12 Şubat TBMM Grup Toplantısı Konuşmaları

Muhterem Milletvekilleri,

Değerli Misafirler,

Sayın Basın Mensupları,

Konuşmama başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Dün, Hatay’ın Reyhanlı ilçesi Cilvegözü Sınır Kapısı’ndaki personel lojmanlarının yakınında, Suriye plakalı bomba yüklü bir aracın infilak etmesiyle aralarında Türk ve Suriye vatandaşlarının bulunduğu çok sayıda kişi hayatını kaybetmiş ve yaralanmıştır.

Buradan vefat edenlere Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyor, yaralılara ise acil şifalar temenni ediyorum.

Patlamaya konu olan aracın amaç ve hedefinin ne olduğu, azmettiricileriyle beraber tüm ihtimaller hesaba katılarak incelenmeli ve arkasından da kamuoyu aydınlatılmalıdır.

Görülmektedir ki sınırlarımız barut fıçısına, ateş topuna dönüşmüştür.

Suriye’deki kör dövüşün Türkiye’ye maliyeti yıkıcı, neden olduğu sonuçları yakıcı olmaktadır.

Esad yönetiminden kaçarak ülkemize sığınan mülteci akının boyutu gittikçe vahim bir hal almaktadır.

Sınır hatlarımızdaki güvenlik ağır şekilde zedelenmiştir.

Esad yönetimiyle muhalifler arasındaki kanlı hesaplaşma uzadıkça mevcut tablo her gün biraz daha içinden çıkılmaz hal almıştır.

Sınır bölgelerimizdeki vatandaşlarımız korku ve derin kaygıya kapılmışlardır.

Suriye’den yayılan istikrarsızlık dalgaları ülkemizi doğrudan doğruya etkilemektedir.

PKK’nın uzantısı PYD ise sınırımızın yakın yerlerinde kendi hakimiyetinde noktalar oluşturmakta ve gün geçtikçe mevzi elde etmektedir.

Başbakan Erdoğan’ın, muhalif güçlerin PYD’yi Kamışlı ve Haseke’ye doğru sıkıştırmaya başladığını söylemesi ise kalıcı bir netice doğurmamıştır.

Bu arada Irak’ın kuzeyindeki peşmerge yönetimi de, Irak ve Suriye arasındaki sınırı açmış ve karşılıklı geçişleri mümkün kılmıştır.

Suriye’nin batısında PYD ve uzantılarının kontrolünde bulunan bazı yerleşim alanlarına BDP’li bölücülerin başını çektiği kalabalıklar, “Suriye Kürdistan’ı ile Dayanışma Platformu” adı altında Nusaybin üzerinden yardım sağlanmışlardır.

AKP hükümeti İmralı canisinin yörüngesine tutunmuşken, Suriye’ye giden bölücü mihraklar, “Özgür Kürtler Sınır Tanımıyor” pankartlarıyla gövde gösterisi yapmışlar ve gerçek hedeflerini açık etmişlerdir.

Esad rejimi ölüm kalım mücadelesi verirken, bunun Türkiye’ye yansıması her anlamda olumsuz olmaktadır.

Suriye’de dökülen kan, sürekli mesafe alan kaos ortamı Türkiye’nin bekasını üst seviyede tehdit etmekte, sınırlarımızda ve mücavir alanlarda şaibeli oluşumların kök salmasına yuva işlevi görmektedir.

Bu arada, Suriye muhalefetinden gelen kafa karıştırıcı açıklamalar ve bir gün Şam yönetimiyle uzlaşma arayışları, diğer gün bunun yalanması tam bir kısır döngünün varlığına işaret etmektedir.

Esad yönetiminin ise bir bakanı aracılığıyla, Suriye Ulusal Konseyi dâhil, tüm muhalefetle önşartsız masaya oturma iradesini duyurması yanı başımızda gösterimde olan kâbus filmine ara verileceği ümidini uyandırmıştır.

Bizim için öncelikli konu Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlama alınarak, uyumlu, kontrollü ve dengeli bir şekilde demokratik ortama kavuşması ve iç savaşın bu ülkede sonlanmasıdır.

Suriye güven ve huzura ulaşmadan, sınır bölgelerimizin istikrar bulması, bölücü emellerin rahat durması mümkün olmayacaktır.

Bu itibarla Suriye bölünmemeli, bölücülere bırakılmamalıdır.

AKP hükümeti, ABD’nin ağzına bakarak tüm politikalarını Esad’ın gitmesine bağlamamalı, uzlaştırıcı ve yatıştırıcı bir rol takınmalıdır.

Ve elbette sınırlarımızdan kimlerin girip çıktığını iyi kontrol etmeli, Esad muhaliflerini desteklemek adına, canlı bombalara ve El Kaide türevlerine fırsat vermemelidir.

 

Değerli Milletvekilleri,

Ülkemiz öyle bir dönemden, öyle bir devirden geçmektedir ki, yargılanmayan, çiğnenmeyen ve köreltilmeyen bir değerimiz neredeyse kalmamıştır.

Tehlikeli bir kumpasın, çok aktörlü ihanet kampanyasının iz ve belirtileri her tarafta boy vermiş, her seviyede belirginlik kazanmıştır.

Aziz milletimiz her yönden, her türlü kirli vasıtayla baskı altına alınmış, aklı karıştırılmıştır.

Milli ve manevi, insani ve vicdani değerler adeta karaborsaya düşürülmüş, sanki defolu bir mal konumuna indirilmiştir.

Olanlar, başımıza gelen fecaatler; akıl ve mantıkla izah edilemeyecek kadar çarpık bir hal almış ve yoğunlaşmıştır.

Esir olmuş, teslimiyette zirve yapmış, samimiyette dibe çökmüş siyasi zihniyetler milletimizi karanlığın ve karmaşanın içine çekmiştir.

Türkiye her tarafından dökülmekte, her tarafından su almaktadır.

Başbakan ve hükümeti bunun için yıkım ustalığına talip olmuş ve son sürat işe koyulmuştur.

Böylesi bir ortamda, millet varlığı aşındırılmakta, milliyetçilik AKP talimatlı devşirilmiş ve dününe sırt çevirmiş gafiller tarafından suçlanmaktadır.

Başbakan Erdoğan Türk milliyetçiliğine karşı sert, tahammülsüz ve düşmanca mesajlar vermekte, Türk milletinin tarih şuurunu ve benlik davasını kırmak için bu mensubiyet kalesini yıkmak istemektedir.

Milleti anlamamış, milletin sırrına erememiş bedevi bir anlayışla, milliyetçiliği bozguna uğratacağını düşünen bu zihniyet elbette yanılacak, elbette şaşkına dönecektir.

Milliyetçiliği ayaklar altına aldığını söyleyen Başbakan ve ona ideolojik payandalık yapan çürümüşler, milliyetçilikle millet arasındaki derin sosyolojik rabıtayı koparacaklarını zannedecek kadar küçülmüş ve zeka geriliğinin içine batmışlardır.

Hatta Türk milliyetçiliğinin görevini tamamladığını ve devrinin kapandığını söyleyecek ölçüde densizliğin çamuruna saplanmış, çelimsizliğin seline kapılmış olan yüzsüzlere de epey tesadüf edilmektedir.

Bunların düpedüz maksatları bellidir.

Aslında bunlar için millet görevini tamamlamış ve bölünmesinin vakti gelmiştir.

İmralı misyonerliği, Kandil elçiliği ve AKP oyuncağı olan bu sefalet içinde çırpınan şahsiyetlerin, milliyetçiliğe, dolayısıyla millete doğrulttukları namlu eninde sonunda kendilerine dönecektir.

Nasıl olmuşsa bir dönem aramızda bulunma talihini yaşamış bazı simaların, içinden geçtiğimiz zaman aralığında türlü oyunlarla bölücülüğün ateşine odun taşıyarak milliyetçiliğe ve Türklük değerlerine saldırmaları anlamsız kalmaya mahkûm olacaktır.

Nihayetinde yel kayadan hiçbir şey koparamayacaktır.

Türkiye’nin içinde bocaladığı bu zaman diliminde, Türk milletine karşılıksız bağlılıkla varlığını tanımlayan partimizin önem ve sorumluluğu daha da artmıştır.

Milliyetçi Hareket Partisi’ni, özürlü değerlendirmeleriyle yanlış ve temelsiz tanıtmaya kalkışanlar, önce var oluş gayemizi, meselelerle karşı kesif ve makul itirazlarımızı anlama zahmeti göstermelidirler.

Partimizi kendi dar, güdük ve çapsız anlayışlarına sığdırmaya yeltenenler; hakkımızda yalan, yanlış hüküm vermeyi akıllarınca marifet sayanlar tutarlılık adına kendi geçmiş ve sicillerini gözden geçirmeleri en içten tavsiyemizdir.

Türk milletine hizmet yolunda 44 yıllık süreyi arkada bırakan partimizin, başkalarına şirin görünmek, göze girmek ve sırnaşmak konusunda rekorlara imza atan müsvedde ve insanlık fukarasına dönüşmüş kişileri ciddiye alması ihtimaller arasında dahi olmayacaktır.

Unutulmasın ki, Milliyetçi Hareket Partisi tam 44 yıldır ülkülerinin peşinde, milli hedeflerinin arkasındadır.

Bugün, ülkemizin içinde bulunduğu meseleleri çok yönlü değerlendirmeye almadan evvel, Türk milletinin potansiyel gücü olan milliyetçi-ülkücü hareketin tarihi duruşunu ve sahip olduğu mücadele azmini titizlikle analiz etme yükümlülüğü vardır.

Şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, henüz Milliyetçi Hareket Partisi aşılamamış, hala Milliyetçi Hareket Partisi heyecanlarından koparılamamıştır.

Bizim şevkimiz, inancımız ve sapasağlam fikir örgümüz Türkiye’nin güvencesi, Türk milletinin güvenli sığınağıdır.

Geçtiğimiz hafta sonu idrak ettiğimiz partimizin kuruluşunun 44’ncü yıldönümü bu hakikati bir kez daha teyit etmiş, yeniden ispatlamıştır.

Kuşkusuz yarım asra yaklaşan şeref ve saygınlıkla örülmüş, heyecan ve hevesle perçinlenmiş bir yolculuğun en önemli kilometre taşlarından birisindeyiz.

Ülkemizin son bir asrını samimiyetle gözden geçirenler Türk milliyetçiliğinin tesadüfen ortaya çıkmadığını göreceklerdir.

Aziz millet varlığı ne zaman sıkıntıya girmiş, ne zaman imdat çağrısı vermişse milliyetçilere daha çok iş düşmüştür.

Vatanımız ne zaman buhran ve bunalımlarla yüz yüze kalmışsa milliyetçiler devreye girmiş, ellerini taşını altına koymuşlardır.

Kimi zaman fikirleriyle belirsizliğe meydan okumuşlar, kimi zaman teşkilatçı becerileriyle dağılan bir imparatorluktan milli devlet kurmuşlar ve kimi zaman da canlarıyla ülkülerine kol kanat germişlerdir.

Bu nedenle Milliyetçi Hareket’i zamanın bir noktasında durmuş, tarihin gerisine düşmüş, değişim ve dönüşüm dinamiklerini ıskalamış olarak lanse etmek bilinçsizce bir yaklaşım değilse, artniyetliliktir, kötümser bir bakıştır.

Milliyetçi fikriyat; sürekli gelişmeye, yenileşmeye ve canlılığa yaptığı atıflarla, millet varlığını daha güzel, daha iyi ve daha üst bir noktaya taşıma iddiasıyla bir aşamadan sonra siyasallaşma kulvarına girmiştir.

Dönemin sosyal ve ekonomik şartları göz önüne alındığında, siyasetteki bloklaşmalar ve katılıklar dikkatle değerlendirildiğinde bu elbette hemen beklenildiği gibi olmamıştır.

Zira milliyetçilik kuvveden fiile geçerken birçok ideolojik, sosyolojik ve psikolojik duvarla karşılaşmıştır.

Buna rağmen, Türk milliyetçiliği yalnızca kitaplarda, makalelerde, salonlarda, üniversite kürsülerinde, sohbet meclislerinde değil; milletin tüm damarlarında akan kan olma hedefine soyunmuştur.

Türkiye’ye yön çizmek, devlet ve toplum hayatındaki pürüzleri gidermek, ekonomik ve sosyal sorunları eksiksiz çözmek, medeniyetler arasındaki boğuşmada milletimizi yukarılara taşımak için meydanlara inmiş, her insanımızla kapanmayacak diyalog kanalları kurmaya karar vermiştir.

Bir fikre dayanan, sosyolojinin dilinden ayrılmayan, milli ve manevi değerlerle irtibatını her seferinde güçlendirerek, güncelleyerek sürekli hale getiren Türk milliyetçiliği, milletimize rehber olabilmek için her gayreti sarfetmiştir.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin geçmişi, millete adanan fani ömürlerin zahmetleri, zorlukları bir bir etkisiz hale getirmesiyle anlam kazanmıştır.

İşte 44 yıl önce, milliyetçi-ülkücü hareketin varlığı özet olarak bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Sıçrayıp ufuk değiştirmek bile ancak bir zemine basarak mümkündür.

Bu zemin ise geçmişimizdir, onunla kuracağımız sağlıklı ilişki yarınlarımızı belirleyecektir.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin geride kalan 44 yılı;

√       Şehitlikle içiçe geçmiş, yokluk ve yoksunluklarla çevrelenmiştir.

√       Mertlikle şekillenmiş; herkese örnek olacak hamiyet, hidayet ve cesaret örneklerine sahne olmuştur.

√       Başarma iradesiyle, atılganlıkla ve şuurla tarihe nam bırakmıştır.

√       Ülkülerine sımsıkı bağlı, milletine vefayla tutunmuş imanlı, fedakâr, cefakâr bir neslin heybetine, parlak hedeflerine sahne olmuştur.

Birileri gibi, zihnimizi ipotek ettirmedik, heyecanlarımızı rehin bırakmadık, milli duygularımızı çok şükür pazarlık konusu yapmadık.

44 yıl önce ne söylüyorsak bugün aynı çizgideyiz.

Nasıl görünüyorsak öyleyiz, neyi dile getirmişsek oyuz.

Ne demişsek arkasındayız, ne istemişsek yanındayız.

44 yıl önce Türk milleti için hangi hedeflerimiz, hangi tekliflerimiz ve hangi amaçlarımız varsa, aslından ve gerçeklerinden kopmadan daha da yükseğiyle bugün bizimledir, bugün bizim pusulamızdır.

İmkânsız gibi görülen bir mücadeleyi kurucu Genel Başkanımız Türkeş Bey liderliğinde dava büyüklerimiz ve gönül insanlarımız hamd olsun başlatmışlar ve bu zamana kadar ulaşmasına da vesile olmuşlardır.

Metanetle çileleri, sabırla güçlükleri yendik.

Millet varsa Türk milliyetçileri olacaktır ve olmuştur.

Türk milliyetçileri varsa, emin olun millet emniyetli bir şekilde gelecek ufkuyla buluşacak ve elbette ilelebet payidar kalacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi;

√       Türkiye’ye sahip çıkacak, Türk milletini böldürmeyecektir.

√       Bin yıllık kardeşliği bölücü azmanlara teslim etmeyecek, Türklüğü kaderiyle baş başa bırakmayacaktır.

√       Milli mirası birileri istiyor, birileri bekliyor ve diliyor diye çözüm hançeriyle talan edilmesine müsaade etmeyecektir.

Bilinsin ki Türkiye Irak, Yugoslavya veya Lübnan olmayacaktır.

44 yılın bize yüklediği en önemli ödev iktidar olmak, Türkiye’yi temizlemek ve ayağa kaldırmaktır.

Bunu yapacağız, bunu başaracağız, milletimizin desteğine ve âlicenaplığına mutlaka layık olacağız.

Türkiye’nin sorunlar yumağından kurtulması için tek yol kalmıştır: O da Milliyetçi Hareket Partisi’nin iktidarıdır.

AKP’den hesap sormanın tek bir seçeneği vardır: O da Milliyetçi Hareket Partisi iktidarından geçmektedir.

Bu duygularla partimizin kuruluşunun 44’ncü yıldönümünün aziz milletimize ve muhterem dava arkadaşlarımıza hayırlı olmasını diliyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi dündür, bugündür ve mutlaka yarınlarda da olacaktır.

Bunu hiçbir güç engelleyemeyecek ve önüne geçemeyecektir.

 

Muhterem Arkadaşlarım,

Bildiğiniz gibi, AKP hükümeti, tüm imkân ve kaynaklarını devreye sokarak ismine “süreç” dediği çok tehlikeli ve ibretlik bir ihanet serüveninin içine girmiştir.

Bu serüvenin; sabit aktörü bebek katili, değişken faktörü duruma ve gelişmelere göre pozisyon alan çetesi, bağımlı figürü bölücülüğün siyasetteki markası BDP, çok yüzlü figüranı da milli iflasın içine gömülmüş AKP olarak dikkat çekmektedir.

AKP-PKK-BDP ve İmralı canisinden müteşekkil bölücü ortaklık, süreç içinde Türk milletini ve Türkiye’yi mahvetmenin plan ve hazırlıklarını son hızla sürdürmektedir.

Merdiven Stratejisi ismiyle kavramsallaştırılan AKP-PKK müzakereleri aşama aşama ilerletilmektedir.

Bölücülük AKP’nin himayesine alınmış, PKK AKP’nin yanında hizalanmış ve İmralı canisi AKP’nin tepesine binmiştir.

Türk milletinin demokratik tercihiyle iktidara gelen AKP, milletimizin ve devletimizin geleceğini bölücü terörle girdiği bahse yatırmıştır.

Görünen odur ki, millet varlığı üzerinden parçalanma kumarı oynanmakta, hezeyanlar ve rezillikler peşi sıra birbirini takip etmektedir.

Başbakan Erdoğan’ın gerçeklerle, doğrularla ve milli hislerle yolu bir daha çakışmamak üzere ayrılmıştır.

Kendisi tercihini yapmış, bundan böyle kimlerle birlikte olacağının, kimlerle elele kalacağının haberini bizzat vermiştir.

Başbakan’ın geçen hafta Slovakya dönüşünde anayasa yapımını kast ederek; “BDP’yle 330’u bulabilmek adına müşterek adımlar atabiliriz” demesi her zaman aklında olan bir düşüncenin dille ikrarı olarak değerlendirilmelidir.

Böylelikle, perde gerisinde süren pazarlıkların neye yönelik olduğu ve neyi amaçladığı biraz daha netleşmiştir.

Başbakan Erdoğan İmralı canisinin dayatmaları eşliğinde, PKK’nın fason imalatı, yan ürünü olan, üstelik kendisinin Doğu ve Güneydoğu’nun CHP’si olarak tasvirini yaptığı BDP’yi yanına alarak Türk milletine ve Türklüğe sanki savaş ilan etmiş gibidir.

Kendisinin bu beyanatı öyle önemli, bu çıkışı öylesine kritiktir ki, her şey netleşmiş, tüm şüpheler sonunda açıklığa kavuşmuştur.

Bu ifadelerin anlamı kısaca şudur:

Türkiye’nin geleceği, Türk milletinin varlığı PKK’ya bağlanmış, PKK’ya dayandırılmıştır.

Anlaşıldığı kadarıyla, AKP’yle PKK anayasa değişikliği konusunda bir araya gelmiş, aralarındaki son anlaşmazlıkları da giderme telaşına kapılmışlardır.

İmralı süreci isimli kısa metrajlı ihanet filminde; Başbakan Erdoğan’ın başrol arkadaşları teröristbaşı ve örgütü, yönetmen ABD, makyajcı AB, dublör BDP, set dekoratörü CHP, montajcı peşmerge, kameraman sözde aydınlar, ses tasarımcıları da bazı eski sinema artistleri olarak yerini almıştır.

İşte ülke olarak geldiğimiz durumun içler acısı hali budur.

Başbakan Erdoğan, başkanlık sisteminin ağırlıklı olduğu yeni anayasa hazırlığı paralelinde kafasının içindekileri bir bir dökmüştür.

TBMM’nde eksik kalan milletvekili sayısını BDP’ye tamamlayacak ve kuvvetle muhtemel Türkiye’yi referanduma götürmekten geri durmayacaktır.

Görünen odur ki, Türk milleti önümüzdeki süreçte varlığını, birliğini ve hayat haklarını oylamak durumunda kalacaktır.

Başbakan Erdoğan başkan olabilmek için İmralı canisine ve bölücü terör örgütüne her şeyi peşkeş çekmeye karar vermiş gibidir.

Al gülüm, ver gülümle gidecek olan süreç içinde, AKP-PKK ve teröristbaşı dışında hiç kimse memnun olmayacak, hiç kimsenin beklentisi önemsenmeyecektir.

Başbakan Erdoğan’ın BDP’ye, yani PKK’ya uzattığı zeytin dalı anında ilgi ve hevesle karşılanmıştır.

Başbakan’ın hedefleri bölücü terör taraflarını rahatsız etmemiş, bilakis onlarda el altından yaptıkları pazarlıkları alelacele Başbakan’ın önüne koymuşlardır.

Başbakan Erdoğan başkan olabilmek, tek adam olarak hanedanlığını kurabilmek için Türkiye’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü satışa çıkarmış, milli birliğini devretmek için bölücü terör şebekesine çağrıda bulunmuştur.

Artık bundan sonra “Erdoğan Başkan, PKK şampiyon” sözleri işitilirse hiç kimse ‘bu da nerden çıktı dememeli’ ve hiç kimse bunu garip karşılamamalıdır.

Başbakan Erdoğan başkanlık ümidini İmralı canisine bağlamış, bunun karşılığında vermeyeceği hiçbir ödünün olmayacağını göstermiştir.

Ayağına kadar gelen gollük pasa bigâne kalmayan İmralı canisi ve cinayet örgütü de BDP kanalıyla klasikleşmiş ve bildik tekliflerini Başbakan ve partisine arkası arkasına iletmiştir.

Bu kapsamda BDP istekleri şu ana başlıklar etrafında toplanmıştır.

1–     Yeni anayasada vatandaşlık tarifinin değiştirilerek Türk sözcüğünün hazırlanacak metinde bulunmaması,

2–     Farklı dil ve kültürlerin anayasada güvence altına alınması,

3–     Anadil kullanımının önündeki engellerin kaldırılarak eğitim ve kamu hizmetlerine kadar her alana taşınması,

4–     Özerkliğin tanınması ve sağlanması.

Bu dörtlü teklif setinin kamuoyuna servis edilmesi ve AKP’ye verilmesi bölücü mihrakların geçmişteki düşünce ve yaklaşımlarından vazgeçmediğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Gerçek şudur ki, ne İmralı canisi, ne PKK ne BDP ihanet sürecinin pasif bir öğesi değildir ve olmamıştır.

Hatırlanacak olursa, 14 Temmuz 2011 tarihinde, Demokratik Toplum Kongresi isimli gayri meşru oluşum, demokratik özerkliği ilan etmiş, aynı gün katiller Silvan’da 13 Mehmedimizi şehit etmiştir.

Peşinden 2011 yılının Eylül ayında, BDP’nin 2’nci olağan kongresinde ana tema olarak özerklik gündeme damgasını vurmuş, özerkliğin her yerde inşa edilmesi hedeflenmiştir.

Yine bu bölücü terörün siyaset ayağının, geçtiğimiz yılın Ekim ayındaki bir kongresinde de, Türkiye’nin 15-20 bölgeden oluşan özerk bölge yönetimine geçme fikri seslendirilmiştir.

Bize öyle geliyor ki, Başbakan ve partisi bu tekliflere sıcaktır ve açık kapı bırakmıştır.

Bir ucunda başkanlık modelinin olduğu, diğer ucunda önce özerklik ve federasyon, arkasından da bağımsız Kürdistan’ın bulunduğu bir süreç alçakça müzakere konusu yapılmaktadır.

Başbakan Erdoğan; dağılmış, ayrılmış ve öbek öbek etnik kimliklere taksim edilmiş konfederal bir yapının başkanı, İmralı canisi de ilk etap da sözde Kürdistan özerk bölgesinin başı olacaktır.

Az önce dile getirdiğim Merdiven Stratejisi’nin son basamağında bu gidişle olacak ve bulunacak olan bundan başkası değildir.

 

Değerli Milletvekilleri,

Başbakan Erdoğan ve hükümeti şehitler verilirken dahi PKK’yla diyalog ve görüşme zeminini hiç bırakmamıştır.

Bu zihniyetin şimdi kalkıp İmralı seferine çıkmak için kapı aşındıran ve ısrar eden BDP’ye yönelik olarak; dağdaki teröristlerle kucaklaşan adaya gidemez, hassasiyete darbe vuran aracı olamaz, uygun görülenlere görüşme izni verilir,demesi abesle iştigaldir.

Eğer PKK’yla görüşenlere, militanlara kucak açanlara ambargo konulacaksa, Başbakan Erdoğan’ın insan içine çıkacak yüzü bile olamayacaktır.

Başbakan kimi kandırmaktadır?

BDP’yle köşe kapmaca oynamasının, yalandan manevralar yapmasının inandırıcı olacağını mı düşünmektedir?

Geçtiğimiz yılın Ağustos ayında BDP’li bir grup milletvekilinin Hakkâri’de PKK’lılarla sarmaş dolaş olması neyse Başbakan ve partisinin İmralı canisiyle çözüm ve barış adı altında bir araya gelmesi odur.

Aralarında hiçbir fark yoktur.

Madalyonun bir yüzünde canilere karşı açık sevgi ve muhabbet gösterilmekte, diğer tarafında ise sürdürülen müzakerelerle bu pervasızca yapılmaktadır.

PKK’yla önce görüşüp, sonra bunu inkâr etmek, arkasındanda dönüp PKK’lılarla kucaklaştı bahanesiyle bazı BDP’lileri iş olsun kabilinden suçlamak ve yalan denizinde boğulup milli emanetlere hıyanetliğe yeltenmek AKP’yle özdeşleşmiş ikircikli ve yüz kızartıcı bir siyaset hastalığıdır.

Türk-İslam değerlerini bir sevda gibi gönlünde tutan Milliyetçi Hareket Partisi’nin milletimizi aldatanların foyasını ortaya çıkarması milli bir görevi, aynı zamanda da şeref meselesidir.

Tabii olarak, Türkiye’nin yaşadığı bunalım döngüsünün, bölücü terörle yürütülen pazarlıkların üzeri örtülmekte, milletimiz aldatılmaktadır.

PKK’nın silah bırakacağı, militanların sınır dışına çıkacağı, barışın geleceği, her şeyin tozpembe bir atmosfer içinde olacağı yalana, dolana batmış iktidar sözcüleri tarafından iddia edilmektedir.

Oysaki gerçekler çok başka ve bir o kadar da acıdır.

Sorarım sizlere, şayet mümkün olursa, PKK’nın silah bırakması neyin karşılığında gerçekleşecektir?

Hadi diyelim dağ bakiyesi sınır dışına çıktı, peki İstanbul’u, Ankara’yı, Şırnak’ı, Diyarbakır’ı mesken tutmuş ve buralarda kök salmış PKK’lılar nasıl sökülüp atılacaktır?

Devamlı irileşen ve tabanını genişleten bölücülük nasıl eritilecek ve nasıl tüketilecektir?

Başbakan Erdoğan ve yol arkadaşları kendilerini akıllı, herkesi de enayi mi görmektedir?

AKP cenahından duyulan “Şapkadan tavşan çıkmayacak, deniz geçerken derede boğulmayalım, barışa yakınız, çözüm sabote edilmesin, sıkılı yumrukları açalım, çözüm verimli yürüyor, İmralı beklentilerimize cevap veriyor”sözlerine milletimizin kanacağı mı düşünülmektedir?

Asıl olarak esnafımız borçlarına ve katlanan sorunlarına çözüm beklemektedir.

Çiftçimiz perişanlığını hafifletecek, ürününün para yaptığı, mazot faturasının azaldığı çözüm adımları istemektedir.

Küçük ve orta boy KOBİ’lerimiz, sanayicimiz ekonomik meselelerini çözecek iradeyi aramaktadır.

Memurumuz azalan maaşına ve zorlaşan hayat şartlarına, işçimiz alın terinin karşılığına kapsamlı çözüm hamleleri ummaktadır.

Emeklimiz hayatının geri kalanında insanca yaşabilmek amacıyla Başbakan’dan gerçek çözüm reçeteleri duymayı arzulamaktadır.

İşsizlerimiz, yoksullarımız ve açlıkla boğuşan kardeşlerimiz çözümün İmralı canisine değil kendilerine yönelik olmasını talep etmektedir.

Şu zaman diliminde milletimiz süreç diye ifade edilen İmralı canisi ve çetesini temize çıkarma ve affetme izansızlıklarını içten içe kızgınlıkla izlemektedir.

Türk milletinin PKK’yla yapılan teslimiyet ve tavizkarlıkla yürüyen müzakerelere rızası yoktur.

Çünkü büyük milletimiz; hainlere, kanını dökenlere, vatanını ve varlığını bitirmeye çalışan ar damarı çatlamış çapulculara gözünü kapayacak ve bir şey olmamış gibi davranacak kadar çok şükür vicdani erozyona uğramamıştır.

Başbakan Erdoğan ve çözüm korosu Türk milletini kendileri gibi sanmamalıdır.

 

Değerli Milletvekilleri,

Olan biten tüm çirkinliklere milletimizin tepki koyacağı zaman yakındır.

Daha düne kadar, toplum yapısına korku pompalamak ve bu korkuya dayalı olarak hareketsizlik ve tepkisizlik oluşturmak maksadıyla her yol denenmiştir.

Nitekim PKK’yla masaya oturmak, İmralı canisini allayıp pullayıp sözde çözüm tarafı olarak sunmak için direnç olabilecek ve sorun çıkarabilecek tüm ihtimaller hesaplanmış ve üzerine gidilmiştir.

√       Medya ve sivil toplum kuruluşları susturulmuştur.

√       Partimize tuzaklar kurulmuş, Meclis dışında kalması hedeflenmiş ve ahlaksızca iftiralar atılmıştır.

√       TSK’nın etkisizleştirilmesi için tutuklama furyası başlatılmış ve genelkurmay başkanları terörist olarak suçlanmıştır.

Şu feleğin işine bakınız ki, insani bir görüntüsü olsa da, Başbakan Erdoğan, Balyoz Hareket Planı Davası kapsamında hüküm alan değerli bir komutanımızı geçirdiği ameliyatından sonra ziyaret etmiştir.

Bundan da en ufak rahatsızlık duymamıştır.

Başbakan bu anlayışla, elinde çiçeklerle Silivri’ye kadar koştura koştura giderse hiç kimse şaşırmamalıdır.

Başbakan Erdoğan’ın tutuklu bulunan TSK mensuplarına birden bire merhamet gösterilerine soyunması, uzun tutukluluk hallerini eleştirmesi ve AKP’nin diğer yöneticilerinin buna papağan gibi katılması yeni bir oyunun habercisidir.

Başbakan yargıyı hedefine almıştır.

Ve tam olarak adaletin AKP’nin denetim ve kontrolüne girmesi için, bizzat sevk ve idare ettiği darbe davalarını eleştirmeye girişmiştir.

Tarihin affetmeyeceğini söyleyerek mahkemelere açıktan çeki düzen vermeye ve kararlarına müdahale etmeye çalışması büyük bir tutarsızlıktır.

Başbakan Erdoğan yargıya son darbeyi indirmek ve tek çatı altında toplamak için evvela eleştirmesi ve mevcut sistemin aksaklıklarını toplumsal yapıya kabullendirmesi lazımdır.

Bunun için de harekete geçmiş ve vicdan maskesi takmıştır.

Ne üzücüdür ki, feryatlardan, haklı şikâyetlerden dahi nemalanmanın derdine düşmüştür.

Acil şifa dilediğimiz emekli Orgeneral Ergin Saygun’a yapılan ziyareti bu minvalde samimi görmediğimizi belirtmek isterim.

Sayın Başbakan keşke ameliyat masasına gelmeden önce bu değerli şahsiyeti hatırlamış olsaydın, keşke yargılama sürecinin adil ve adaletli olması için elinden geleni çabayı gösterebilseydin.

İşte o zaman yaptıklarınla söylediklerin çelişmez ve herkesin de takdirini kazanırdın.

 

Muhterem Arkadaşlarım,

ABD’nin Ankara büyükelçisi geçtiğimiz hafta bazı gazetecilere yaptığı açıklamalarda bilhassa yargıdaki olumsuzluklara değinmiş ve değişik meselelerle ilgili görüşlerini paylaşmıştır.

Bu aşamada kararlılıkla ifade etmek isterim ki, bir yabancı görevlinin yanlış veya doğru içişlerimiz hakkında fikir ileri sürmesi taşıdığı sorumlulukla bağdaşmayacaktır.

ABD’li elçinin bu tavrı bir defa diplomatik nezaket ve teamülleri hiçe saymaktır.

Doğrudur, ülkemizin en başta yargıdaki tıkanıklık ve uygulamadaki aksaklıklarla ilgili açmazları vardır ve artarak da devam etmektedir.

Ancak bu bizim iç meselimiz olup, bizatihi çözecek olan Türk milletinden başkası değildir.

Yabancı diplomatların ya da devlet adamlarının Türkiye’nin içişlerine müdahil olma alışkanlıkları AKP’nin acziyetinden, kötürüm politikalarından ve başkalarına kul köle olan omurgasızlığından kaynaklanmaktadır.

Bir elçinin görev yaptığı ülkeyle ilgili görüşlerini açıklayabilmesi, öncelikle cesaret bulmasıyla, arkasından da siyasi yönetim tarafından uygun bir ortamın sağlanmasıyla mümkündür.

Hükümet bu imkânı 10 yıldır yabancılara sunmaktadır.

Başbakan Erdoğan’ın geçtiğimiz cumartesi günü, partisinin İstanbul İl Danışma Meclisi Toplantısı’nda sarfettiği,“Türkiye hiç kimsenin şamar oğlanı değildir. Türkiye, içişlerine karışılacak, dışarıdan yasama, yargı ve yürütme sistemlerine burun sokulacak bir ülke hiç değildir.” sözleri günü ve vaziyeti kurtarmak adına söylenmiş kuru laf kalabalığından ibarettir.

Ayrıca AKP’li bazı yöneticilerin ABD büyükelçisine “haddini bileceksin” çıkışları nafile olup kuru gürültüdür.

Söz konusu büyükelçi değişik fırsat ve ortamlarda Türkiye’nin gündemiyle ilgili yorumlarını yapmakta, hükümetten ise herhangi bir yaptırımı olmayan boş sözler duyulmaktadır.

Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin şamar oğlanı olmadığını düşünüyor ise gereğini yapacak özgüven ve cesareti göstermeli, lafla peynir gemisi yürütme kurnazlığından vazgeçmelidir.

ABD’li büyükelçinin açıklamalarının üzerinden kısa bir süre sonra, bu kez de Okyanus ötesinden manşetlere konu olan bir mülakat yayımlanmıştır.

ABD Başkanı Obama, kendisine verilen 11 sorudan yalnızca 7’sini cevaplayarak görüşlerini bir gazete vasıtasıyla Türkiye’ye bildirmiştir.

Kalan 4 sorunun neden cevaplanmadan bırakıldığı esasen dikkatle irdelenmelidir.

ABD Başkanı Obama, bu açıklamasında Türkiye’nin hassasiyet taşıyan tüm iç meseleleri hakkında yorumlar yapmıştır.

Türkiye hiç kimsenin şamar oğlanı değildir” diyerek ABD büyükelçisine yerini gösteren Başbakan’dan, şu ana kadar hiçbir ses ve tepki gelmemiştir.

Bu mülakatında Obama; Başbakan Erdoğan’ı küresel konularda harika bir partner olarak gördüğünü itiraf etmiş, neredeyse eşbaşkanlık karnesinin yıldızlı pekiyiyle dolu olduğunu ima etmiştir.

Herhalde Başbakan Erdoğan bundan dolayı sevinmiş ve bu sözleri aylardır beklediği randevunun yakın vadede verileceğinin bir işareti olarak yorumlamış olsa gerektir.

Ayrıca ABD Başkanı, sözde barışçıl çözüm arama çabası olarak gördüğü İmralı canisiyle sürdürülen müzakereleri alkışladığını belirtmiştir.

ABD Başkanı’nın hem PKK’nın terör eylemlerine eleştirisel bakması hem de ihanet müzakerelerini olumlu bulması tam bir çelişkinin ürünüdür.

İmralı’da yatan bebek katilini barış taraftarı yapan Obama’nın, ilk fırsatta boşalan eşbaşkanlık koltuğuna oturtması ve Başbakan’la aynı göreve taşıması mübalağalı bir öngörü olmayacaktır.

ABD Başkanı devamla, evrensel özgürlükleri ilerletme konusunda mevcut liderleri, muhalefet partilerini ve vatandaşlarımızı sorumlulukları paylaşmaya çağırmıştır.

Ve sözlerine aynen şunları ilave etmiştir:

“Türk liderleri, insanların çıkarlarına hizmet eden reformları ilerletmeye ve demokratik kurumları güçlendirmeye teşvik ediyorum.”

Önce bu liderlerin berraklaştırılması gerekmektedir.

Eğer biz de bunlar arasında telakki edildiysek diyeceğim şudur:

Başbakan Erdoğan ve diğerlerini bilemeyiz, ama Milliyetçi Hareket Partisi’nin Türk milletinden başka hiçbir varlığın, hiçbir kişinin veya hiçbir yönetimin teşvik etmesi söz konusu dahi olmayacaktır.

ABD Başkanı bizi ne zannetmektedir?

Afganistan’daki, Irak’taki, Libya’daki akıtılan oluk oluk Müslüman kanlarını unutmuştur da sırayı bizi mi teşvik etmesi almıştır?

ABD’deki 50 eyaletin bölünmeyeceğini, bağımsızlık derdine düşmeyeceğini garanti altına almıştır da, Türkiye’deki ihanet müzakerelerinin mi kaygısına kapılmıştır?

ABD Başkanı işine bakmalı, Beyaz Saray’da beyaz düşler kurmaya, sömürgeci planlarını gözden geçirmeye ve yönetiminin katlettiği Müslümanların vebaliyle kendisine çeki düzen vermelidir.

Bizim teşvikçimiz, heyecan pınarımız ve ilham kaynağımız BOP’un hain emelleri, emperyalizmin kanlı dişleri değil, büyük Türk milletidir.

Aklımıza gelmişken sormak lazımdır ki, Başbakan Erdoğan bugüne kadar hangi teşvikleri almış, hangi dayatmaları sineye çekmiştir?

ABD’den bakılınca Türkiye’deki her siyasi partinin AKP gibi mi olduğu düşünülmektedir?

Biz, patron edasıyla konuşanlara, Türkiye’ye yön çizmeye, terbiye vermeye çalışanlara ve milli gururumuzu incitenlere asla dönüp de bakmayız.

Biz kırılabiliriz, ama asla birileri gibi eğilmeyiz.

Çünkü biz Milliyetçi Hareket Partisiyiz.

Bakalım Başbakan Erdoğan ABD Başkanı’nın sözlerine ne diyecek ve nasıl karşılık verecektir?

Her zaman olduğu gibi yutkunacak ve yutacak mıdır?

Yoksa bu ülkenin Ankara büyükelçisine karşı söylediklerini Obama’ya karşı tekrarlayacak cesareti ve yüreği gösterebilecek midir?

Tarihi, ırkçı mücadelelerin ve yıllar süren kanlı savaşların neden olduğu milyonlarca can kayıplarıyla, acı ve vahşet hikâyeleriyle dolu olan Batı’nın gözlükleri ile Türkiye’ye bakanların Türk milletinin izzet-i nefsini anlamaları asla mümkün değildir.

AKP de bunlardan birisidir ve gün gelecek bu gerçek aziz milletimiz tarafından mutlaka haykırılacaktır.

 

Değerli Arkadaşlarım,

Türkiye’nin içinde bulunduğu tehlikelerle dolu süreci tersine çevirmek, milletimizi uyandırmak ve uyarmak için 9 bölgede “Milli Değerleri Koru ve Yaşat” adı altında açık hava toplantıları düzenlemeye karar vermiş bulunmaktayız.

İlkini inşallah, 23 Mart 2013 tarihinde Bursa’da “Kuruluş Mitingi” adıyla düzenleyeceğiz.

Ayrıca sırasıyla;

İzmir’de “Bayrak Mitingi”,

Adana’da “Vatan Mitingi”,

Erzurum’da “Birlik Mitingi”,

Konya’da “Türkçe Mitingi”,

Elazığ’da “Kardeşlik Mitingi”,

İstanbul’da “Demokrasi Mitingi”,

Samsun’da “Kurtuluş Mitingi”,

Ve Ankara’da “Türkiye Mitingi”ni milletimizle birlikte yapacağız.

Şimdiden kutlu olsun, Cenab-ı Allah yüzümüzü dilerim ki kara çıkartmasın.

Bu düşüncelerle haftalık olağan Meclis grup toplantımıza katılan siz değerli milletvekili arkadaşlarımı ve saygıdeğer misafirlerimizi en içten duygularımla selamlıyor, mutlu ve huzur dolu bir hafta geçirmenizi diliyorum.

Sağ olun, var olun.


Kategorisi: Lider'den

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter