tanımayız, böyle bir fıtratın fitne olduğunu söylemekten de hicap duymayız.

Görüyorsunuz, kadına şiddet hızlanmış, seriye bağlanmıştır.

Kadınlar sanki hedef yapılmıştır.

Kadınlar mazlum ve mağdurdur.

Biliniz ki, bir ülkenin gelişmişlik ve medeniyet ölçüsü kadınlara yönelik davranışta gizlidir.

Kadınları öldürülen, toplumsal şiddet dalgasının hâkimiyetine giren bir ülkenin kalkınmışlığından bahsetmek saflık olduğu kadar ahmaklıktır.

Türkiye hiçbir dönemde bu kadar kadına yönelmiş vahşi ve dehşet verici saldırılara sahne olmamıştır.

Bunun önlenmesi, bu zulmün önüne geçilmesi muhakkak sağlanmalıdır.

Şiddet kaynağında kurutulmadıktan ve şiddeti doğuran ana nedenlerin sosyolojik, psikolojik ve geleneksel yanları ele alınmadıktan sonra bu girdap toplum huzurunu yutmaya namzettir.

TBMM’de kadın vekil sayısının artıyor veya azalıyor olmasından çok; öncelikle konuşmamız gereken kadınlara gösterilen alçak muamelelerin nasıl ve hangi sebeplerle fazlalaşıyor olmasıdır.

Kadınla şiddet arasında kurulan zehirli bağı koparıp atmadıktan sonra Türkiye’nin düzlüğe, medeni ve methedilecek bir seviyeye gelmesi imkansızdır.

Kadına yönelik şiddeti bir kez daha lanetliyorum.

Ayrıca Türk kadınının seçme ve seçilme hakkını elde edişinin 80’inci yıldönümünde, aramızda bulunan hanımefendiler başta olmak üzere, ülkemin her tarafındaki kadınlarımızı kutluyor, hepsine Cenab-ı Allah’tan sağlık, huzur ve mutluluk içinde geçecek bir ömür diliyorum.

Değerli Arkadaşlarım,

2014 yılının bitişine sayılı günler kalmıştır.

Bu yılda, Türkiye’miz için siyasi ve ekonomik belirsizliklerle, çalkantılarla, gerginliklerle geçen karamsar ve kayıp bir yıl olmuştur.

Bütün yapıcı çabalarımıza rağmen siyaset kurumu yine tıkanmış, kronik ve acil sorunlarına çözüm üretme kabiliyetinden uzaklaşmıştır.

Siyasi iletişim kanallarının kapanması parlamento çatısı altında asgari müştereklerde buluşulması için ortak zemin inşasını imkânsız kılmıştır.

Dahası AKP’nin buna hiç yatkınlığı ve yakınlığı olmamıştır.

Kısır siyasi hesapların ve ihtirasların esiri olan iktidar, bunları aşarak Türkiye’nin önünü açacak ve rahatlatacak adımlar atma basiretini gösterememiştir.

Bu yıl içinde iki seçim yapılmasına rağmen, toplumsal ve siyasi tansiyon normalleşememiştir.

AKP’nin bizzat mihmandarlığı ve müdahalesiyle;

√       Ortak değerler aşındırılmış, toplumsal hoşgörü zehirlenmiştir.

√       Kutuplaşmalar keskinleşmiş, siyasi ve ahlaki kirlilik yaygınlaşmıştır.

√       Adalete darbe vurulmuş, rüşvet ve rüşvetçilere kol kanat gerilmiştir.

√       Etnik bölücülük serpilmiş, hainler tavizlerle taltif edilmiş, jestlerle ödüllendirilmiştir.

Bunların yanında, ekonomik tablo ise tam bir yıkım ve enkazı işaret etmektedir.

Bugün işsiz kardeşlerimizin sayısı 5,5 milyonu geçmiştir.

15-24 yaş grubunda bulunan gençlerimiz işsizlikten kırılmaktadır.

Villada para eritemeyen, yatak odalarına para santralleri kuran, gemi yüzdüren, milyar dolarlar içinde yüzen evlatlar talihlidir de; şu bozuk ve adaletsiz düzene bakınız ki, milletimizin pırıl pırıl milyonlarca gencinin cebinde beş para yoktur.

Saraylarda lükse batan; bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı çocukları saltanat sürmektedir; Erzurumlu Mehmet ile Tuncelili Hüseyin, Diyarbakırlı Hakan ile Balıkesirli Ali umutsuzluğun dibindedir.

Trabzonlu Dursun çayına atacak şeker bulamazken, Yozgatlı küçücük Elif çikolatayı bayramdan bayrama görürken; haysiyetsiz bir bakan çikolata kutularında milyon dolarlarca rüşvet almıştır.

Bu bakan ki, Meclis Soruşturma Komisyonu’na verdiği ifadede aldığı rüşveti hediye olarak saptırmış, daha da ileri giderek hediyenin Türk geleneği olduğunu söylemiştir.

Acaba, Bakara Suresiyle dalga geçerek akara-makara soytarılığına tevessül etmek hangi edepsiz geleneğin ürünüdür?

Bizim bildiğimiz Türk geleneğinde hırsızlığın hediyeleşmekle örtülmesi diye bir şey yoktur.

Eğer böyle bir gelenek varsa; bu Firavun geleneğidir, Yezid geleneğidir, Nemrud geleneğidir, yaşayışları hayvandan bile daha aşağı olan Lut, Nuh ve Semud Kavimlerinin geleneği olacaktır.

Türk milletinin geleneğinde emanete hıyanetlik yoktur.

Türk milletinin geleneğinde Beytülmala el uzatmak, soygun çetelerinin kulu ve kuklası olmak yoktur.

Evet, hediye alıp vermek sünnettir, fakat rüşvet alıp vermek insanlık suçudur, dinen haramdır ve hukuken de cezası bellidir.

Adli Tıp Kurumu’nun 17-25 Aralık’tan sonra medyaya yansıyan rüşvet ve yolsuzluk tapelerinin montaj olmadığı sonucuna varması bile rüşvetçilerde bir ıslah, tedirginlik ve pişmanlığa yol açmamıştır.

Çünkü bunların vicdan dikişleri sökülmüş, utanma perdeleri yırtılmıştır.

Utancından kulaklarını saklayan Midas’tan asırlar sonra, bu defa da karanlık emellerinden dolayı koyulaşan yüzünü gizlemeye gerek duymayan bir iktidar bu topraklarda ortaya çıkmıştır.

Tuhafımıza giden bir başka konu ise AKP’li eski bakanlarla ilgili kurulan Soruşturma Komisyonu’yla ilgili yayın yasağı konulmasıdır.

Balıkesir’de Kuva-yi Milliye’den bahseden, aslında Kuva-yi İnzibatiye’nin neferi olan Başbakan’ın, bu gelişmelerden ‘haberim yok’ demesi kendisi ve üslubu kadar kara mizahtır.

AKP yolsuzluk olmuş, yoksulluk olmuş, yalan ve yasakla bütünleşmiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adalete vurgu yapan konuşmaları, gördüğü mikrofonlarda atıp tutması yangını gizleyemeyecektir.

AKP Hükümeti batmıştır, bitmiştir, balon gibi patlamıştır.

Çevre ve Şehircilik eski Bakanı, hatırlarsanız, istifaya zorlanırken dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı suçlamıştı.

Hatta soruşturma dosyasındaki imar planlarının Erdoğan’ın talimatıyla yapıldığını, bu nedenle Başbakan’ın istifa etmesi gerektiğini açık açık söylemişti.

Bu eski bakan o zaman ki sözlerini bugün; bir çeşit sistem, alınganlık ve diğerleriyle aynı çuvala konulmasına tepki olarak tevil etmiş ve kıvırmıştır.

Yani ortada bir çuval ve bu çuvalın içine tıka basa doldurulanlar vardır.

Bilmeyen varsa söyleyeyim, bu çuval rüşvet çuvalıdır, bu çuval hırsızlık çuvalıdır, bu çuval AKP’nin başına geçen 17-25 sıra sayılı hortum çuvalıdır.

Demek ki, bu eski bakan çuvala giren diğer dört eski bakanla yana yana getirilmekten, üst üste koyulmaktan rahatsızdır.

Bu şahıs, çuvalın içine atılmaktan keyfi kaçmışsa, dışarıda, tam da çuvalın kenarında duran asıl failden de ahlaken rahatsızlık duyması lazımdır.

Söz konusu faili önce istifaya çağırıp, sonra da u dönüşü yaparak allayıp pullamak olsa olsa korkaklık ve tehditle susturulmanın ilkesizliği olacaktır.

 

Değerli Arkadaşlarım,

Başbakan Davutoğlu, her fırsat ve zeminde; doğan görünümlü şahin otomobil gibi ses çıkarmaktadır.

Kendisinin ses tonu apaçık bir özenti, vücut dili bildik bir kopyadır.

Davutoğlu, miras yediler gibi konuşmakta, ekonomide bahar havası estirmekte, ezberlediği klişe ifadeleri milletimize yedirmeye çalışmaktadır.

Başbakan’ın binbir gece masallarını aratmayan beyanlarına rağmen gerçek acıdır ve Türk milleti açlığa, borca ve sefalete mahkûm edilmiştir.

AKP mağduru olan vatandaşlarımız kaderleriyle baş başa bırakılarak çaresizliğin pençesine itilmiştir.

Bireysel kredi borcunu ödeyemeyen vatandaşlarımızın sayısı 2002 yılında 164 bin 674 iken, bu sayı 2013’de 644 bin 920 kişiye çıkmış, bu yılın 9 ayında 506 bin 77 kişiyi bulmuştur.

Tablo felakettir.

Kredi kartını ödemeyenlerin bunalımı saklanamayacak düzeylerdedir.

2002 yılında 357 bin 916 kardeşimiz kredi kartının borcunu karşılayamazken, 2013 yılında bu rakam 915 bin 691’e ulaşmış, bu yılın 9 ayında ise 792 bin 896 kişiyi bulmuştur.

Bireysel kredi ve kredi kartı borcu olanların toplam sayısı da 2 milyon 792 bin 780’e çıkmıştır.

Kişi başına düşen borç miktarı 2002 yılında 3 bin 402 dolardan, bu yılın ikinci çeyreğinde 7 bin 882 dolara fırlamıştır.

Yani doğan her körpe yavru gözlerini borçla açmaktadır.

2002 yılında vatandaşımızın cebindeki her 100 liranın 7 lirası, bugün ise neredeyse 60 lirası borçtur.

Diğer yandan dünyada petrolün varil fiyatı beş ay içinde yüzde 40 düşmesine rağmen, benzin ve motorinde komik indirimler yapılması vatandaşlarımızla alay etmek, 77 milyona zulmetmek demektir.

Petrol fiyatlarındaki her 10 dolarlık düşüş, cari açığı 4 ile 5 milyar dolar indirmektedir.

Yine petrol fiyatlarındaki her yüzde 10’luk gerileme enflasyonda yaklaşık yüzde 0,5’lik azalmaya neden olmaktadır.

Dün ülkemize gelen Rusya Devlet Başkanı Putin’in, 1 Ocak’tan itibaren doğal gazın satış fiyatında yüzde 6’lık bir indirime gideceklerini açıklaması iyimser bir gelişme olsa da, bunun neyin karşılığında olduğu ve vatandaşlarımızın tüketimine ne şekilde yansıyacağı ileriki tarihlerde daha net görülecektir.

Petrol fiyatının ucuzlamasından dolayı yaklaşık 90 milyar dolarlık bir zarara uğrayan Rusya’nın, yeşeren sosyal ve ekonomik açmazları hafifletmek için Batı’nın ambargo ve yaptırımlarını Türkiye üzerinden etkisizleştirme niyeti dikkatlerimizden kaçmamıştır.

Erdoğan ve Putin’in Suriye konusunda görüş ayrılıkları olsa da, bu ikilinin mizaçlarındaki benzerlik ortak paydaları olarak ön plana çıkmaktadır.

Rusya ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişki ve hacmin iki ülkenin yararına gelişmesi için bölgesel ve jeopolitik risklerin de hesaba katılması gerekmektedir.

Kırım’daki zulüm ve eziyet bitmeden Rusya’nın inandırıcılığı bize göre olmayacaktır.

Rusya’nın Türkiye’ye sattığı doğal gazın toplam faturasında indirime gitmesi, ekonomik parametre ve hedeflerden ziyade siyasi ve bölgesel konulara endekslidir.

Ve bu kapsamda AKP’nin el altından ülkemize yeni külfetler getirmesi kaygılarımızın başında gelmektedir.

Başbakan ve Hükümeti, petrolün satış fiyatını olması gerektiği gibi düşürmeyerek muhtemel vergi geliri kaybından doğacak alternatif maliyeti vatandaşlarımızın sırtına yüklemektedir.

Sanal büyümeyi ayakta tutmak için milletimiz perişanlığa mahkum edilmektedir.

Ekonomik büyümenin çarşıya, pazara, mutfağa ve iş bulmaya bir katkısı yoktur.

Erdoğan hala Galataport ihalesiyle uğraşmakta, yargıyı ihanetle suçlamakta, Oferlerin eline avucuna bakmaktadır.

AKP’nin ekonomi politikaları neticesinde, kazanan yabancı para babaları, çıkar odaklarıdır.

Büyüyen ekonomi değil, faiz ve rant lobisidir.

Büyüyen çiftçi, esnaf, memur, işçi ve emekli değil; fırsatçılardır, vurgunculardır, ekonomik sömürü düzenin baş aktörleridir.

Erdoğan’ın küresel servet ve sermaye sahiplerinin avukatlığına soyunması, hukuku işleten yargı mensuplarına ihanet iftirası atması bir telaş ve korkunun mahsulüdür.

Ya Galaport ihalesinde yüklü bir komisyon alınmış ve bunun geri verilmesi Erdoğan’ı kara kara düşündürmektedir.

Ya da Erdoğan bu ihale karşılığında kişisel ve ailesiyle ilgili başka bir söz almıştır.

Zira konuyla ilgili tepkisinin yüksek dozu başka türlü izah edilemeyecektir.

 

Muhterem Arkadaşlarım,

İnançlarımızı diline dolayarak mütedeyyin kitlelere seslenen AKP iktidara gelince, Allah korkusunu defterden silmiştir.

Kul ve yetim hakkına el uzatan yerli ve yabancı soygun ve menfaat çetelerinin ümidi ve kurtarıcısı haline gelmiştir.

“Sokaklarda simit, su ve limon satıp buralara geldiğini” söyleyerek duygu sömürüsü yapan Erdoğanla, çamurlu sokaklarda yürüyerek bu seviyelere çıktığını söyleyen Davutoğlu’nun icraatları Türkiye’nin aleyhinedir.

3 Kasım 2002’de “ya hortum-ya yurdum” diyerek dürüstlük ve ahlâk mesajları veren AKP, 12 yıllık iktidar döneminde yağma, talan, rüşvet, vurgun ve soygun hanedanlığı kurmuştur.

Bir zamanlar, “Yolsuzlukları kestik,” “hortumları kapadık”, “duyunca şok olacaksınız” yaygaraları, şimdilerde yerini bambaşka bir söylem ve savunmaya bırakmıştır.

Yolsuzlukları kestik diyenler çalarken yakalanmış, hortumları kapadık diyenler hortum döşerken basılmıştır.

AKP kadroları, iktidar olunca ani ve hızlı dönüşüm göstermiş, küresel sermayeye ve gayri milli zihniyete hizmet ve sadakatte bir sakınca görmemişlerdir.

Türkiye, bu zihniyet ekolünün yıllarca şiddetle karşı çıktığı, ancak şimdilerde çark ettiği gibi, uluslararası finans güçlerininfaiz ve rant ülkesi haline getirilmiş, ülkemiz sıcak ve kara paranın mahkûmu olmuştur.

Erdoğan’ın hayırsever diye övdüğü karanlık sima kara paranın köşe taşı olarak ün salmıştır.

AKP iktidarı için, gelen paranın kaynağı da dikkate alınmamış, ekonomik krizleri önleyebilmek adına, haram veya helal ayırt etmeden her sermayenin ülkemize akmasına göz yumulmuştur.

Başbakan ve bakanları, özel ilişkiler ve kayıt dışı görüşmeleri gelenek haline getirmiş, milli kaynak ve tesisleri birer birer yok pahasına yabancılara teslim etmişlerdir.

AKP’nin aldatmaya yönelik vaatleri bunlarla da sınırlı kalmamış, inançlarımıza yönelik ikiyüzlülük de bu zihniyetin siyasi sabıkaları arasında yerini almıştır.

Bu ilkesiz siyasetin bir zamanlar resmen başında olan şahıs, yıllar yılı fakirlik sömürüsü ile dünya malında gözü olmadığını söylemiş, millete hizmetten başka bir amacı olmadığını pişkinlikle dile getirmiştir.

Bu zihniyetin, “iki metreküplük yer” istismarı“musalla taşı” nakaratı, “nasıl bilirdiniz” diyalogu, üstadı olduğu takiyenin defalarca sahnelenmesinden başka bir anlam taşımamıştır.

“Fakir” istismarlarına, “biçare derviş” çağrışımlarına karşılık bilinmelidir ki, bu millet;

17-25 Aralık’taki tarihin en büyük rüşvet ve yolsuzluk vakasını unutmayacaktır.

İtibar için yapıldığı söylenen ve her vatandaşımızın cebinden çıkan toplam 1 katrilyon 370 trilyon dolara mal olan kaçak ve karanlık sarayı ve bedeli 400 trilyonu lirayı aşan uçağı unutmayacaktır.

Suriyeli mültecilere 5 milyar dolar harcayıp, sıra öğretmene, çiftçiye, memura gelince çok gören; veren el alan elden üstündür parolasıyla eşe, dosta, hısıma, dünüre ve havuzculara hazineyi peşkeş çeken vicdansızları unutmayacaktır.

Dünün “adil düzencileri”nin, bugünün “batıl düzencileri” olmasını kimseler unutmayacaktır.

Vatandaşa yırtık ayakkabı giydirip, ayakkabı kutularına milyon dolarları deste deste dizen bugünkü iktidar kadrolarını bu millet unutmayacak ve affetmeyecektir.

Değerli Milletvekilleri,

Katolik dünyasının manevi lideri Papa Francesko’nun Türkiye ziyareti her yönden değerlendirmeye muhtaçtır.

Papa aynı zamanda Vatikan şehir devletinin de lideridir.

Erdoğanla Papa’nın karanlık sarayda buluşması, bu görüşmenin basına yansıyan diyalogları dikkate değerdir.

Yeni sarayının açılışını Papa’yla beraber yapan Erdoğan’ın sanki günah çıkarmak için sabırsızlık çekmesi ayrı bir analizin konusudur.

Ziyaretin bizim için en önemli tarafı, Papa’nın İstanbul’da Fener Rum Patriği’yle bir araya gelmesi ve İtalya’ya dönerken Ermenistanla sınır kapılarının açılmasını önermesidir.

Kuşku yok ki, sözde Ermeni soykırımıyla ilgili uydurmaların 2015 yılında zirveye çıkacağı anlaşılmaktadır.

Papa sanki bunun haberini verir gibi konuşmuş, üstüne vazife olmayan bir konuda yorum yapmıştır.

Bunun yanında Katolik ve Ortodoks Kilisesi arasındaki 960 yıllık ihtilafın giderilmesi ve birleşmenin sağlanması için yoğun bir girişim ve temas olduğu anlaşılmaktadır.

Yüzyıllarca birbirini aforoz eden iki ekolün mutabakat arayışı; Müslümanlar parçalanırken Hristiyan birliğinden bahsetmeleri bize göre kuşku verici bir gelişmedir.

Dinler arası diyalog ve Ilımlı İslam gibi defolu kavram ve sinsi projelerle üzerimizdeki operasyonun şekil ve muhtevası çoktan deşifre olmuştur.

İstanbul’da Fatih Kaymakamlığına bağlı olan Fener Rum Patriğinin Ekümenik sıfatını kullanması bu kapsamda ele alınmalıdır.

Papa Ekümenik sıfatına kendince meşruluk atfetmiştir.

Bilinmelidir ki, Fener Rum Patriğinin sözde Ekümenik unvanı devletimizin kurucu anlaşması Lozan’a tamamen aykırıdır.

Biz tüm inanç ve dinlere mutlaka saygı duyan bir siyaset disiplini ve ahlakına sahibiz.

Kimseyi ötekileştirmeden, hor ve hakir görmeden milletimizin ve ülkemizin bekasını savunuyoruz.

Ancak Anadolu’da bir Hıristiyan üstünlüğü hedefinin eşzamanlı olarak Türklerin bu topraklardan çıkarılması hesabına refakat ettiğini de görüyor ve müşahede ediyoruz.

İstanbul’un Vatikan benzeri bir minyatür veya şehir devleti haline getirilerek ele geçirilmesi amacının ısrarla sürdürüldüğünü görmemek için de kör olmak gerektiği kanaatindeyiz.

Bunun yanı sıra, Heybeliada Papaz okulunun açılması için AKP ve dostları fırsat kollamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinin muazzam bir diriliş ruhu ve muhteşem bir azimle kurduğu bir Türk devletidir.

Anadolu coğrafyası Türk milletinin son ve ilelebet vatanıdır.

Bizim, kalbinde kilise, ağzında cami olanlara verilecek vatanımız, feda edilecek insanımız, heba edilecek değerimiz olmayacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi, Türklüğün ölüm ve sürgünü demek olan her teklif, emel, gaye ve hazırlığa sonuna kadar karşı duracak, Türkiye’yi tüm güzellik ve değerleriyle bağrına basacaktır.

Biz; Ekümenik’i bilmeyiz, Papaz okulundan anlamayız, son yurdumuzda meydanı boş bulan misyonerlerin, diyalogcuların, görünmez kilise havarilerinin tezgahına katiyen düşmeyiz.

Kilise’de ayin yapmak isteyen varsa buyursun yapsın. Buna saygı duyarız. Fakat Ezan’ı susturmayı, Türk milletini teslim almayı aklından geçiren varsa; yeni Kılıçarslanların korkusuzca vatanları için nöbet beklediklerini hatırlatmayı bu vesileyle tarihi bir görev sayarım.

Bu düşüncelere sözlerime son verirken hepinizi bir kez daha sevgi ve saygılarımla selamlıyorum, Rabbim’e emanet ediyorum.

Sağ olun var olun.


Kategorisi: Lider'den

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter