12 Mart 2013 TBMM Grup Toplantısı Konuşmaları

Değerli Milletvekilleri,

Sayın Misafirler,

Muhterem Basın Mensupları,

Haftalık olağan Meclis grup toplantımıza başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Geçtiğimiz hafta Pazar günü, Almanya’da meydana gelen bir yangın ve sonucunda ortaya çıkan felaket tablosu hepimizin içini burkmuş ve hepimizi müteessir kılmıştır.

Afyonkarahisar’dan çıkıp iş ve geçim arayışıyla Almanya’ya kadar giden bir Türk ailesinin umutları, özlemleri ve hayalleri maalesef yarıda kalmıştır.

Nitekim Almanya’daki yangında birisi kadın, yedisi çocuk olmak üzere sekiz evladımız hayata gözlerini yummuştur.

Bu elem verici yangında vefat eden kardeşlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet, ailelerine, sevdiklerine, Afyonkarahisar’lı vatandaşlarıma başsağlığı dileklerimi iletiyorum.

Almanya’da belirli aralıklarla meydana gelen yangınlar ve bunun neticesinde hayatlarını kaybeden Türklerin varlığı herkesin bildiği gerçekler arasındadır.

Şu güne kadar, Türklerin oturduğu evlere yönelik düzenlenen değişik türden saldırı ve yapılan provokasyonlar fazlasıyla can ve mal kayıplarına yol açmıştır.

İşin dikkat çekici ve düşündürücü yanı, Almanya’da çıkan yangınların nedense hep Türkleri bulması ve Türklerin oturduğu evlerin yanmasıdır.

Ekmeğinin peşinde olan kardeşlerimin kundaklanan her evi, yakılan her binası ümitlerin kaybolmasına, yaşama heveslerinin yitirilmesine yol açmaktadır.

Başta Almanya olmak üzere, Türk aileleri gözü dönmüş saldırganların ve yabancı düşmanı marjinal çevrelerin değişik zamanlarda hedefi haline gelmiştir.

Ne var ki, ağır kayıplarımıza neden olan vahşi saldırıların tam manasıyla çözüldüğünü, fail ve zanlıların net olarak bulunduğunu söylemek şu ana kadar pek mümkün olmamıştır.

Özellikle Almanya’nın sicili bu anlamda iç acıcı olmayıp, gurbetçilerimizin yaşadığı dramlar, maruz kaldıkları acılar, uğradıkları suikastlar tümüyle bilinmektedir.

Bu ülkedeki ırkçı dehşetin, Neo-Nazi şiddetinin ve zenofobi hastalığının kardeşlerimizi nasıl hedefine aldığı farklı hadiselerden çıkardığımız tecrübelerle sabittir.

Sekiz günahsız kardeşimizin yanarak ve zehirlenerek can verdiği menfur hadisede tüm ihtimaller göz önüne alınmalı, tüm ipuçları özenle değerlendirilmelidir.

Alman yetkili makamlarının, arızalı bir sobadan çıktığıyla ilgili kamuoyuna açıkladıkları görüşleri, bize göre peşin yargının, acele hükmün bir eseridir.

Henüz bu üzücü olayın üzerinden birkaç gün bile geçmeden ve soruşturmanın selametle sonuca ulaşması beklenmeden böylesi bir izahat hiç şüphesiz yangının çok yönlü araştırılmasına fren olacaktır.

Parti olarak isteğimiz ve beklentimiz, AKP hükümetinin imkan ve kaynaklarını kullanarak bu yangının peşini bırakmaması, soru işaretlerinin giderilmesi için elinden geleni çabayı göstermesidir.

Alman hükümetinin; varsa suçluları ortaya çıkarması ya da yangına neden olan her ne ise kuşkuya yer bırakmayacak şekilde aydınlatması hem zorunlu, hem gerekli, hem de insanlığa karşı bir vazifesidir.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Bugün çok önemli bir tarihin yıldönümünü idrak ediyoruz.

Bağımsızlığımızın manifestosu, milli varlığımızın manzum ifadesi olan İstiklal Marşımız 92 yıl önce bugün, yani 12 Mart 1921 tarihinde TBMM’nde büyük bir coşku ve heyecanla kabul edilmiştir.

Merhum vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un eşsiz duyuş ve hissedişiyle kalem alınan istiklalimizin dizeleri aziz millet varlığına milli şuur ve inanç kaynağı olmuştur.

Büyük Millet Meclisi’nde ilk kez 1 Mart 1921 tarihinde Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey tarafından okunan ve 12 Mart 1921 Cumartesi günü de tezahürlerle kabul edilen istiklalimizin mısraları kurtuluşumuzun müjdesini vermiş, millet varlığının büyüklüğünü ilan etmiştir.

İstiklal Marşımız, yazıldığı ölüm kalım devrinin olduğu kadar, Türk milletine ait ebedi unsurların da bir destanı, sönmeyecek ve eskimeyecek bir şiirsel ifadesi olarak milli vicdanlarda yer etmiştir.

Milli varlık uğruna fedakârlık yapmanın kudsiliği, merhum şairimizin büyük telkin gücüne eklenen ve sadece Mehmet Akif’e ait olan vatan lirizmiyle birleşmiş ve ortaya muazzam bir eser çıkmıştır.

Merhum Akif, Türk milletinin ruhuna, benliğine ve gönlüne hitap ederek, üzeri küllenmiş iddiaları, geriye düşmüş hedefleri, bastırılmış milli arzuları alevlendirmiş ve kendisine has üslup marifetiyle harekete geçirmiştir.

Asırlarca elde ettiğimiz başarılara hem sebep hem de kaynak olan millet olma ve millet halinde yaşama ülkümüz İstiklal Marşımızın temel motifi olarak oldukça belirleyici olmuştur.

Türk milletinin iman dolu varlığının, istilacıların, uçaklı, zırhlı ve ezici silahlarından daha üstün, daha kudretli ve daha tesirli olduğu merhum şairimiz tarafından dile getirilmiştir.

Bu imanın zaferi, bu milli şahlanışın eşsiz duruşu en başta Çanakkale’de çeliğe ve tekniğe boyun eğmemiş, ardından da milli mücadelede her türlü mütecaviz emellere rağmen diz çökmemiştir.

İstiklal Marşımız milliyetçiliğin, Türk milletine duyulan derin sevgi ve bağılığın sonucunda hayat bulmuş, esas anlamına kavuşmuştur.

Tereddütsüz diyebilirim ki, milliyetçiliği ayaklar altına alan siyasi zihniyet ne merhum şairimizi ne de istiklalimizin manzum seslenişini gerçek anlamda kavrayamayacak ölçüde milli köklerimize yabancılaşmış ve uzaklara düşmüştür.

Zira merhum şairimizin kökeni ne olursa olsun, her deyişi, her beyanı ve her mücadelesi Türk milletini yükseltme, Türk milletini hak ettiği yerlerde görme ülküsü üzerine bina edilmiştir.

Sömürgeci niyetlerin Türk milletinin iman dolu göğsüne çarparak sönmesi, Türklüğün duvarını aşamadan durdurulması en güzel ve veciz şekilde onun dizelerinde özetlenmiştir.

Emperyalistlerin namert komplosu, insanlığı boşa çıkaran bozguncu ve işgalci adımları ancak ve ancak, merhum şairimiz gibi Türk milletine derinden bağlanan faziletli ve vatansever yürekler tarafından ezilmiş ve reddedilmiştir.

Tek dişi kalmış canavarlar, insanlıklarını barut ve silah yığınağının içinde kaybetmişler, çok şükür ne yaptılarsa amaçlarına ulaşamamışlar, neyi öngördülerse başaramamışlardır.

Merhum Akif, zulme direnen, zalime teslim olmayan, kanlı ellere sırf çözüm ve barış namına sırnaşmayı, dalkavukluğu aklından dahi geçirmeyen yüksek bir ahlak timsali olarak gönüllere taht kurmuştur.

Akif’in yazdığı İstiklal Marşı, Türk milletinin müşterek iradesi ve beyanı olarak görmesini bildikten sonra herkese önemli sorumluluklar yüklemiştir.

İstiklal Marşı’nda millet vardır, Türklük vardır, milliyetçilik her satırındadır.

Bağımsız yaşama, bağımsız kalma ve bağımsızlığa leke sürdürmeme isteği ana fikir olarak belirlenmiş, her şeyin önüne koyulmuştur.

Merhum şairimizin her şiiri, zamanın ve mekanın mahdut planından öteye atlayarak varlığın ve yaratılışın özü üstünde bizi düşünmeye, sızlanmaya ve coşmaya götürmektedir.

Akif bilhassa Türk milletine hediye ettiği İstiklal Marşıyla, içinde yaşadığı devri aşmış, zamanın dar cetvellerini kırmış, milli bedeni kalıplara sokmaya çalışan karamsarlıkları haykırarak yıkmıştır.

Onun dizelerinde Türk milleti merkezde, kapsayıcı ve dışa dönük milliyetçilik kılavuz değerde, Türklük ise rehber olarak ön plandadır.

Kendisine, bir ara, “Üstad sizi Türkçü görüyorum” diyen birisine karşı verdiği şu ibret verici cevap ise merhum şairimizin sahip olduğu düşünce ve zihniyetinin adeta özetidir:

“Ya ne zannediyorsun. Türk’e hiçbir kavmin horoz olmasına tahammül edemem.”

İşte Mehmet Akif Ersoy budur, bu kadar net ve milli bir şahsiyettir.

İstiklal Marşımızı da bu anlayışla kaleme almış ve Türk milletine emanet bırakmıştır.

“Türklükle karşımıza gelmeyin” diyenlerin merhum şairimizin kapısından bile geçemeyeceği, milliyetçiliği ırkçılıkla bir görenlerin adını bile anmaya yüzlerinin olmayacağı gün gibi ortadadır.

Mehmet Akif Ersoy sömürgecilerden beslenmemiş, küresel planlara uyduluk yapmamış, düşmana paspaslık etmemiş, çözüm diyerek vatana göz diken uğursuzlardan hamd olsun medet ummamıştır.

Kendisi Türklüğünü inkâra gitmediği gibi, milleti de etnik kimliklerden ibaret görmemiştir.

Çünkü Mehmet Akif Ersoy Türk olmuş, 36’yı değil biri, birliği benimsemiş, Türk kalmış ve Türk milletinin övüneceği milli bir deha olmayı her haliyle hak etmiştir.

İstiklal Marşımızın kabul edilişinin 92’nci yıldönümünde merhum vatan şairimizi şükran hislerimle anıyor, kendisine Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum.

Dileğim odur ki, Yüce Allah bir daha bu aziz millete İstiklal Marşı yazdırmasın, bir daha kara ve karanlık günler yaşatmasın ve bir daha da bağımsızlığını tehlikeye düşürmesin.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Milletçe karşı karşıya kaldığımız bugünkü tehlikeler anormal boyutlara ulaşmış durumdadır.

İtinayla, dikkatle, titiz bir perspektifle takip ediyoruz ki, millet ve devlet olarak yakın tarihin en ağır bunalım ve karanlık döneminden geçmekteyiz.

Türkiye’nin varlığı, Türk milletinin birliği ve hayat hakları vahim şekilde tırpanlanmakta, acı verici biçimde hırpalanmaktadır.

Çıkış merkezi ve yayılma güzergâhı malum nifak bulutu ülkemizin üzerini örtmüş, milli birliğimizi sıkıntıya sokmuştur.

AKP yönetimi istilacı ve işgalci unsurları aratmayacak derecede zulmün ve milli değer karşıtlığının ismi olmuş, aynı zamanda her melanete kucak açmıştır.

Türkiye AKP’yle birlikte dününden, dirliğinden, dileklerinden ve direncinden hızla kopmaya başlamıştır.

Milleti inkâr eden, milliyetçiliği imha etmeye kalkışan ve Türk kimliğini bastırmayı hedefine alan iktidar partisi kontrol ve dengesini tamamen kaybetmiştir.

Yeni mandacılar, palazlanan bölücüler, cesaret kazanan teröristler, küstahlaşan kimliksizler, zıvanadan çıkan vatansızlar, ipten kazıktan boşanan millet düşmanları AKP’yle bir olmuşlar, beraberliklerini pekiştirmişlerdir.

Millilik hissiyatına tahammülsüz çevreler gittikçe azıtmışlar ve kendilerine sunulan geniş imkânları sonuna kadar kullanmışlardır.

Siyasi, ahlaki ve vicdani yörüngesini kaybeden AKP hükümeti, tüm belaların, tüm kötülüklerin ve tüm bedbahtlıkların ana arteri haline gelmiştir.

Ülkemizin bugünkü durumu maalesef çok ciddidir, gelişmeler kaygı vericidir ve ortaya çıkan ilişkiler felaket habercisidir.

Abartısız söylemek isterim ki, Türkiye dört bir koldan kuşatılmış, her tarafından sarılmıştır.

Nerede duracağı, nasıl biteceği, hangi kayıplarla dineceği kabaca belli olan yıkım ve çöküş süreci her tarafı kaplamış, her yere sıçramıştır.

Medya tarafsızlığını yitirdiğinden, iktidarın borazanı haline gelerek milletimizi bölme kampanyasına destek çıkmaktadır.

İş dünyası yalnızca kârını, elde edeceği kazancını hesap ederek iktidarla ters düşmemek adına her mihnete kucak açmakta, her kepazeliğe onay vermektedir.

Önemli sayıdaki sivil toplum kuruluşları iktidarın taciz ve gözdağlarıyla kafaları bulandırmak, akılları karıştırmak ve milli duyarlılıkları saptırmak amacıyla var gücüyle inisiyatif almaktadır.

Manevi değerlerimiz, inanç ve iman ölçülerimiz yanlışı ve yozlaşmayı toplumun geniş kesimlerine kabullendirmek için malzeme yapılmaktadır.

İsminin başına aydın sıfatı ekleyerek kalemlerini silah gibi kullanan güruh, iktidar nimetlerinden istifade etmek için her ilkesizliğe payandalık yapmakta ve yüzsüzce ihanet projelerinin savunuculuğunu üstlenmektedir.

Sağdan sola tüm renkleri içinde barındıran siyaset kurumu taviz ve teslimiyet şemsiyesi altında toplanarak Türkiye’nin tasfiye olmasına katkı vermektedir.

İşsizlik ve yoksulluk ağında can çekişen toplum kesimleri doğal olarak kendi dertlerine düştüklerinden hazin gelişmelere karşı ilgisiz ve mesafeli durmaktadır.

Tüm bunlar olurken, umut güneşimiz gölgelenmekte, pozitif beklentiler körelmektedir.

İstikrara çıkan yolların bir bir kapanmasına karşılık, kaos kapıları süratli bir şekilde açılmaktadır.

Türkiye, içinde AKP’nin bulunduğu malum çevreler tarafından uçuruma, bitişe, sona ve imhaya doğru hızla itilmektedir.

Gayrimeşru oluşum ve istekler, yasadışı eğilim ve iddialar pıtrak gibi çoğalmakta, sel gibi yayılmaktadır.

Söyler misiniz bana, Türk milleti yüz yüze kaldığı alçaklıkları nasıl ve ne şekilde telafi edecektir?

Karşılaştığı rezaletlerin hangi yollarla üstesinden gelecektir?

Milli damarlarımızı kesmeye çalışan, milliyetçiliği ayaklar altına alan, Türklüğü yok etmeye çalışan art niyetlilere bundan sonra nasıl tahammül edecek, nasıl katlanacaktır?

Yaşanmadık daha ne kalmıştır? Görülmedik daha neler vardır?

Türk milleti daha ne kadar aldatılacak, daha ne kadar hüsrana uğratılacaktır?

 

Muhterem Arkadaşlarım,

Açıktır ki, Türkiye kötü, iş bilmez, beceriksiz ve kusurlu bir siyasi yönetim altında çok ciddi sorunlarla sarsılmaktadır.

Milletimiz feryat etmekte ve şikâyetler gün geçtikçe artış göstermektedir.

Rejim içten içe oyulmakta, Türk milleti peş peşe saldırı ve tahriklere maruz kalmaktadır.

AKP hükümetiyle birlikte dibe vuran demokratik kültür, yıpratılan milli kimlik, heba edilen bin yıllık kardeşlik, israf edilen ve boşa geçen yıllar hepimiz için kaygı verici bir düzeye gelmiştir.

Bugün Türkiye;

√       Kanlı terörün itibar kazandığı, militanlarının meşru siyasi aktör mertebesine çıkarılmak için uğraşıldığı ve bölücülüğün hükümet eliyle yaygınlaştırıldığı,

√       Milli birliğimizin ve üniter devlet yapımızın imhasını amaçlayan hain senaryoların, terör dayatmalarının her gün bir yenisinin servis edildiği,

√       Çözüm diyerek çözülmenin, barış diyerek bitişin ısrarla hükümetin başını çektiği bölünme heveslisi ittifak tarafından seslendirildiği ve ileriye taşındığı,

√       Etnikçi, kavmiyetçi ve ilkel bir mantık garabetiyle milleti küçültmeye, milli değerlerimizi ufalamaya son sürat devam eden mihrakların durmak bilmeyen yıkıcı adımlarının yaşandığı sahipsiz ve korumasız bir ülke haline dönüştürülmüştür.

AKP hükümetinin baştan savma ve yalnızca kardeşliğimizi zedelemeye yol açan politikalarıyla;

√       Milli değerlerimiz aşınmış, milli kimliğimiz linç edilmiştir.

√       Milli birliğimiz yaralanmış, birlikte yaşama idealimiz zayıflatılmıştır.

√       Tarihi gerçeklerimiz çarpıtılmış, geçmişimiz suçlanmıştır.

√       Dilimiz sahipsiz bırakılmış, maneviyatımız istismar malzemesi yapılmıştır.

√       Üniter devlet yapımız saldırılara açık hale getirilmiş, güvenliğimiz zedelenmiştir.

√       Bölücülük kutsanmış, bölücü talepler karşılanmış ve bölücü terör aşama aşama amaçlarına ulaşma kulvarına sokulmuştur.

√       Terör suçluları hak arayan masumlar, terör örgütü devlete denk bir aktör haline getirilmiştir.

Gelişmelerden anlaşılmaktadır ki, insan öldürmekle pozisyonlarını sağlamlaştıran, yakıp yıkmakla pazarlık güçlerini artıran caniler AKP’ye yön vermekte ve siyasi kararlarını rehin almaktadır.

Bugün milletimizin karşısında oluşan ve bir araya gelen AKP-BDP-PKK-CHP ve İmralı canisinden oluşan birleşik husumet cephesi her geçen gün etkinlik kazanmakta, tahrik kampanyasına her seferinde yenilerini eklemektedir.

Başbakan Erdoğan’ın telaş ve aceleyle her zemin ve platformda destek dilenciliğine müracaat ettiği sözde çözüm süreci bu cephenin yegane umudu, yegane varlık nedeni haline gelmiştir.

AKP zihniyeti, İmralı canisi ve örgütüyle kurduğu ilişki ve diyaloglarına süreç kılıfı giydirmiş, çözüm elbisesi dikmiştir.

Türk milletinin yanlışa rıza göstermesi, bölünmeye sessiz kalması, teröristbaşıyla yapılan pazarlıkları makul karşılaması için yoğun ve olağanüstü bir gayret bizzat Başbakan tarafından sergilenmektedir.

Başbakan Erdoğan analardan destek istemekte, hayır dua beklemektedir.

Ne büyük bir çelişkidir ki, “Siz isterseniz olur” diyerek sanki analar istemiyormuş gibi bir algı ve imaj oluşturmanın arayışına ve istismarına yönelmiştir.

Başbakan’ın, kötülüğün, günahın, fitnenin ve bozgunculuğun meşrulaşması adına dua talebinde bulunması münafıkça bir tavır olarak görülmeli, böyle bilinmelidir.

Acaba, Başbakan İmralı canisi lehine dua istediğinin farkında mıdır?

PKK’nın taleplerine destek toplama çabasına girerek riya ve yalana battığının bilincinde midir?

Başbakan Erdoğan ve hükümeti BDP’yle birlikte işbirliği halinde Kandil ve İmralı’ya köprü vazifesi görürken, milletimizin şahit olduğu manzaralar milli vicdanları infiale sürüklemiştir.

İmralı canisinden, kanlı mürekkeple yazılan mektupları alarak Kandil ve Avrupa’nın yolunu tutan BDP’li milletvekillerinin, AKP müsamahası ve toleransıyla içine girdikleri ilişkiler ağı, verdikleri pozlar her anlamda utanç vesikasıdır.

İnanıyorum ki, her millet evladı, 1 Mart tarihinde bölücü siyasetin uzantısı BDP’li milletvekillerinin, PKK terör örgütünün Kandil inindeki görüntülerini lanetlemiş ve nefretle karşılamıştır.

Bir masa etrafında toplanarak PKK paçavralarının ve İmralı canisi posterinin altında görüntü verilmesi neresinden bakarsak bakalım rezalettir, ihanettir ve Türk milletine meydan okumadır.

Kandil’deki terör elebaşısı Karayılan, kurulan bir masanın baş köşesine tünemiş ve TBMM üyesi olarak her imkanı kullanan sözde milletvekili suretleri de terbiye edilecek bir çocuk edasıyla süklüm püklüm kendilerine ayrılan yerlere çökmüşlerdir.

Bu manzaranın, geçtiğimiz yılın 18 Ağustos günü, Hakkari’nin Şemdinli ilçesine 15 kilometre uzaklıktaki Güzelyaka Mezrasında, BDP’li 9 milletvekiliyle bir grup PKK militanın sarmaş dolaş görüntüsünden hiçbir farkı olmadığı, hatta daha da kötüsü olduğu su götürmez bir gerçektir.

BDP’liler Hakkâri’deki kucaklaşmalarını daha ileriye taşımışlar, bu kez de AKP müşahitliği altında özlemlerini Kandil’de gidermişlerdir.

Hakkâri’deki görüntülere köpüren Başbakan nedense Kandil’deki fotoğraflara ses çıkarmamış, herhangi bir eleştiri getirmemiştir.

Oysaki Başbakan’ın geçtiğimiz yılki ihanet buluşmasından sonra BDP’lilere yönelik olarak çok sert beyanatlar verdiği hepimizin hatırındadır.

Bu kapsamda, şu sözler Başbakan Erdoğan’ın ağzından BDP’yi hedef alarak çıkmıştır:

√       “Gördüğünüz gibi milletvekilleri kardeşler olarak birbirlerine sarılabiliyorlar. Öyle diyorlar. Bütün bunların hepsi kayıtlarda var. Medya zaten bunların tespitini yapmış vaziyette. Tabi bize düşen nedir? Bu ne muhabbet demektir.”

√       “Bunlar siyasetçi olmaktan çıktılar. Teröristle kucaklaşana ben nasıl siyasetçi deyim. Dokuz milletvekilinin gösterdiği tablo yenilir yutulur bir tablo değil. Biz böyle bir milletvekili tanımıyoruz”

√       Milletin gözünün önünde gittiler efendilerine sırtlarını sıvazlattılar. İnanın kameralar orada olmasaydı bunlar o terörist efendilerinin ellerini öperlerdi. İnanın kameralar olmasaydı bunlar terörist efendilerinden üç kuruş da harçlık alırlardı.

√       “Kalkacaksın teröristlerle kucaklaşacaksın, sonra ‘merhaba dedik’ diyeceksin. Artık merhabanın adresi de değişti. Bu parlamento yol geçen hanı değildir. Samimi olarak bu millete hizmet etmek isteyenlerin yeridir. Bu parti isminin aksine barışı isteyen değil barışı engelleyen parti oldu. Silahlı efendilerine karşı cesur bir tavır sergileyemedi.”

√       Gidip teröristle kucaklaşacak, milletin gözüne baka baka fotoğraf verecek, bu tür densizlikleri yapacak kadar bu ülkeden kopmuşlar. Yargı görevini yapar. Parlamentoya gelince biz de gereği neyse yapacağız. Arkadaşlar bu parlamento yol geçen hanı değil.

√       Ya Kandil’e ya Meclise gideceksin. Bunların sine-i milletleri var mı? Bunlar sine-i PKK’ya dönerler. Milletin sinesinde bunlara yer yok.

√       Kandil’deki efendilerine yeter artık diyecek cesareti hiçbir zaman kendilerinde bulamadılar. Kandil’in emirlerini, talimatlarını sorgulayabilecek kadar bile kendi ayaklarının üzerinde duramadılar. Dağdaki teröristin elini öpüp sırtını sıvazlatıp 3 kuruş da bayram harçlığı alacak kadar zavallılaşmışlar. Bu BDP yönetiminden sorgusuz sualsiz itaatten başka hiçbir şey beklenemez.

√       Meclise geldiğinde bizler, dokunulmazlık zırhına bürünen bu zevatla ilgili kararımızı, dokunulmazlıklarını kaldırmak suretiyle vereceğiz. Ondan sonrası artık yargıya aittir.

Üstün körü baktığımızda, Başbakan’ın bu sözleriyle BDP-PKK arasında gerçekleşen sevgi gösterilerine çok kızdığı anlaşılmaktadır.

Çok değil, yaklaşık 6 ay önceki beyanatlarıyla BDP-PKK buluşmasına zehir kustuğunu görülmektedir.

BDP’ye kızgınlığı, BDP’ye hıncı ve BDP’ye tahammülsüzlüğü bu sözlere bakıldığında bir hayli fazladır.

Ancak aynı sahnelerin daha ağırı ve daha vahimi, bu defa terör örgütünün bir elebaşısı ve BDP’li milletvekilleri arasında herkesin gözü önünde cereyan etmiş, fakat Başbakan’dan en küçük bir eleştiri gelmemiştir.

Peki, sorarım sizlere, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan değil midir?

PKK’yla görüşmek, militanlara sarılmak ve sevgi yumağı oluşturmak dün kötüdür de, bugün mü makbuldür?

Bu kısa zaman içinde değişen ne olmuştur?

Merakımız Başbakan’ın, BDP’lileri kapsamına alan yeni bir dokunulmazlık resti çekip çekmeyeceğidir.

Nasılsa kendisi Türk milletini yalanlarla, tozpembe masallarla yanıltmaya alışmış ve bunu da meslek edinmiştir.

TBMM’nde görev alan bir grup milletvekilinin, PKK terör örgütüyle ne ad altında olursa olsun bir araya gelmesi, aleni görüşme yapması, mesaj alıp vermesi Türk devletine ve Türk milletine işlenmiş en büyük suçlardan birisidir.

Ve buna göz yuman, destek sağlayan, kolaylık gösteren, ortam açan kim olursa olsun, isminin başında hangi sıfat yer alırsa alsın ihanete kasten ve bilerek tam teşebbüsten çanak tutmakla suçlanacaktır.

İmralı’dan Kandil’e kadar, AKP ve diğerlerini de içine alan ihanet kuşağının kara yüzlüleri şimdilik rahat olsalar da, günü geldiğinde bugünlerin hesabını faiziyle birlikte vermek durumunda kalacaklardır.

 

Muhterem Milletvekilleri,

Teröristbaşı Öcalan’ın, muhataplarına iletilmek üzere, İmralı’ya giden ikinci heyete verdiği üç mektubun, BDP, Kandil ve Avrupa’ya ulaştırıldığı hepimizin malumlarıdır.

İmralı canisi, söz konusu mektuplarda, 15 Ağustos 2009 tarihinde deklare ettiği yol haritalarını kısaltarak yeniden hazırlamış ve üç aşamalı sözde çözüm önerilerinin 21 Mart 2013 tarihine kadar hayata geçirilmesini beyan etmiştir.

Bölücübaşı ve örgütü aradıkları fırsatları bulduklarından dolayı müzakerelerin yönünü belirlemekten ve sözde çözüm süreci isimli çöküş pazarlıklarının seyrini tayin etmek için her kozu kullanmaktan geri durmayacaktır.

Bundan sonraki ilk aşamada, bölücü terör örgütü ve canibaşının MİT’in devreden çıkması için bastıracakları ve sözüm ona siyasal aktörlerin sürece girmesini dayatacakları beklenmelidir.

PKK’nın direkt olarak sanal çözüm sürecine girebilmesi için AKP üzerinde yoğun kulis faaliyeti yürütülmesi sürpriz sayılmayacaktır.

Görüşmelerle iyice olgunlaşan ve alıp verme üzerine yaslanan doğrudan müzakereler bir engel çıkmazsa ivme alacak, parlamento içerisinden heyetler oluşturulması AKP zihniyetinin bastırmasıyla gerçekleşebilecektir.

Yürütülen pazarlıkların bir ucunda teröristbaşı bulunurken, diğer ucunda heyecanla yerini sağlamlaştıran Başbakan Erdoğan Türkiye ve Türk milletini bölünmenin ve paylaşmanın karanlık labirentine çekecektir.

Bize göre tam bir çöküş ve çözülüş olan süreç içinde, yabancı ülkelerin, bölgesel unsurların etkin ve yönlendirici bir pozisyonla müdahil olacakları göz önüne alındığında, Türkiye’nin çok bilinmeyenli bir kördüğümün içine kıstırılacağı şimdiden görülmelidir.

Bu şartlar altında PKK’nın silah bırakması, Başbakan’ın deyimiyle silahlarını gömmesi imkansızdır.

AKP bu gidişle ateşkese razı olacak ve PKK terör örgütü iktidarı tümüyle avucunun içine alacaktır.

Bugünkü müsait ortam içinde, BDP’liler çıldırmış gibi konuşmakta, yağma mala konmuş sıkılmaz, utanmaz ve arlanmaz güruh gibi hareket etmeyi mubah saymaktadır.

İyice zıvanadan çıkan bu bölücü kadronun bildik üsluplarını kokusuzca kullandığı görülmektedir.

Artık AKP ile BDP bir olmuş, birliktelik kurmuş; İmralı amigoluğu ve Kandil soytarılığı rollerini hevesle oynamaya başlamışlardır.

Türk milletine muhasım, Türk milletine yan bakan ve tuzak kuran bu iki bölücü siyaset adresi çirkinlikte sınır ve kural tanımaz hale gelmiştir.

Başbakan ise dünkü sözlerine aldırmadan, sanki hiçbir şey olmamış gibi önüne bakmakta, karanlıkta ıslık çalan korkak bir ruh haliyle PKK-BDP ve İmralı diklenmelerini sünger gibi emmektedir.

Bir gazeteye sızan İmralı canisinin beyanatlarını kim ya da kimler tarafından servis edildiğini manidar şekilde kafaya takan Başbakan, gerçek faili görmezden gelmeyi var gücüyle sürdürmektedir.

Halbuki, İmralı canisinin açıklamaları her şeyi gözler önüne sermekte, PKK’nın niyetlerini ve taleplerindeki tavizsizliği tüm hatlarıyla ifşa etmektedir.

Ancak Başbakan hala “Açıklayın, yoksa ben açıklarım” diyerek BDP’ye sözüm ona tehditler savurmaktadır.

Anlaşılan sızıntının ihalesi BDP’deki çaycı, fotokopici ve odacıların üzerine kalacak, bu şekilde çakma bir kurban ve kurbanlar listesi sus payı olarak AKP’ye iletilecektir.

Başbakan Erdoğan da mutlu olacak, gönül huzuruyla süreç denilen milleti süründürme pespayeliğine artan bir şevkle devam edecektir.

 

Değerli Milletvekilleri,

Başbakan Erdoğan katıldığı her programda, düzenlediği her yurt içi ziyarette, yaptığı her konuşmada İmralı canisinin beyanatlarını kast ederek yalana, dedikoduya ve asılsız haberlere itibar edilmemesini istemektedir.

Ve kendilerine güvenilmesini beklemektedir.

Başbakan Erdoğan nesine güven duyulmasını, hangi sözüne inanılmasını istemektedir?

Kısa süre önce BDP’lerin dokunulmazlığını kaldırmaya çalışan Başbakan’a mı, yoksa BDP’lilerle yapışık ikiz olduğunu tescilleyen Başbakan’a mı güvenilmelidir?

BDP’lilere en ağır sözleri sıralayan Başbakan’a mı, yoksa Sinop’taki olaylardan sonra bölücü milletvekilleri arkalayan ve söz söyletmeyen Başbakan’a mı güvenilmelidir?

Vatan coğrafyası üzerinde ameliyat yaptırtmam diyen Başbakan’a mı, etnik cerrahlığa soyunarak İmralı canisinin pas tutmuş neşterini zimmetine geçiren Başbakan’a mı güvenilmelidir?

Teröristbaşını kast ederek, “Ben olsam asardım” diyen Başbakan’a mı, İmralı’yla çözüm sürecini başlattık diyen Başbakan’a mı itimat edilmelidir?

PKK’ya yönelik olarak, “Silahlarınızı ayaklarınızın altına alacaksınız, siyasetinizi parlamentoda yapacaksınız”açıklamasını yapan Başbakan’a mı, “Döktükleri kanda boğulacaklar” diyen Başbakan’a mı inanılmalıdır?

“Biz bu milletin hizmetkârıyız” diyen Başbakan’a mı, “nankör, ekmek bulamayanlar, ekmeği tepenler, al ananı da git, o oy senin olsun, önüne gelen şehit-gazi derneği kuruyor, gözünü toprak doyursun, askerlik yan gelip yatma yeri değildir”diyerek herkesi azarlayan Başbakan’a mı itibar edilmelidir.

Türk milleti hangi Başbakan’a, hangi Erdoğan’a inanmalı ve itibar etmelidir?

Türkiye’yi kaç Başbakan yönetmektedir?

Ve Başbakan Erdoğan’ın kaç yüzü, kaç rengi, kaç dili ve kaç ruhu bulunmaktadır?

Sayın Erdoğan’ın böyle bir zihni bulanıklığı, şuursuzluğu ülke yönetimindeki ehliyetini kaybettiğini de göstermektedir.

Bu aşamada, konumuzla ilgi ve yakınlığı itibariyle, rahmet elçisi efendimizin bir hadisini sizlere hatırlatmayı zorunlu addediyorum.

Peygamberimiz, Yüce Allah’ın kıyamette üç grup insanla konuşmayacağını buyurmaktadır.

Bunlar; yalan söyleyen, hileye başvuran ve halkına eziyet eden yöneticilerdir.

Görüldüğü kadarıyla Başbakan Erdoğan’ın işi bir hayli zorlaşmış, bir hayli de tehlikeli hal almıştır.

Başbakan her defasında, büyük lokma yemiş, büyük laf etmiş ve doğal olarak bunların altında bir bir ezilmiştir.

Gelgitleri, zikzakları bize göre, çifte standardın, ikiyüzlülüğün, siyasi iffetsizliğin daniskasından başka bir şey değildir.

Başbakan Erdoğan işine geldiğinde BDP ve PKK’ya atıp tutmakta, işine gelmeyince de suya yazı yazmakla, ipe un sermekle ve üç maymunu oynamakla meşgul olmaktadır.

Bir siyasetçi; ne zaman başarısız olduğunu anlar, ne zaman işlerin sarpa sardığını fark ederse, o andan itibaren korkunun zindanlarına, çelişkilerin hücrelerine, yalanın bodrum katlarına zihnini ve düşüncelerini esir bırakacak kadar kendisini inkâra yönelmektedir.

Siyasi tarihimizin her devresi böylesi zavallılarla, böylesi karakter fukaralarıyla doludur.

Bu söylediklerim Başbakan Erdoğan açısından iki defa daha doğru, iki defa daha geçerlidir.

Başbakan Erdoğan talkını ele verirken, salkımı da kendi yutmaktadır.

Gerçekleri çarpıtan, yolundan dönen, sürekli kıvıran, doğrularla yollarını ayıran, tutarsızlıkta bocalayan ve her adımı fiyaskoya dönen siyaset ahlaksızlığı, Türkiye’nin hâlihazırda başına musibet olarak çökmüştür.

Anlaşılan Başbakan hem kendisinden hem de gerçeklerden kaçacak kadar iradesini çarçur etmiş ve bunu da başkalarının eline bedelsiz devretmiştir.

Türkiye fosilleşmiş bir siyasetçinin, cılkı çıkmış yalan abidesinin, foyası dökülmüş aldatma markasının üzülerek söylemeliyim ki pençesinde can çekişen bir duruma gerilemiştir.

Kendisinin ve partisinin eridiğini, sahtekârlıkla hatları çizilen ısmarlama AKP mizanseninin çöktüğünü gören Başbakan’ın ayağı dolaşmakta ve her seferinde tenakuz çamuruna düşmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Başbakan’ın inşa ettiği siyasi mimari çürümüş, popülizmden nemalanan siyaset üslubu dibe inmiştir.

Buradan şimdilik çıkış yoktur ve kalmamıştır.

Tüm yollar tıkanmış, tüm geçitler yalan ve palavraya batan Başbakan’a kapanmıştır.

Biliniz ki, kendisi için buradan çıkış yalnızca Yüce Divan vasıtasıyla olacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi her şeyi izlemekte, gerekli tüm notlarını almakta ve Türk milleti adına yapılan yanlış ve hainliklerin faturasını muhataplarının önüne bir bir koymak için sabırsızlanmaktadır.

 

Değerli Milletvekilleri,

AKP gemisi süreç dehlizine gözü kapalı girmiş ve yönünü kaybettiğinden rotasını bodoslama fırtınanın ortasına çevirmiştir.

İmralı canisi kılavuz kaptan rolüyle dümen başına geçmiş, Başbakan Erdoğan’a talimatlar vermiştir.

Tabiatıyla Başbakan’ın ne olduğu, ne durumlara düştüğü ve hangi küçültücü hallere saptığı bizim meselemiz değildir.

Ancak Türkiye ve Türk milleti çok ciddi bunalım döngüsünün tam ucunda olduğundan, endişemiz doğal olarak artmıştır.

Hem ülke içinde, hem de ülke dışında alarm zilleri kuvvetli şekilde çalmaktadır.

Sınırlarımızın önemli bir bölümünün PKK’nın denetim ve kontrolüne geçtiği medyaya kadar yansımıştır.

AKP zihniyeti, Esad rejimiyle mücadele etmek uğruna PYD-PKK terörüne göz yummuş, kucak açmıştır.

Ayrıca El Kaide örgütlenmesi de almış başını gitmiştir.

Görülmektedir ki, sınırlarımızın hemen yanı başında birden fazla Kandil Dağı imal edilmektedir.

Muhtemelen, PKK stratejik hedefleri doğrultusunda AKP’yle köşe kapmaca oynayacak, sağ gösterip sol vuracaktır.

Gelişmelerin istikameti bu yöndedir.

PKK’nın silahı bırakarak sınır dışına çıkacağı iddiaları kuşkusuz gerçekleşmeyecek, gerçekleşse bile sınırlarımızın hemen bitişiğinde kurulan mobil terör kampları militanların yeni sığınağı haline gelecektir.

İmralı canisine ümit bağlayan Başbakan ve hükümeti, bir yandan caninin özgürlük yolunu yavaş yavaş asfaltlarken, diğer yandan özerkliğin, arkasında da bağımsız Kürdistan’ın kuruluş senedini el altından hazırlamaktadır.

BDP’li bölücülerin; “Öcalan’a özgürlük, PKK’ya statü” olarak yorumlanabilecek sözleri aslında her şeyi gözler önüne sermektedir.

Bu esnada PKK’nın kaçırarak alıkoyduğu evlatlarımız iğrenç bir pazarlığa konu edilmekte, AKP, Türk devletini terör örgütünün seviyesine düşüren acizlik içinde kıvranmaktadır.

Dünyanın hiçbir yerinde, herhangi bir terör örgütünün alçakça kaçırdığı kişi ya da kişiler tutsak olarak adlandırılmamaktadır.

PKK, insan ticareti yapan, masumları şerefsizce kaçırarak fidye talebinde bulunan, elinde tuttuğu sivil veya kamu görevlilerini tehdit vasıtası yapan kanlı ve zalim bir örgüttür.

AKP hükümetinin bölücülere kol kanat geren muameleleri sayesinde militanlarla kaçırılan görevlilerimiz zımnen eşit bir konuma getirilmiştir.

Bu düpedüz haysiyet kırıcıdır, millet vicdanının sakatlanmasıdır ve devlet adabının yerlere çalınmasıdır.

İnanmışlıkla ifade etmek isterim ki, Türk devleti teröristin insafına terk edilmez, bırakılmaz, bırakılamaz.

Türkiye Cumhuriyeti öyle bir devlettir ki, Türk milleti öyle bir kudrettir ki,  PKK’nın elinde tuttuğu vatan evlatları her nerede ise aranır, bulunur ve hainlerin de ciğeri sökülür.

Önemli olan bunu gösterecek siyasi iradeye, siyasi kararlılığa ve siyasi cesarete sahip olmaktır.

AKP’de ise bu yoktur ve hiç olmamıştır.

Başbakan Erdoğan, Milliyetçi Hareket’e söylediği ağır sözlerin yüzde birini PKK ve İmralı canisine şu ana kadar sarfetmemiştir.

Büyük Türk milleti bunu esef ve öfkeyle karşılamaktadır.

Türkiye’nin bu iflas etmiş siyaset figüründen kurtulması, taptaze bir başlangıç yapması lazımdır.

Unutulmasın ki, Türk milleti AKP’nin bölücü emellerine bırakılmayacak, milli irade kabararak ve kabından taşarak bu siyasi zihniyeti Allah’ın izniyle silip süpürecektir.

Bu düşüncelerle bu haftaki konuşmama son verirken muhterem heyetinizi bir kez daha sevgi ve saygılarımla selamlıyor, hepinizi Cenab-ı Allah’a emanet ediyorum.

Sağ olun, var olun.


Kategorisi: Lider'den

Sosyal Ağlarda Paylaş:

DeliciousFacebookDiggRSS FeedStumbleUponTwitter