14 YILLIK EĞİTİM BAŞARISI HER ALANA YAYILMALI MI

                                                                                                                                  Halil Alperen IŞIK

“İdare gitti, maslahat elde kaldı!  Şair Eşref

Devlet gelenekleri, geleneksel devlet, güçlü devlet, derin devlet, demokratik devlet, hikmet-i hükümet ve devlet felsefesine ilişkin diğer tasnifler. Devletin ideolojik vasıflarına, kuruluş felsefesine, geçmişine dâhi gerek duymaksızın birçok devlet tanımı ya da tasnifi yapmak mümkün. Ancak burada da karşımıza elimizdeki örneğin, yani Türkiye Cumhuriyeti devletinin hangi yönden tasnif edileceği, nasıl tanımlanacağı sorusu karşımıza çıkıyor. Tasnif ve tanımlama usûlüne ilişkin bu soru ise, konunun kendine özel şartlarından, genelde devletin organlarından, özelde ise Türkiye Cumhuriyeti devletinin kendine özel şartlarından ve kurumlarından dolayı, cevaplanması zor belki de en sonda cevaplanması gerekli olan bir nitelik kazanıyor.

Elbette ki, olağanüstü olaylar, tarihin akışını değiştiren gelişmeler, devleti yönetenlerin şahsî beklenti ve konuya ilişkin ufukları, esasen özel olan hâl ve şartın daha da özel olmasına sebebiyet veriyor. Bununla birlikte belirtmek gerekir ki, özel şartlara her zaman gebe olan kurumlar, genelde devletin siyasî ve özellikle de güvenliğine ilişkin kurumlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu kurumlar doğal olarak, güvenlik yahut savunma aygıtı olarak nitelendirilmeye müsait olan ordu ve polis, bu iki kurumun işini layık-ı veçhile yapabilmesi için hayatî önem taşıyan istihbarat teşkilatı ve devletin siyasî gücünü ve devlet olduğunu tam anlamıyla hissedebilmesi/hissettirebilmesi için gerekli olan dışişleri/diplomasi teşkilatıdır. Bu üç kurumun ortak özelliği ise, saf siyasî işlevler üstlenmeleridir. Hatta denilebilir ki, bu kurumlar arasında sayılan güvenlik ve istihbarat kurumları iç ve dış tehditlere karşı caydırıcı nitelik taşıdığı için, dışişlerine göre daha da ağır basan siyasî niteliğe sahiptirler.

Devletin güçlülüğü ise bu kurumların güçlülüğü ve köklülüğü nispetinde değerlendirilir. Bu kurumların güçlülüğü ve köklülüğü bir diğer anlamda etkinliği ise, sahip oldukları insan ve teknolojik kaynakların derinliği ve nitelikleri ile ölçülebilir. Köklü olma ihtiyacının, devlet yetkilileri de farkında olsa gerek ki, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın armasında M.Ö. 209, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün armasında 1845 yazıyor. Hatta resmi kuruluşu 1927 olan, Millî İstihbarat Teşkilatı dahi kendi internet sitesinde, tarihçesini, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş dönemindeki casusluk/karşı casusluk faaliyetlerine dayandırıyor.

Aslında bu köklü olma/görünme çabasının çoğu devlet kurumunda ve hatta bazı özel kuruluşlarda dahi olduğuna günlük hayatımızda şahit olabiliyoruz. Ancak, köklülük armalarda yazan tarihle ne kadar ilintili bir durum, bu tabii ki şüpheli. Köklü olmanın esasında, oturmuş kurum gelenekleriyle, yerleşmiş uygulamalarla, nesilden nesile geçen kurum kültürüyle, kurumun çalışanlarına kazandırdığı devlet terbiyesiyle ölçülmesinin amaca daha çok hizmet edeceği, devlet olmanın gerekleriyle daha çok bağdaşacağı aşikârdır. Bu sayılan hususlar arasında, oturmuş kurum geleneklerinin ve nesilden nesile geçen kurum kültürünün müstesna yer bir tuttuğu açık olmakla birlikte özellikle Türk’ün aslî iştigali olan cenk sanatının bugünkü temsilcisi olan silahlı kuvvetlerin durumunun her kurumdan ayrı olarak değerlendirilmesi gerektiği son zamanlarda yaşadığımız gelişmelerin doğal bir sonucudur.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, son zamanlarda gerçekten olağanüstü durumlar, zor zamanlar yaşadı, yaşıyor. 15 Temmuz 2016 gecesi başlayan sinsi ihanet hareketi, bu necip millete, bu gözbebeği vatana, Türk’ün ciğerparesi devletine Frenk kâfirinin reva görmeyeceği bir zulmü reva gördü. Suriye çöllerinde azgın Arap çetelerinin, Ege’de Yunan’ın, Vilayet-i Sitte’de yahut Kafkasya’da Ermeni’nin bile hayalini kuramadıkları için, yıllardır çöreklendiği Türk Silahlı Kuvvetlerini kullanarak, vatanın namusuna kastetti. Memleketin barış zamanı üvey evladı, savaş zamanı emniyet sübapı olan ülkücü hareketin, yıllardır süren uyarılarına rağmen, bu ihanet vatan evlatları ince ince kıyılarak hazırlandı, kısık ateşte ağır ağır pişirildi, millete lokma lokma ihanet olarak sunuldu. Bu suçun faillerinden, azmettirenden, yardım edenlerden ve iştirak halinde işlenen bu suça belli bir zamana kadar canla başla iştirak ettikten sonra namlunun ucu kendisine dönünce gönüllü vazgeçenlerden hesap sorma vakti ise geldi çattı. Milliyetçi- ülkücü hareketin mensuplarının uzun zamandır seslendiği şekildeki Feto, FETÖ oldu. Türk evladının adını anarken dahi ıstırap çektiği terörden peyda olmuş müsveddelerin şarkılarını, gerçek milliyetçilik gösterisi (!!!) olan Türkçe Olimpiyatları’nda söyleten, 2010’da kendileri oy dahi kullanmazken, devleti zapt etmek için, ölüleri bile sandık başına davet eden, Türk’ün bin yıllık şanlı destanının adını terörle anıp, Harbiye’ye girdiği günü düğün günü sayan Koçyiğit Türk subaylarını zindanlara atan bu zihniyet, artık boğazına yağlı ilmeğin, boynuna yaftanın geçeceği günü bekliyor.

Her ne kadar bu hesabın, ahirete taşınacağı konusunda hemfikir olsak da, ahirete taşınamayacak olan suçlar, zincirleme halde işlenen bu suçların ortaya çıkardığı garabetler ve bu garabetlerin viraneye çevirdiği devlet ise bugünün konusu. Şüphesiz suçlar yargının, devlet ise yönetenlerin elinde değerlendirilecek. Her ne kadar at izi, it izine karışmış olsa da, soruşturmalar hızla devam ediyor, bir yandan da devlet yeniden yapılandırılıyor.

Kapatma, isim değiştirme, bölünme, birleştirme ya da diğer usûller. Bunların hepsi, kamu kurumlarının yeniden yapılandırılmasında ya da faaliyetlerinin sona erdirilmesinde başvurulan, değişik kurumlar bakımından şahit olduğumuz durumlar.  Esasen özel hukuk tüzel kişileri için geliştirilmiş olan bu işlemlerin, değişik görünümler altında, bugün kamu kurumları bakımından da yürürlüğe konduğunu görüyoruz.

Bu kapsamda, 21.07.2016 günü ilan edilen Olağanüstü Hal çerçevesinde, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yetişmiş personel ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulan askeri okulların geleceğine ilişkin bazı düzenlemelerin Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri ile yapıldığını görüyoruz.  Söz konusu Kanun Hükmünde Kararnameler ’in göze çarpan özelliği ise, yeniden yapılandırma ile yapılandırmama gidip gelen, planlama eksikliği taşıyan bir nitelik arz etmeleri. Öyle ki, Türk tarihinin derinliklerinden, Mete Han döneminden kopup gelen Türk ordu yapısının doğrudan özüne temas edecek, bugün olmasa da belli bir süre sonra zafiyete sebep olabilecek bu değişiklikler, adeta yangından mal kaçırırcasına yapılmış bir görüntü arz etmektedir.

Kapatma, isim değiştirme, bölünme, birleştirme ya da diğer usûller. Bunların hepsi, kamu kurumlarının yeniden yapılandırılmasında ya da faaliyetlerinin sona erdirilmesinde başvurulan, değişik kurumlar bakımından şahit olduğumuz durumlar.  Esasen özel hukuk tüzel kişileri için geliştirilmiş olan bu işlemlerin, değişik görünümler altında, bugün kamu kurumları bakımından da yürürlüğe konduğunu görüyoruz.

Tüm yeniden yapılandırma hallerinde, karşımıza çıkan temel mesele, bu yeniden yapılandırmaya sokulan, dönüştürülmesi gerektiği düşünülen kurumların ufuklarının ve ihtiyaçlarının, bu işlemlere nasıl uyum sağlayacağı, kurumların hangi oranda bir fayda temin edeceğidir. Ancak bununla birlikte unutulmamalıdır ki, 15 Temmuz 2016 tarihinde kalkışılan darbe girişimi sonrasında, yeniden yapılandırmanın(!) ve dönüşümün(!)  odağı olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bu yapılan değişiklikler, ne oranda ihtiyaçlara cevap verecek, Ordu’nun 21. Yüzyıl ufkuna nasıl hizmet edecektir. 15 Temmuz’un hemen sonrasında, kısa bir süre içerisinde çıkarılan OHAL KHK’ları ile yapıları değiştirilen askeri okulların mevcut hali, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin olağan ya da olağanüstü dönemler için hazırlanmış hangi gelecek planına uygundur? Askeri liselerin kapatılması, tüm harp okulları ve harp akademilerinin Milli Savunma Üniversitesi’ne bağlanması nasıl bir planlamanın sonucudur, nasıl bir ufuktur, bu gerçekten irdelenmeye muhtaçtır.

Konuya öncelikle askeri liselerden bakılırsa, kamuoyunda ve özellikle emekli subaylardan müteşekkil çevrelerde, bu okulların tarihi üzerinden yürütülen bir tartışmanın söz konusu olduğu görülmektedir. Okulların tarihi değeri öne sürülerek yapılan itirazlara karşı, iktidar çevrelerinin ve geçmiş dönemin özel yetkili gazetecilerini andıran güvenlik uzmanlarının ileri sürdüğü tez ise, orduya sızan hain şebekelerin askeri liselerden başlayarak sırasıyla bu sızmayı gerçekleştirdiği yönünde. Henüz yargı kararı ile sabit olmasa da sağlam bir şüpheye dayanan bu tez, askeri liseler sınavında soruların çalınarak genç Fetullahçı dimağlara servis edilmesinden ve yazılı sınavı geçen bu genç Fetullahçı dimağların spor ve sağlık sınavlarında da bir şekilde başarılı sayılmasından kaynaklanıyor. Yukarıda belirtildiği üzere, bu tez her ne kadar yargı kararına dayanmasa da sağlam bir şüpheye dayanmaktadır. Yine, devlet yetkililerince, son iki genelkurmay başkanının askeri lise çıkışlı olmadığı, askeri liselerin bu yüzden ciddi bir önem arz etmediği yönündeki tezler de oldukça dikkate değerdir. Ancak, gözden kaçırılan hususun, askerlik mesleğinin temel nitelikleri ile ilgili olduğu, kanaatimizce, bu meselenin sağlıklı tartışılamamasına sebep olmaktadır. Zira son iki genelkurmay başkanının askeri lise çıkışlı olmamasının, belki de ordunun mevcut durumu bakımından bir gösterge olduğu akıllara getirilebilir ve bu husus da ciddi bir değerlendirmeden geçirilebilirdi. Bununla birlikte, askeri liselere öğrenci alımlarının sağlıklı bir şekilde yapılmaması, bir sorundur amma ve lakin bu okulların doğrudan kapatılması sorunu gerçekçi ve köklü bir çözümden uzak bırakmaktadır. Çünkü unutulmamalıdır ki, askerlik mesleği sadece harp okullarında ya da Milli Savunma Üniversitesi’nde okutulacak, harp akademilerinde ezberlettirilecek temel bilgilerle yapılacak bir meslek değildir. Yeri geldiğinde, sıcak çatışma bölgelerinde, yeri geldiğinde Türk devletinin temsil edildiği milletlerarası tatbikat ve kurslarda bedenen ortaya konacak bir çabanın da gösterileceği bir meslektir. Hal böyleyken, 18 yaşında, yani gençlerin beden gelişiminin büyük bir ölçüde tamamlandığı bir dönemde harp okullarına yeni adıyla Milli Savunma Üniversitesi’ne öğrenci alınmasını savunmak, subaydan ziyade üniformalı bürokrat yetiştirmeye yönelik bir bilinçaltının tezahürü olarak değerlendirilmeye muhtaçtır. Zira 14 yaşında öğrenci kabul eden ve muhtemel subayları bu yaşta subay olmanın psikolojisi içine sokan sabık düzen, askeri öğrencileri gerek eğitim- öğretim dönemi içerisindeki spor programı ile gerekse de ağırlığı bilinen yaz kampları ile subaylıklarının ileri dönemlerine hazırlamaktaydı. Bununla birlikte, 14 yaşında askeri liselere kabul edilen bu öğrencilerin, girişte yapılan spor sınavında başarılı olabilmek için, en az 2 yıllık bir hazırlık süreci geçirdiği, bu durumun ise, muhtemel subay adaylarını 12 yaştan itibaren bedenen geleceğe hazırladığı, sadece konunun uzmanları tarafından değil herkesçe kolaylıkla idrak edilebilecek bir gerçektir.

Askeri liselerin, bir diğer önem arz eden noktası ise, bu okulların, tasnifinin ortaya çıkaracağı sonuçların beklenmemesinden kaynaklanmaktadır. Yakın bir geçmişte, askeri liselerin, kara, deniz ve hava olarak ayrılmış olması, Yani Kuleli ve Maltepe Askeri Liseleri’nin Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na, Işıklar Askeri Lisesi’ne özgülenmesi, kanaatimizce sonuçları takip edilmesi gerek bir uygulama idi. Önceki dönemlerde uygulanan Kuleli, Işıklar ve Maltepe Askeri Liseleri’nin hem kara hem de hava kuvvetleri için öğrenci kabul etmesinin sonuçları ile bu liselerin bir kuvvet komutanlığına özgülenmesinin ortaya çıkaracağı sonuçlar birlikte değerlendirilmekten mahrum kalmıştır. Bu durum da sağlıklı bir analiz ve değerlendirme elde etme fırsatını hayale dönüştürmüştür.

Askeri okullar meselesine, bir sonraki basamak olan harp okulları açısından bakılacak olduğunda, ilk göze çarpan, yeni kurulan Milli Savunma Üniversitesi’nin, ordunun çekirdeğini teşkil eden Kara Kuvvetleri Komutanlığı için, bir Harbiye vazifesi görüp göremeyeceği hususudur. 1834 yılında İstanbul’da adını verdiği semtte kurulan Harbiye, cumhuriyetin kurulmasını müteakip Ankara’ya nakledilmiş, tam 80 yıl burada faaliyet göstermiştir. Bu açıdan bakıldığında, Harbiye’nin 182 yıllık bir geçmişe ve geleneğe sahip olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Böyle bir kurumun varlığı, 93 yıllık Türkiye Cumhuriyeti devleti açısından kayda değer bir önem taşımaktadır. Zira Harbiye’nin Cumhuriyetten daha eski olması dünyada çok eşine rastlanır bir durum değildir. Amerika Birleşik Devletleri örneğinde Amerika Birleşik Devletleri Kara Harp Okulu olan Westpoint’in 1802, Birleşik Devletler Hükümetinin iç savaş sonrasında 1776 yılında kurulması buna örnektir. Yine belirtmek gerekir ki, Amerika Birleşik Devletleri’nde Wespoint Askeri Akademisi’nin ihtiyaç duyması üzerine, Massanuten Askeri Lisesi de 1899 yılında faaliyete başlamıştır. Hâlbuki bizde, Kuleli Askeri Lisesi 1839 yılında faaliyete başlamıştır. Yine, Amerikan ordusunun felsefi ve pratik anlamda nüvesini teşkil eden İngiltere’de ise Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi 1947 yılında mevcut görüntüsüne kavuşsa da tarihi 1802 yılına dayanmaktadır. İngiliz ordusunun uzun dönem en caydırıcı gücü olan deniz kuvvetlerinin yetiştirme merkezi olan Royal Naval College yani Kraliyet Deniz Harp Okulu da 1873 yılında kurulmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki, İngiliz Kraliyet donanmasının tarihi 14. yüzyıla dayanmaktadır. Türkiye örneğine geri dönecek olursak, öğrencileri 1960’larda başarısız darbe girişimlerine katılmış harp okullarının dönüştürme adı altında kapatılması, o günlerde bile hiçbir siyasi dehanın aklına gelmemiştir. Sadece, o yıllarda Harbiye’nin mezun vermemesi tercih edilmiştir. Zira, devletin temelini teşkil eden ordunun temel dinamikleri ile plansızca oynamak, o zaman da bir fayda getirmeyecekti şimdi de bir fayda getirmeyecektir.

Tüm bu veriler bakımından değerlendirilecek olursa, özellikle askeri liseler ve harp okulları bakımından aceleci, sağlıksız ve mukayesen uzak bir düzenleme yapıldığını iddia etmek çok da mesnetsiz olmayacaktır. Ancak, bununla birlikte, konunun bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğinde, karşımıza daha da büyük meselelerin çıktığını görmekteyiz. Gerek, askeri birliklerin şehir dışına taşınması, gerek Sahil Güvenlik ve Jandarma Genel Komutanlıkları’nın İçişleri Bakanlığı’na bağlanması, gerek bazı askeri üslerin piknik alanına dönüştürüleceği ifade edilerek kapatılması ve en önemlisi de askeri sağlık kuruşlarının ve özellikle de Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin dönüştürülmesi ayrı ayrı değerlendirilmeye muhtaçtır. Tüm bu konular, uzun müzakereler sonucunda değerlendirilmesi gereken, günlük heyecanlardan uzak bir şekilde masaya yatırılması gereken konulardır. Bu yüzden, bu konuların, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne getirilmeden OHAL KHK’ları ile düzenlenmesinin ortaya çıkardığı garabet bir yana sonraki dönemde ortaya çıkarabileceği vahim sonuçların tedavisinin mümkün olamayabileceği hususu, konunun korkutucu yönünü ortaya koymaktadır.  Ayrıca askeri alandaki zayıflıkların doğrudan ya da dolaylı bir biçimde istihbarat ve diplomasi alanlarında da zayıflığa sebebiyet verebileceği unutulmaması gereken bir husustur.

Ezcümle, mevcut iktidarın eğitim alanında ortaya koyduğu 14 yıllık destansı ve büyük başarısını askeri eğitim noktasında ortaya koymasına ilişkin korkumuz ve Milli Savunma Üniversitesi’nin 14 yılda açılan üniversitelerden biri olarak değerlendirilerek, seçim meydanlarında bir istatistik olarak verilebileceği şüphesi de, konunun bu kadar kısa sürede geçiştirilemeyecek denli bir öneme sahip olduğunu göstermektedir.

 


Kategorisi: Gündem Yazıları

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter